Boşanmada Eşim “Hepsini Al, İstediğin Senin Olsun!” Dedi – Bir Yıl Sonra Pişman Olan Taraf Ben Oldum…

Boşanma davasında eşi Her şeyi al! dedi ama bir yıl sonra adam inandığına pişman oldu

Emine belgeleri elinde sakince oturuyordu. Neden bilmiyorum ama artık öfkesi bile kalmamıştı.

Demek sonunda kararını verdin? diye yüzünde saklayamadığı bir sıkıntıyla baktı Tuncay. Peki şimdi ne olacak? Malları nasıl paylaşacağız bakalım?

Emine gözlerini kaldırdı. Ne bir damla yaş, ne de yalvarış vardı bakışlarında; sadece o uykusuz gecede, harcanan hayatını düşünürken içinde filizlenen net bir kararlılık…

Her şeyi al, dedi sessiz ama dimdik bir sesle.

Her şey derken? Tuncay kuşkuyla gözlerini kıstı.

Evi, yazlığı, arabayı, hesapları Hepsini. Elini havada daire yaptı. Hiçbirine ihtiyacım yok.

Yok artık, şaka mı yapıyorsun? Tuncayın yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi. Bu kesin bir kadın numarası.

Hayır, Tuncay. Ne şaka ne numara. Otuz yıl kendi hayatımı erteledim. Otuz yıl çamaşır yıkadım, yemek yaptım, evi topladım, sabırla bekledim. Otuz yıl boyunca tatile gitmenin israf olduğunu, hobilerimin saçma olduğunu, hayallerimin gereksiz olduğunu duydum. Biliyor musun, kaç defa deniz görmek istedim? On dokuz. Kaç kere gittik? Üç. Üçünde de hep pahalı, gerek yok diye söylendin.

Tuncay burnundan soludu.

Yine başladın Ama en azından başımızı sokacak bir yerimiz vardı, aç kalmadık, dedi, sanki üstünlük gösterircesine.

Evet, doğru, Emine başını salladı. Şimdi de her şey senin oldu. Tebrikler, büyük zafer!

Avukat olan biteni şaşkınlıkla izliyordu. Gözyaşı, bağırış, kavga beklemişti. Bu kadın ise, herkesin uğruna savaştığı her şeyi gayet sessizce bırakıp gidiyordu.

Yaptığınızın farkında mısınız? dedi avukat usulca, Yasal olarak malların yarısı size düşüyor.

Farkındayım, omuzları hafiflemiş, ruhu sanki ipten kurtulurcasına içi aydınlık gülümsedi Emine. Ama boş bir hayatı ikiye bölsen de yine boş hayat olur.

Tuncay göz ucuyla neşesini zor zapt ediyordu. Böyle bir şey beklememişti doğrusu. Pazarlık yapacağız, restleşeceğiz, biraz sıkıştıracağım diye düşünüyordu. Gel gör ki, mahkeme resmen piyangodan çıkmış gibiydi!

İşte bunu sevdim! Masaya şak diye vurdu. Sonunda mantıklı davrandın.

Mantıkla özgürlüğü karıştırma, dedi Emine ve evrakları imzaladı.

Aynı arabada dönerken, sanki başka başka gezegenlerde yaşıyorlardı.

Tuncay mırıldanarak bir marş mı yoksa eski bir şarkı mı söylüyordu, belli değildi. Araba, yoldaki çukurlara girip çıktıkça kendi kendine devinen bir vapur gibiydi, onun neşesi de bazen havada uçuşur, bazen aniden dururdu.

Emine ise dış dünyadan tamamen kopmuştu, gözleri camda koşuşan çam ve köknar ağaçlarına kilitlenmiş, içindeki kuş ilk uçuşuna hazırlanıyordu.

Garip bir şey: Alelade bir yol, yorucu bir akşam ve ansızın içte tarifsiz bir ferahlık. Yıllardır göğsünde büyüyen kocaman taş sanki buhar olup uçup gitmişti. Emine hafifçe gülümsedi, yanağının serinliğine dokundu; İşte bu, dedi, özgürlük buymuş

İnsana bazen tek bir an, kaçıp giden bir manzara yeter Tüm hayat bir anda bambaşka renklere bürünür.

Üç hafta sonra Emine, Gebzenin kenar mahallelerinden birinde tek göz bir odanın ortasında dikiliyordu.

