Ben torunumun solak olmasına asla izin vermem, dedi Sevim Hanım birden.
Mert başını kayınvalidesine çevirdi, gözleri bir anda irrite olmuştu.
Bunda kötü olan ne var ki? Emir doğuştan solak. Onun kendine has bir özelliği bu.
Özellik ha! Sevim Hanım burun kıvırdı. Özellik değil, kusur bu kusur! Bizde öyle şey olmaz. Asırlardır sağ el makbul. Sol elde uğur yoktur.
Mert kahkahayı zor tuttu. Yirmi birinci yüzyıldayız, kadının bak hele hâlâ eski köy masallarıyla yönetiyor dünyasını
Sevim Hanım, tıp bu konuda bir sürü şey ispatladı artık
Bana tıp falan anlatma, diye sözünü kesti hemen. Ben kendi oğlumu da alıştırdım, bak ne güzel adam oldu. Emiri de alıştırırsınız, geç olmadan. Sonra teşekkür edersiniz.
Cevabını beklemeden kalkıp çıktı mutfaktan; Mert elinde yarım kalan kahvesiyle kaldı öyle, yüzünde konuşmanın buruk iziyle.
Başta fazla üstünde durmadı Mert. Ne de olsa kayınvalide eski kafalı, varsın olsun, dedi içinden. Her nesil yanında bir yükle gelir, asırlık önyargılarla. Sevim Hanımın Emiri sık sık sağ eline zorla kaşığı koydurmasına bakıp da Aman canım, çocuk dünyasına bir şey olmaz, diye içini rahatlattı hep.
Emir doğduğundan beri solaktı. Daha iki yaşında oyuncaklara o minik soluğuyla uzanışını, sonra kalemle karalamalarını; hepsini Mert çok iyi hatırlıyordu. Ne kadar doğal, ne kadar yakışıyordu o ele solaklık. Sanki Emirin renkli gözleri ya da sol yanağındaki gamzesi kadar ona aitti bu da.
Tabii Sevim Hanım için durum çok farklıydı. Onun gözünde solaklık resmen kusur, doğanın bir hatası. Hemen düzeltilmesi gereken bir şey gibi bakıyor. Ne zaman Emir sol elle boya kalemi alsa, kadının kaşları çatılıyor, sanki ayıp bir şey yapıyormuş gibi.
Sağ elle oğlum, sağ elle!
Yine mi sol? Bizim ailede solaktan gelmez!
Ben Kemali düzelttim, seni de düzeltirim!
Bir keresinde Sevim Hanımın, kızına büyük başarısını anlatışını duymuştu Mert. Küçücük Kemal de yanlışmış, ama ben sımsıkı takip ettim. Elini sabahlara kadar bağladım azmettim, ne yaptımsa normal bir adam oldu, diye övünüyordu. Sesinde öyle bir güven, öyle bir haklılık vardı ki Mertin içi burkuldu.
Oğlu Emirdeki değişiklikleri önceleri zor fark etti Mert. Başta küçük detaylardı. Emir bir şeyi alırken aniden yavaşlıyor, eli havada asılı kalıyor; sanki büyük büyük bir matematik problemi çözüyormuş gibi. Sonra bir bakmış alışkanlık başlamış: Kafasını çeviriyor, babaannesine bakıyor, İzliyor mu? diye kontrol ediyor.
Baba, hangi elle almam lazım?
Bir akşam yemeğinde sordu bunu Emir, çatalı titrek tutarken.
Hangisi daha kolayına geliyorsa oğlum, dedim.
Ama babaanne diyor ki
Boşver oğlum, kendin nasıl rahat hissediyorsan öyle yap.
Ama Emir için rahatlık artık çok uzağa gitmişti. Eşyaları ellerinden düşürmeye, hareketlerinin doğal akışını kaybetmeye başladı. O kendinden emin çocuk gitti, yerine ürkek, huzursuz biri geldi. Neredeyse kendine bile güvenemez oldu evladım.
Aslında Elif, yani karısı her şeyi görüyordu. Mert defalarca Elifin dudağını ısırarak sustuğunu, annesi her seferinde Emirin elini sağa çevirdiğinde başını başka yere çevirdiğini yakaladı. Elif annesinin baskısı altında büyümüştü, öğrendiği tek şey, tartışma, kavga etme sadece susup geçmesini beklemekti.
Bir akşam Mert dayanamayıp sordu:
Elif, bu böyle devam etmemeli. Bak oğlana.
Annem iyilik istiyor sadece
Ne iyiliği Elif? Görmüyor musun, ne hale geldi çocuk?
Elif omuzlarını silkip kaçtı yine tartışmadan. Yılların getirdiği alışkanlık, anneye boyun eğmek, annelik refleksinden bile üstün gelmişti.
