İnsandan Adam Yaparım: Torunum Solak Olmayacak! — Torunum solak olmayacak, — diye öfkelendi Tamara Hanım. Deniz kayınvalidesine döndü, bakışları sinirden karardı. — Peki bunda ne kötülük var? İlyas böyle doğdu, onun özelliği bu. — Özellik mi! — Tamara Hanım burnundan soludu. — Bu özellik değil, eksiklik! Bizde öyle olmaz. Asırlardır sağ el makbuldür, sol el uğursuzluktan gelir. Deniz gülmemek için kendini zor tuttu. Yirmi birinci yüzyılda, kayınvalidesi Ortaçağ köyü gibi konuşuyordu. — Tamara Hanım, tıp bunu çoktan çürüttü… — Bana senin tıbbın sökmez, — diye sözünü kesti. — Oğlumu da alıştırdım, adam gibi biri oldu. İlyas’ı da alıştırın, geç olmadan. Sonra teşekkür edersiniz. Arkasını döndü, mutfaktan çıktı. Deniz, bitmemiş kahvesi ve bu tuhaf sohbetin bıraktığı buruklukla baş başa kaldı. Başta Deniz bunu pek önemsemedi. Ne olacak, kayınvalide eski kafalı işte… Her nesil kendi önyargılarını taşır. Tamara Hanım’ın torununun eline kaşığı sağa geçirmesini izlerken “Bir şey olmaz, çocuk ruhu esnektir, yaşlıların tuhaflığına dayanır,” diye düşündü. İlyas doğduğundan beri solaktı. Deniz, oğlunun bir buçuk yaşından beri oyuncaklara hep sol elle uzandığını hatırlıyordu. Sonra sol elle çizimler yapmaya başlamıştı, çocukça, acemice ama doğal… Onun bir parçasıydı bu; göz rengi ya da yanağındaki ben gibi. Ama Tamara Hanım’ın dünyasında solaklık kusur, doğa hatasıydı; anında “düzeltilmeliydi.” İlyas sol elle kalem alınca, kayınvalide dudak bükerdi; sanki ayıp bir şey yapıyormuş gibi. — Sağ elle, İlyas. Sağ! — Yine mi aynı şey! Bizde solak yok, olmayacak da! — Serdar’ı da alıştırdım, seni de alıştırırım. Deniz, kayınvalide Oya’ya bu “başarısını” anlatırken duymuştu: Küçük Serdar da “yanlışmış,” annesi zamanı geldiğinde elini bağlamış, her hareketini izlemiş, uymadığında ceza vermiş. Sonuç: “Adam gibi adam.” Onda öyle bir gurur, öyle sarsılmaz bir haklılık vardı ki, Deniz’in içi buruldu. Oğlundaki değişimi önce fark etmedi. Ufak şeylerle başladı; İlyas, sofrada bir şey almadan önce tereddüt ediyor, eli havada asılı kalıyordu. Sonra alışkanlık haline geldi; çabukca kayınvalideye bakıyor, “izleniyor muyum?” diye kontrol ediyordu. — Baba, hangi elle almalıyım? Bunu akşam yemeğinde sordu, korkuyla çatala bakarak. — Hangisi kolayına geliyorsa oğlum. — Ama babaanne diyor ki… — Onu dinleme, nasıl rahat ediyorsan öyle yap. Ama artık rahat değildi; elleri karışıyordu, eşya düşürüyor, hareketleri çekingenleşiyordu. Güvenli ve canlı halleri, tedirginliğe dönüşmüştü. Kendi bedenine yabancılaşmış gibiydi. Oya her şeyi görüyordu. Deniz, annesi her seferinde İlyas’ın elindeki kaşığı çekip sağa geçirince Oya’nın dudaklarını ısırdığını, bakışlarını kaçırdığını fark ediyordu. Yıllarca annesinin baskısı altında büyümüş, susmayı öğrenmişti. En iyisi, sessizce fırtınanın geçmesini beklemekti. Deniz konuşmayı denedi. — Oya, bu normal değil. Şuna baksana! — Annem iyiliğini istiyor. — Ne alakası var “istemekle?“ Görmüyor musun neler oluyor? Oya omuz silkti, konuşmadı. Alışkanlık, annesine boyun eğdiriyordu. Her gün daha kötüleşti. Tamara Hanım, artık yalnızca yönlendirmiyor; her hareketini yorumluyordu. Sağı kullandığında övüyor, solu kullanırsa homurdanıyor. — Gördün mü İlyas, oluyor işte! İnsandan adam olur; amcandan adam yaptım senden de yapacağım. Deniz, konuşmaya karar verdi; İlyas odasında oynarken yanına gitti. — Tamara Hanım, bırakın çocuğu kendi haline, o solak ve bu normal. Alıştırmaya gerek yok. Beklediğinden sert çıktı cevabı: Tamara Hanım alındı, sanki hakarete uğramıştı. — Sen bana akıl mı veriyorsun? Üç çocuk büyüttüm, bana ders