Kiracısı olduğu ev oldukça mütevazıydı: bir yatak, eski bir dolap, masa ve küçük bir televizyon. Pencere önünde iki menekşe saksısı duruyordu; yeni hayatında kazandığı ilk şeydi onlar.

Cidden kafayı mı yedin anne? diye telefonda sinirle söylendi oğlu Ayberk. Her şeyi bırakıp bu kuytu yere mi geldin?

Bırakmadım oğlum, dedi Emine sakince, Geride bıraktım. Farkı büyük.

Baba da dedi ki, her şeyi ona verdin. Şimdi yazlığı satacakmış; Tek başıma uğraşamam, ne gereği var diyor.

Emine aynadaki yeni haline baktı. Bir haftadır, Tuncayın Aman genç işi!, Ayıp olur, ne derler? diye dudak büktüğü o genç kesimiyle dolaşıyordu.

Satsın, bana ne! dedi hafifçe. Baban mülk işinden anlamaz mı hiç?

Peki sen ne yapıyorsun orada? Elinde hiç bir şey yok artık!

En önemlisi elimde kaldı Ayberk. Hayatım. Ve biliyor musun, elli dokuzunda hayat yeniden başlıyormuş.

Emine, huzurevi tarzı özel bir bakım merkezinde resepsiyonist olarak iş bulmuştu. Zor ama eğlenceliydi; yeni tanıdıklar, bolca serbest zaman ve hayatına kendine has bir düzen

Tuncay ise zaferinin tadını çıkarıyordu.

İlk iki hafta evde, yeni şatonun tek efendisi gibi turladı. Üzerine kimse çıkışmıyor, ortalığa bırakılan çoraplara ya da bulaşığa kimse laf etmiyordu.

Şanslı adamsın Tuncay, dedi arkadaşı Müjdat, mutfakta kadeh kaldırırken. Millet malın yarısını kaybeder, senin elinde hepsi kaldı: ev, yazlık, araba Maşallah!

Valla hak ettim, Tuncay kasıla kasıla güldü. Emine sonunda mantıklı oldu. Onsuz batar sandı herhalde.

Birinci ayın sonunda balayı havası yavaşça bozulmaya başladı.

Temiz gömlekler birden ortadan kayboldu. Dolapta yiyecek namına bir şey bulmak zorlaştı; her akşam sıcak yemek hiç de kolay iş değilmiş! İşte Tuncayın kazaklarının kırışıklığı işyerinde bile dikkat çeker oldu.

Hayrola Tuncay, dedi şef, Bir tuhafsın, evde aksilik mi var?

Yoo, dedi Tuncay havalıca, Sadece ufak bir ev reorganizasyonu!

Akşam eve geldi, buzdolabını açtı; bir şişe ketçap, birkaç üçgen peynir, bir yarım şişe Midemden fareler koşuyor! Sabah ağzına bir tost atabilmişti, o kadar.

Lanet olsun, dedi, dolabı kapatırken. Böyle gitmez, çaresine bakmalı!

Ne yapsın, hemen yemek siparişi verdi. Eskisi gibi taze yemek gelmiyor, hep dışarıdan. Beklerken faturaları karıştırdı İşte orada az kalsın küçük dilini yutacaktı: elektrik, aidat, internet, kart ödemeleri

Eskiden bunların hepsi sanki havadan gelirdi; hayat yanınızdayken masrafları görmez, düzeni anlamazsınız. Bir anda yalnız kalınca, hepsi ayna gibi suratınıza çarpıyor.

Kapı zili öttü düşüncelerinden uyandırdı onu. Kurye poşetle terminali uzattı.

Beş yüz seksen lira, dedi robot gibi.

Ne?! Tuncay az kalsın anahtarı yere düşürecekti Sadece kavurma ve ayran mı bu?

Şimdi standart fiyatlar bunlar abi, dedi kurye bıkmış bir tavırla.

Tuncay birkaç saniye ilerideki yere dikilip öylece kaldı. Koca daire, şık avizeler, dev aynalar, hayalindeki her şey burada; ama şimdi sadece bekleme salonu sanki. Evsiz, soğuk, koca bir oda Hatta buzdolabı bile huzursuz vızıldıyor, Yalnızım! diye bağırmak ister gibi.

O sırada, Emine Karadeniz kıyısında, yüzünü güneşe ve tuzlu rüzgara döndü.

Çevresinde kendisi gibi orta yaş ve üzeri turdan bir sürü kadın vardı; bir emekli kulübüyle tatile gelmişlerdi. Hayatında ilk defa parasal ince hesap, surat asma, evde bedava otursan daha iyi lafları olmadan geziyordu.