Her geçen gün daha da kötüleşti. Sevim Hanım iyice abarttı işi; sadece torununun elini düzeltmekle kalmadı, her hareketini yorumlamaya, sağ elle yaptığı her şeyi övgüye boğmaya başladı. Yanlışlıkla sol elle alınca ise öyle derin iç çekiyordu ki, evin üstüne kara bulut iniyordu sanki.
Görüyor musun oğlum, oluyor işte! Biraz gayret et, ben dayını adam ettim ya, seni de edeceğim!
Mert sonunda doğrudan konuşmayı seçti. Bir hafta sonu sabahı, Emir odasında oynarken yanaştı mutfağa. Sevim Hanım o sırada kendini mutfağa kaptırmış, tencereyle boğuşuyor, turşu koyuyor, tarhana çorbasını hazırlıyordu; meşhur çorbası!
Mert arkasına geçti.
Yanlış doğruyorsun anne.
Sevim Hanım bile bakmadı arkasına.
Ne diyorsun sen?
Lahana öyle doğranmaz, daha ince olacak, liflerine paralel olmalı.
Güldü kadın devam etti.
Ciddiyim bak, öyle kimse yapmaz. Yanlış işte.
Oğlum, ben otuz yıldır mutfakta
E, otuz sene de hep yanlış yapmışsın. Ver, göstereyim, deyip bıçağa uzandı. Sevim Hanım elini hemen çekti.
Deli misin sen?
Hayır, sadece doğruyu göstermek istiyorum. Bak, fazla su koymuşsun tencereye. Ateş de çok açık, üstelik tarhanayı en baştan koymazlar.
Ben hep böyle yaptım, bana öğretecek misin mutfağı?
Aynı mevzu işte. Değiştir alışkanlıklarını, hadi baştan öğren!
Ne saçmalıyorsun sen?
Her gün Emire söylediğin şeyin aynısı: Yanlış oluyor, baştan öğren, öyle yapılmaz.
O başka, kadın işiyle çocuk işi bir olur mu?
Bana göre tamamen aynı.
Sevim Hanım bıçağı bıraktı, yanakları kıpkırmızı oldu.
Yemekle el bir tutulur mu? Ben yıllardır böyle, bana böyle kolay geliyor!
Emirin sol eliyle daha kolay! Ama sana mantıklı gelmiyor.
O daha çocuk, değiştirilebilir.
Sen koskoca kadınsın, senin alışkanlıkların değişmez mi? Neden sen onun alışkanlığını kırmaya çalışıyorsun?
Sevim Hanımın dudakları birbirine yapıştı, gözleri öfkeyle doldu.
Haddini bil! Ben üç çocuk büyüttüm! Ben Kemali düzelttim bak!
Ve Kemal şimdi nasıl, sence mutlu mu?
Bu sorudan sonra odada soğuk bir sessizlik oluştu. Çünkü Elifin abisi Kemal, başka şehirdeydi, yılda bir kere anca arardı annesini.
Hep en iyisini istedim, diye sesi titredi Sevim Hanımın. Vallahi, hep iyilik istedim.
Biliyorum. Ama en iyisi sadece senin kafandakiyse, o zaman hiç kimseye nefes hakkı kalmaz. Emir ayrı bir insan, kendi özellikleriyle var olmak zorunda. Ben bunu ezdirmem.
Bana akıl verecek hal mi kaldı?
Evet, eğer devam edersen, senin her tabağını, her çorbanı eleştiririm. Elini her bıçağa attığında yanlış! diye bağırırım. Bakalım sen dayanacak mısın?
O an ikisi de olduğundan yaşlı, yorgun ve huzursuz görünüyorlardı. Sevim Hanım bir an kendini kaybedip bocaladı, sonra sesi iyice inceldi.
Oğlum için uğraşıyorum ben…
Biliyorum. Ama artık sevdiklerini bu şekilde sevmekten vazgeçmen lazım. Yoksa Emiri göremeyeceksin.
Arka planda tarhana kısık ateşte kaynamaya devam etti, ama kimse tencereye bakmadı.
O akşam Sevim Hanım odasına çekildi. Elif, Mertin yanına sokuldu:
Kimse beni çocukken korumadı, diye fısıldadı, Annem hep daha iyi bildi. Ben de sustum.
Mert kolunu sardı eşinin omzuna.
Bu evde annenden başkası Emirin yolunu belirleyemez artık. O da dahil.
Elif minnetle Mertin elini sıktı.
Çocuk odasından kağıt hışırtısı geliyordu. Emir resim çiziyordu; yine sol eliyle. Ve artık kimse ona yanlış demiyordu.