veriyorsun şimdi! — Kimseye ders vermiyorum. Oğluma dokunmayın diyorum. — Sadece senin mi? Oya’nın da kanı var onda! Benim de torunum. “Böyle” büyümesine izin vermem! Son kelimeleri öyle tiksinç bir vurguyla söyledi ki, Deniz’in içi sızladı. Bu işin barışla çözülmeyeceği ortaya çıkmıştı. Günler siper savaşına döndü. Tamara Hanım, damadını yokmuş gibi sayıyor, yalnızca kızına hitap ediyordu. Deniz de aynı şekilde, aralarında çekilmez bir sessizlik baş gösterdi, kısa tartışmalar patlıyordu. — Oya, çorba ocakta söyle kocana. — Oya, annene söyle, karışmasın ben hallederim. Oya arada kalmıştı; solgun, yorgun. İlyas, her geçen gün köşe koltuğa sığınıyor, görünmez olmaya çalışıyordu. Bir cumartesi sabahı, Tamara Hanım lahana doğrarken Deniz’in aklına bir fikir geldi. Omzunun hemen arkasında belirdi. — Yanlış doğruyorsun. Hiç dönmedi Tamara Hanım. — Ne dedin? — Lahanayı daha ince doğrarsınız; lifleriyle değil, enlemesine doğrarsanız yanlış olur. Tamara Hanım hışırdadı, devam etti. — Ciddi söylüyorum, —diye ısrar etti Deniz. — Kimse böyle yapmaz, yanlış. — Deniz, ben otuz yıldır yemek pişiriyorum. — Otuz yıldır yanlış! Buyurun göstereyim… Bıçağa uzandı, Tamara Hanım elini çekti. — Akıllıca bir şey mi bu? — Hayır; sadece doğru olanı öğretmek istiyorum. Şu tencereye bakın, fazla su, ateş yüksek, pancarı da yanlış ilave ediyorsunuz. — Hep böyle yaptım! — Bu kanıt değil. Yeni baştan öğrenmeniz gerekir. Hadi, tekrar başlayalım! Tamara Hanım bıçağı kaldırmış halde durdu, bakışları şaşkın. — Ne diyorsun sen? — Her gün İlyas’a söylediğinizi söylüyorum; alışkanlıklarını değiştir! Doğru olan o değil. Başka elinle yapmalısın. — Bu aynı şey değil! — Emin misiniz? Bence aynı. Tamara Hanım kızardı, nefretle baktı. — Benim yemek yapmam ile onun solu kullanması bir mi? — Size uygun gelen ellerle çalışıyorsunuz. İlyas’a gelince neden değiştir diyorsunuz? — O çocuk, alışır! — Siz de yetişkinsiniz, alışkanlığı bırakamazsınız belki, ama çocuğa hakkınız yok! Tamara Hanım’ın dudakları titredi, gözleri parladı öfkeden. — Nasıl cüret edersin! Ben üç çocuk büyüttüm! Serdar’ı da alıştırdım, oldu bitti! — Ve şimdi nasıl biri? Mutlu mu? Özgüveni yerinde mi? Sessizlik. Deniz, can acıtan noktayı biliyordu. Serdar, Oya’nın abisi, başka şehirde yaşıyor, sadece yılda bir annesini arıyordu. — Ben hep en iyisini istedim, — Tamara Hanım’ın sesi titredi. — Hep iyilik için uğraştım. — İnanıyorum. Ama sizin “en iyi” dediğiniz, kendi doğrunuz. İlyas ayrı biri — küçük ama ayrı. Kendi özellikleriyle. Bunları silmenize izin vermeyeceğim. — Bana akıl mı veriyorsun?! — Evet. Eğer durmazsanız, her hareketinizde ben de laf edeceğim. Her alışkanlığınızı dikte edeceğim. Bakalım kim dayanacak… İkisi de gergindi — damat ve kayınvalide, biri diğerinin sınırında. — Çok alçaksın! — Tamara Hanım fısıldadı. — Başka türlü anlamıyorsunuz. Bir şey kırıldı içinde; Tamara Hanım bir anda yaşlanmış, küçülmüş, savunmasız görünüyordu. — Ben sırf sevgimden… — devamını getiremedi. — Biliyorum. Ama bu sevgiyle sınırını aşmaktan vazgeçin, yoksa torununuzu bir daha göremeyebilirsiniz. Tenceredeki çorba taşmaya, kimse yaklaşmaya bile kıyamadı. Akşam, Tamara Hanım odasına çekildiğinde, Oya gelip Deniz’in yanına oturdu, sessizce yaslandı. — Çocukken beni kimse böyle savunmadı, — dedi kısık sesle. — Annem hep haklıydı. Ben kabullenirdim. Deniz eşini sardı. — Artık bu evde annene kimse kendi fikrini dayatamaz. Oya başıyla onayladı, şükranla elini sıktı. Çocuktan ise kağıt üzerindeki kalemin hışırtısı geliyordu. İlyas resim yapıyordu. Sol eliyle. Ona artık kimse bunun yanlış olduğunu söylemiyordu.