Emine abla, gel fotoğraf çekileceğiz! diye seslendi yeni arkadaşı Zeynep, altmışlık neşeli bir dul; birlikte resim kursunda tanışmışlardı.

Emine grup pozu için sevinçle koştu. Kim derdi ki, bu yaşta rengarenk elbise giyip saçını savuracak, kahkaha atacaktı?

Şimdi selfie zamanı! diye tempo verdi Zeynep, selfie çubuğunu çıkarıp. Grup WhatsAppına atarız mutlaka!

Akşam odasında otururken Emine çektiği fotoğraflara göz gezdirdi. O karelerde gözleri ışıl ışıl gülen, bambaşka bir kadın vardı. Ne zaman kaybolmuştu kaşların arasındaki o sürekli gergin çizgi? Omuzları ne zaman dikleşmişti, yürüyüşü nasıl hafiflemişti?

Bir paylaşayım sosyal medyada, dedi kendi kendine ve uzun süre tereddüt ettikten sonra birkaç kareyi bir zamanlar unuttuğu hesabına attı.

O sırada İstanbulda Tuncay, mutfakta patlayan su tesisatıyla uğraşıyordu. Borudan sular fışkırdı, mutfağı göle çevirdi, dolabı berbat etti; çağırdığı tesisatçı da Bunun yedeği kalmadı, komple değiştirmek gerek deyip omuz silkti.

Allah kahretsin! diyerek yere geçip paspas gibi havlularla suları sildi. Şu tesisatçının numarası neredeydi? Emine bilirdi.

Birden idrak etti ki, karısı yıllardır tesisatçıdan kasaba, ayakkabı ustasından en iyi kuaföre kadar her numarayı ezbere bilip, her işi görünmez bir ağ gibi yönetiyormuş. O ağ bir gecede darmadağın olmuş, karmaşa başına yıkılmıştı.

Derde bak ya! dedi, havluyu çarpıp. Yemek lazım, çamaşır lazım, iş hepsi bana kaldı!

O gece suyu kesip mutfağı mahvettiğiyle kaldı. Can sıkıntısıyla eski sosyal medya hesabına girdi, sayfa aşağı kaydı, bir anda dondu kaldı: Emine deniz kıyısında, yepyeni bir saç stilinde, rengarenk elbiseyle gülüyor! Mutlu mu, yoksa bana mı öyle geldi, diye düşündü.

Hadi ya resmi ekranı büyüttü, Parasız pulsuz gitmişti halbuki!

Altında yazan yorumlar daha da kafasını karıştırdı:

Emine ablacığım gençleşmişsin!
Çok yakışmış, harikasın!
Deniz sana ne kadar iyi gelmiş!

Sonra aşağı doğru bakınca daha da çok şaşırdı: Parkta resim yapan grup, Emine kucakta çiçekle bir bankta, kütüphanede bir etkinlikte…

Olamaz ya! Tuncay telefonu bir köşeye fırlattı; mutfağın ortasında birikmiş bulaşıklara baktı. Oysa o olmadan yaşanmaz sanmıştım

Çok geçmeden yazlıkta çatının aktığını fark etti. Fırtına yaklaşıyordu, acil müdahale şarttı.

Müjdat yardım et, diye aradı. Bir kaç çivi getir bari, tek başıma olacak gibi değil.

Abi, diye karşılık verdi arkadaşı, Kayınvalide hastanede, yanından ayrılamam. Emineye sor ya, o hep yardım ediyordu.

O Tuncay yutkundu. O artık yok!

Nereye gitti?

Bilmiyorum, dedi ve telefonu kapattı.

Ama tek başına halletmek sandığı kadar kolay olmadı. Yağmur çatıyı döverken, Tuncay naylon örtü gererken ayağı kaydı ve çatıdan yuvarlandı. Yere düştüğünde ayak bileğinde bir acı hissetti.

Bağlarda burkulma, şanslısınız, dedi hastanedeki genç doktor, reçete yazıp. Daha kötü olabilirdi, bir hafta evde yatmanız lazım.

Bir hafta mı? Tuncay suratını ekşitti. Çatıyı kim tamir edecek? Ev su içinde kaldı!

Onu bilmem, dedi doktor. Eşiniz ilgilenir belki, siz uzanın.

Tuncay bir şey demedi.

Üç gün evde tek başına, değneklerle sendeleyerek geçti. Sipariş yemek bitti, yenisi pahalı. Tek ayakla ocakta yemek yapmak neredeyse imkânsızdı.

Dördüncü gün, dayanamayarak oğlunu aradı.

Ayberk merhaba, dedi sesi gergin. Nasılsın?

İyiyim baba, diye cevap verdi Ayberk, sesi pür dikkat Bir şey mi oldu?

Yoo, yutkundu Tuncay. Ufak bir sakatlık oldu, ayağım işte. Yardıma gelir misin, ihtiyar babana destek olsan?

Sessizlik oldu.

Baba, şu an İzmirdeyim, iş gezisi. Üç güne döneceğim.

Hıh, peki, boğazı düğümlendi. O zaman, hallederim ben.

Eee oğlan kararsızca, Annemle konuştun mu? O daha iyi bakar.

Hayır! sertçe kesti Tuncay. Ne gerek var? Gayet güzel başımın çaresine bakarım!

Tuncay telefonu kapatıp divana savurdu. Gururu, Emineyi özlediğini söylemesine engel oldu. Meğer evdeki konforun, rahatlığın arkasında görünmez bir emeğin olduğunu ancak kalanlar gidince anlıyormuş insan.

On beş günde ancak değneksiz yürüyebildi. Koşa koşa yazlığa gitti; manzara berbattı. Çatıdan akan suyla tavanda rutubet, eski kanepe küflü, bahçelerdeki otlar göğe çıkmış. Eminenin özenle bakıp her yaz süslediği yollar yamru yumru, el değmemiş.

Dönüşte yolda bir esnaf lokantasına uğrayıp mercimek çorbası istedi. İlk kaşıkta boğazı düğümlendi çorba Emineninkinin tadını asla vermemişti.

Bir şeyiniz yok ya? diye sordu garson, hafifçe eğilerek.

Yok, diyemedi Tuncay; nasıl anlatsın ki, bir tas çorbanın koskoca bir hayatı yutkunamayacak kadar büyüttüğünü?

Eve dönünce uzun uzun fotoğraflara baktı. Gençlik fotoğrafları, Topkapı Sarayı önünde ailece gülüşmeleri, Ayberkin küçükkenki hali Yirminci evlilik yıl dönümünden bir kare

Ne ahmakmışım fotoğraftaki genç Eminenin yüzüne bakarak fısıldadı.

Bir cesaret mesaj attı. Ama cevap beklediği gibi gelmedi.

Emine ise Egenin küçük bir sahil kasabasına taşınmıştı. Etrafında yeni dostlar, müzik, kahkahalar ve hayat vardı hem de gerçek bir hayat, artık tümüyle ona ait olan.

Neredeyse altmışında, sonunda yaşamaya başlamıştıBir sabah Emine, limanda balıkçı kayıklarının arasından geçerken cebindeki telefon titredi. Ekranda Tuncayın adı parlıyordu. Bir an duraksadı. Kulağına açık denizin rüzgarı, martıların çığlığı doldu; arkasındaki han kahkahaları, önündeki taze yaşamı çağırıyordu. Telefonu usulca sessize aldı, uzaktaki bir bankta oturdu. Cevap vermedi.

Gözleri mavilikte kayboldu. Her adımda, geride kalan yüklerin ağırlığı yerine, yeni tanışmaların, deniz kokusunun, kırlangıçların hafifliğini taşıdığını hissetti. İçinden geçen minik bir şarkıyı mırıldandı, sesi büyüdü.

Yanına resim kursundan Suna oturdu, elinde portakal kokulu bir kahve kupası.

Ne gülüyorsun öyle Emine abla? diye takıldı Suna.

Emine bir kez daha gökyüzüne bakıp başını salladı.

Meğer insanın gerçek evi, kendi yüreğindeymiş, dedi içten bir gülümsemeyle. Anahtarı da insanın kendi elinde tutuluyormuş.

O anda, turuncuya çalan sabah güneşi tüm kasabayı yıkadı. Emine adımlarını güneşe doğru attı, ilk defa kendi hayatının kapısını ardına kadar özgürce açarak.

Ve birden, içindeki o eski, sessiz kuş havalanıp uçtu; denizle kucaklaştı, rüzgarla yarıştı. O kuşun adı, artık herkesin bildiği gibi, özgürlüktü.

Rate article
Lifequest
Boşanmada Eşim “Hepsini Al, İstediğin Senin Olsun!” Dedi – Bir Yıl Sonra Pişman Olan Taraf Ben Oldum…