Ben torunumun solak olmasına asla izin vermem, dedi Sevim Hanım birden.
Mert başını kayınvalidesine çevirdi, gözleri bir anda irrite olmuştu.

Bunda kötü olan ne var ki? Emir doğuştan solak. Onun kendine has bir özelliği bu.

Özellik ha! Sevim Hanım burun kıvırdı. Özellik değil, kusur bu kusur! Bizde öyle şey olmaz. Asırlardır sağ el makbul. Sol elde uğur yoktur.

Mert kahkahayı zor tuttu. Yirmi birinci yüzyıldayız, kadının bak hele hâlâ eski köy masallarıyla yönetiyor dünyasını

Sevim Hanım, tıp bu konuda bir sürü şey ispatladı artık

Bana tıp falan anlatma, diye sözünü kesti hemen. Ben kendi oğlumu da alıştırdım, bak ne güzel adam oldu. Emiri de alıştırırsınız, geç olmadan. Sonra teşekkür edersiniz.

Cevabını beklemeden kalkıp çıktı mutfaktan; Mert elinde yarım kalan kahvesiyle kaldı öyle, yüzünde konuşmanın buruk iziyle.

Başta fazla üstünde durmadı Mert. Ne de olsa kayınvalide eski kafalı, varsın olsun, dedi içinden. Her nesil yanında bir yükle gelir, asırlık önyargılarla. Sevim Hanımın Emiri sık sık sağ eline zorla kaşığı koydurmasına bakıp da Aman canım, çocuk dünyasına bir şey olmaz, diye içini rahatlattı hep.

Emir doğduğundan beri solaktı. Daha iki yaşında oyuncaklara o minik soluğuyla uzanışını, sonra kalemle karalamalarını; hepsini Mert çok iyi hatırlıyordu. Ne kadar doğal, ne kadar yakışıyordu o ele solaklık. Sanki Emirin renkli gözleri ya da sol yanağındaki gamzesi kadar ona aitti bu da.

Tabii Sevim Hanım için durum çok farklıydı. Onun gözünde solaklık resmen kusur, doğanın bir hatası. Hemen düzeltilmesi gereken bir şey gibi bakıyor. Ne zaman Emir sol elle boya kalemi alsa, kadının kaşları çatılıyor, sanki ayıp bir şey yapıyormuş gibi.

Sağ elle oğlum, sağ elle!
Yine mi sol? Bizim ailede solaktan gelmez!
Ben Kemali düzelttim, seni de düzeltirim!

Bir keresinde Sevim Hanımın, kızına büyük başarısını anlatışını duymuştu Mert. Küçücük Kemal de yanlışmış, ama ben sımsıkı takip ettim. Elini sabahlara kadar bağladım azmettim, ne yaptımsa normal bir adam oldu, diye övünüyordu. Sesinde öyle bir güven, öyle bir haklılık vardı ki Mertin içi burkuldu.

Oğlu Emirdeki değişiklikleri önceleri zor fark etti Mert. Başta küçük detaylardı. Emir bir şeyi alırken aniden yavaşlıyor, eli havada asılı kalıyor; sanki büyük büyük bir matematik problemi çözüyormuş gibi. Sonra bir bakmış alışkanlık başlamış: Kafasını çeviriyor, babaannesine bakıyor, İzliyor mu? diye kontrol ediyor.

Baba, hangi elle almam lazım?
Bir akşam yemeğinde sordu bunu Emir, çatalı titrek tutarken.

Hangisi daha kolayına geliyorsa oğlum, dedim.
Ama babaanne diyor ki
Boşver oğlum, kendin nasıl rahat hissediyorsan öyle yap.

Ama Emir için rahatlık artık çok uzağa gitmişti. Eşyaları ellerinden düşürmeye, hareketlerinin doğal akışını kaybetmeye başladı. O kendinden emin çocuk gitti, yerine ürkek, huzursuz biri geldi. Neredeyse kendine bile güvenemez oldu evladım.

Aslında Elif, yani karısı her şeyi görüyordu. Mert defalarca Elifin dudağını ısırarak sustuğunu, annesi her seferinde Emirin elini sağa çevirdiğinde başını başka yere çevirdiğini yakaladı. Elif annesinin baskısı altında büyümüştü, öğrendiği tek şey, tartışma, kavga etme sadece susup geçmesini beklemekti.

Bir akşam Mert dayanamayıp sordu:

Elif, bu böyle devam etmemeli. Bak oğlana.
Annem iyilik istiyor sadece
Ne iyiliği Elif? Görmüyor musun, ne hale geldi çocuk?

Elif omuzlarını silkip kaçtı yine tartışmadan. Yılların getirdiği alışkanlık, anneye boyun eğmek, annelik refleksinden bile üstün gelmişti.

Her geçen gün daha da kötüleşti. Sevim Hanım iyice abarttı işi; sadece torununun elini düzeltmekle kalmadı, her hareketini yorumlamaya, sağ elle yaptığı her şeyi övgüye boğmaya başladı. Yanlışlıkla sol elle alınca ise öyle derin iç çekiyordu ki, evin üstüne kara bulut iniyordu sanki.

Görüyor musun oğlum, oluyor işte! Biraz gayret et, ben dayını adam ettim ya, seni de edeceğim!

Mert sonunda doğrudan konuşmayı seçti. Bir hafta sonu sabahı, Emir odasında oynarken yanaştı mutfağa. Sevim Hanım o sırada kendini mutfağa kaptırmış, tencereyle boğuşuyor, turşu koyuyor, tarhana çorbasını hazırlıyordu; meşhur çorbası!

Mert arkasına geçti.

Yanlış doğruyorsun anne.
Sevim Hanım bile bakmadı arkasına.

Ne diyorsun sen?
Lahana öyle doğranmaz, daha ince olacak, liflerine paralel olmalı.
Güldü kadın devam etti.

Ciddiyim bak, öyle kimse yapmaz. Yanlış işte.
Oğlum, ben otuz yıldır mutfakta

E, otuz sene de hep yanlış yapmışsın. Ver, göstereyim, deyip bıçağa uzandı. Sevim Hanım elini hemen çekti.

Deli misin sen?
Hayır, sadece doğruyu göstermek istiyorum. Bak, fazla su koymuşsun tencereye. Ateş de çok açık, üstelik tarhanayı en baştan koymazlar.

Ben hep böyle yaptım, bana öğretecek misin mutfağı?
Aynı mevzu işte. Değiştir alışkanlıklarını, hadi baştan öğren!
Ne saçmalıyorsun sen?
Her gün Emire söylediğin şeyin aynısı: Yanlış oluyor, baştan öğren, öyle yapılmaz.

O başka, kadın işiyle çocuk işi bir olur mu?
Bana göre tamamen aynı.
Sevim Hanım bıçağı bıraktı, yanakları kıpkırmızı oldu.

Yemekle el bir tutulur mu? Ben yıllardır böyle, bana böyle kolay geliyor!
Emirin sol eliyle daha kolay! Ama sana mantıklı gelmiyor.
O daha çocuk, değiştirilebilir.
Sen koskoca kadınsın, senin alışkanlıkların değişmez mi? Neden sen onun alışkanlığını kırmaya çalışıyorsun?

Sevim Hanımın dudakları birbirine yapıştı, gözleri öfkeyle doldu.

Haddini bil! Ben üç çocuk büyüttüm! Ben Kemali düzelttim bak!

Ve Kemal şimdi nasıl, sence mutlu mu?

Bu sorudan sonra odada soğuk bir sessizlik oluştu. Çünkü Elifin abisi Kemal, başka şehirdeydi, yılda bir kere anca arardı annesini.

Hep en iyisini istedim, diye sesi titredi Sevim Hanımın. Vallahi, hep iyilik istedim.

Biliyorum. Ama en iyisi sadece senin kafandakiyse, o zaman hiç kimseye nefes hakkı kalmaz. Emir ayrı bir insan, kendi özellikleriyle var olmak zorunda. Ben bunu ezdirmem.

Bana akıl verecek hal mi kaldı?
Evet, eğer devam edersen, senin her tabağını, her çorbanı eleştiririm. Elini her bıçağa attığında yanlış! diye bağırırım. Bakalım sen dayanacak mısın?

O an ikisi de olduğundan yaşlı, yorgun ve huzursuz görünüyorlardı. Sevim Hanım bir an kendini kaybedip bocaladı, sonra sesi iyice inceldi.

Oğlum için uğraşıyorum ben…
Biliyorum. Ama artık sevdiklerini bu şekilde sevmekten vazgeçmen lazım. Yoksa Emiri göremeyeceksin.

Arka planda tarhana kısık ateşte kaynamaya devam etti, ama kimse tencereye bakmadı.

O akşam Sevim Hanım odasına çekildi. Elif, Mertin yanına sokuldu:

Kimse beni çocukken korumadı, diye fısıldadı, Annem hep daha iyi bildi. Ben de sustum.
Mert kolunu sardı eşinin omzuna.

Bu evde annenden başkası Emirin yolunu belirleyemez artık. O da dahil.
Elif minnetle Mertin elini sıktı.

Çocuk odasından kağıt hışırtısı geliyordu. Emir resim çiziyordu; yine sol eliyle. Ve artık kimse ona yanlış demiyordu.

Rate article
Lifequest
İnsandan Adam Yaparım: Torunum Solak Olmayacak! — Torunum solak olmayacak, — diye öfkelendi Tamara Hanım. Deniz kayınvalidesine döndü, bakışları sinirden karardı. — Peki bunda ne kötülük var? İlyas böyle doğdu, onun özelliği bu. — Özellik mi! — Tamara Hanım burnundan soludu. — Bu özellik değil, eksiklik! Bizde öyle olmaz. Asırlardır sağ el makbuldür, sol el uğursuzluktan gelir. Deniz gülmemek için kendini zor tuttu. Yirmi birinci yüzyılda, kayınvalidesi Ortaçağ köyü gibi konuşuyordu. — Tamara Hanım, tıp bunu çoktan çürüttü… — Bana senin tıbbın sökmez, — diye sözünü kesti. — Oğlumu da alıştırdım, adam gibi biri oldu. İlyas’ı da alıştırın, geç olmadan. Sonra teşekkür edersiniz. Arkasını döndü, mutfaktan çıktı. Deniz, bitmemiş kahvesi ve bu tuhaf sohbetin bıraktığı buruklukla baş başa kaldı. Başta Deniz bunu pek önemsemedi. Ne olacak, kayınvalide eski kafalı işte… Her nesil kendi önyargılarını taşır. Tamara Hanım’ın torununun eline kaşığı sağa geçirmesini izlerken “Bir şey olmaz, çocuk ruhu esnektir, yaşlıların tuhaflığına dayanır,” diye düşündü. İlyas doğduğundan beri solaktı. Deniz, oğlunun bir buçuk yaşından beri oyuncaklara hep sol elle uzandığını hatırlıyordu. Sonra sol elle çizimler yapmaya başlamıştı, çocukça, acemice ama doğal… Onun bir parçasıydı bu; göz rengi ya da yanağındaki ben gibi. Ama Tamara Hanım’ın dünyasında solaklık kusur, doğa hatasıydı; anında “düzeltilmeliydi.” İlyas sol elle kalem alınca, kayınvalide dudak bükerdi; sanki ayıp bir şey yapıyormuş gibi. — Sağ elle, İlyas. Sağ! — Yine mi aynı şey! Bizde solak yok, olmayacak da! — Serdar’ı da alıştırdım, seni de alıştırırım. Deniz, kayınvalide Oya’ya bu “başarısını” anlatırken duymuştu: Küçük Serdar da “yanlışmış,” annesi zamanı geldiğinde elini bağlamış, her hareketini izlemiş, uymadığında ceza vermiş. Sonuç: “Adam gibi adam.” Onda öyle bir gurur, öyle sarsılmaz bir haklılık vardı ki, Deniz’in içi buruldu. Oğlundaki değişimi önce fark etmedi. Ufak şeylerle başladı; İlyas, sofrada bir şey almadan önce tereddüt ediyor, eli havada asılı kalıyordu. Sonra alışkanlık haline geldi; çabukca kayınvalideye bakıyor, “izleniyor muyum?” diye kontrol ediyordu. — Baba, hangi elle almalıyım? Bunu akşam yemeğinde sordu, korkuyla çatala bakarak. — Hangisi kolayına geliyorsa oğlum. — Ama babaanne diyor ki… — Onu dinleme, nasıl rahat ediyorsan öyle yap. Ama artık rahat değildi; elleri karışıyordu, eşya düşürüyor, hareketleri çekingenleşiyordu. Güvenli ve canlı halleri, tedirginliğe dönüşmüştü. Kendi bedenine yabancılaşmış gibiydi. Oya her şeyi görüyordu. Deniz, annesi her seferinde İlyas’ın elindeki kaşığı çekip sağa geçirince Oya’nın dudaklarını ısırdığını, bakışlarını kaçırdığını fark ediyordu. Yıllarca annesinin baskısı altında büyümüş, susmayı öğrenmişti. En iyisi, sessizce fırtınanın geçmesini beklemekti. Deniz konuşmayı denedi. — Oya, bu normal değil. Şuna baksana! — Annem iyiliğini istiyor. — Ne alakası var “istemekle?“ Görmüyor musun neler oluyor? Oya omuz silkti, konuşmadı. Alışkanlık, annesine boyun eğdiriyordu. Her gün daha kötüleşti. Tamara Hanım, artık yalnızca yönlendirmiyor; her hareketini yorumluyordu. Sağı kullandığında övüyor, solu kullanırsa homurdanıyor. — Gördün mü İlyas, oluyor işte! İnsandan adam olur; amcandan adam yaptım senden de yapacağım. Deniz, konuşmaya karar verdi; İlyas odasında oynarken yanına gitti. — Tamara Hanım, bırakın çocuğu kendi haline, o solak ve bu normal. Alıştırmaya gerek yok. Beklediğinden sert çıktı cevabı: Tamara Hanım alındı, sanki hakarete uğramıştı. — Sen bana akıl mı veriyorsun? Üç çocuk büyüttüm, bana ders veriyorsun şimdi! — Kimseye ders vermiyorum. Oğluma dokunmayın diyorum. — Sadece senin mi? Oya’nın da kanı var onda! Benim de torunum. “Böyle” büyümesine izin vermem! Son kelimeleri öyle tiksinç bir vurguyla söyledi ki, Deniz’in içi sızladı. Bu işin barışla çözülmeyeceği ortaya çıkmıştı. Günler siper savaşına döndü. Tamara Hanım, damadını yokmuş gibi sayıyor, yalnızca kızına hitap ediyordu. Deniz de aynı şekilde, aralarında çekilmez bir sessizlik baş gösterdi, kısa tartışmalar patlıyordu. — Oya, çorba ocakta söyle kocana. — Oya, annene söyle, karışmasın ben hallederim. Oya arada kalmıştı; solgun, yorgun. İlyas, her geçen gün köşe koltuğa sığınıyor, görünmez olmaya çalışıyordu. Bir cumartesi sabahı, Tamara Hanım lahana doğrarken Deniz’in aklına bir fikir geldi. Omzunun hemen arkasında belirdi. — Yanlış doğruyorsun. Hiç dönmedi Tamara Hanım. — Ne dedin? — Lahanayı daha ince doğrarsınız; lifleriyle değil, enlemesine doğrarsanız yanlış olur. Tamara Hanım hışırdadı, devam etti. — Ciddi söylüyorum, —diye ısrar etti Deniz. — Kimse böyle yapmaz, yanlış. — Deniz, ben otuz yıldır yemek pişiriyorum. — Otuz yıldır yanlış! Buyurun göstereyim… Bıçağa uzandı, Tamara Hanım elini çekti. — Akıllıca bir şey mi bu? — Hayır; sadece doğru olanı öğretmek istiyorum. Şu tencereye bakın, fazla su, ateş yüksek, pancarı da yanlış ilave ediyorsunuz. — Hep böyle yaptım! — Bu kanıt değil. Yeni baştan öğrenmeniz gerekir. Hadi, tekrar başlayalım! Tamara Hanım bıçağı kaldırmış halde durdu, bakışları şaşkın. — Ne diyorsun sen? — Her gün İlyas’a söylediğinizi söylüyorum; alışkanlıklarını değiştir! Doğru olan o değil. Başka elinle yapmalısın. — Bu aynı şey değil! — Emin misiniz? Bence aynı. Tamara Hanım kızardı, nefretle baktı. — Benim yemek yapmam ile onun solu kullanması bir mi? — Size uygun gelen ellerle çalışıyorsunuz. İlyas’a gelince neden değiştir diyorsunuz? — O çocuk, alışır! — Siz de yetişkinsiniz, alışkanlığı bırakamazsınız belki, ama çocuğa hakkınız yok! Tamara Hanım’ın dudakları titredi, gözleri parladı öfkeden. — Nasıl cüret edersin! Ben üç çocuk büyüttüm! Serdar’ı da alıştırdım, oldu bitti! — Ve şimdi nasıl biri? Mutlu mu? Özgüveni yerinde mi? Sessizlik. Deniz, can acıtan noktayı biliyordu. Serdar, Oya’nın abisi, başka şehirde yaşıyor, sadece yılda bir annesini arıyordu. — Ben hep en iyisini istedim, — Tamara Hanım’ın sesi titredi. — Hep iyilik için uğraştım. — İnanıyorum. Ama sizin “en iyi” dediğiniz, kendi doğrunuz. İlyas ayrı biri — küçük ama ayrı. Kendi özellikleriyle. Bunları silmenize izin vermeyeceğim. — Bana akıl mı veriyorsun?! — Evet. Eğer durmazsanız, her hareketinizde ben de laf edeceğim. Her alışkanlığınızı dikte edeceğim. Bakalım kim dayanacak… İkisi de gergindi — damat ve kayınvalide, biri diğerinin sınırında. — Çok alçaksın! — Tamara Hanım fısıldadı. — Başka türlü anlamıyorsunuz. Bir şey kırıldı içinde; Tamara Hanım bir anda yaşlanmış, küçülmüş, savunmasız görünüyordu. — Ben sırf sevgimden… — devamını getiremedi. — Biliyorum. Ama bu sevgiyle sınırını aşmaktan vazgeçin, yoksa torununuzu bir daha göremeyebilirsiniz. Tenceredeki çorba taşmaya, kimse yaklaşmaya bile kıyamadı. Akşam, Tamara Hanım odasına çekildiğinde, Oya gelip Deniz’in yanına oturdu, sessizce yaslandı. — Çocukken beni kimse böyle savunmadı, — dedi kısık sesle. — Annem hep haklıydı. Ben kabullenirdim. Deniz eşini sardı. — Artık bu evde annene kimse kendi fikrini dayatamaz. Oya başıyla onayladı, şükranla elini sıktı. Çocuktan ise kağıt üzerindeki kalemin hışırtısı geliyordu. İlyas resim yapıyordu. Sol eliyle. Ona artık kimse bunun yanlış olduğunu söylemiyordu.