Gece Nöbetinden Sonra Tatyana Yorgunluktan Ayakta Duramıyordu: İstanbul’da Değişen Hava, Kaygan Yoll…

Gece nöbetinden döndükten sonra Ayla’nın ayakları adeta yere yapışmış gibiydi; yorgunluk diz boyu. Kış artık çamurla kucaklaşmış, her daim lapa lapa kar yağıyordu. Ayla, sulu karların altına saklanan buz tabakalarında birkaç kez kaydı, ama düşmedi.

O gece uyumaya fırsat bulamamıştı. Bir bakıyorsun apandisiti tutan çocuk; ardından kalçasını kıran yaşlı bir kadın. Sanki tüm şehir, gece olmasını ve acil çağrı butonlarını kullanmayı bekliyor gibiydi. Ayla, eve vardığında yatağa kapanıp kendinden geçmeyi düşlüyordu. Başını öne eğmiş, adımlarını dikkatli atarken, birden apartmanın duvarından gölge gibi bir adam ayrılıp yolunu kesti.

Ayla irkildi; adam kırklı yaşlarında, yüzünde çürük ve sıyrıklar, üstünde ıslak ve bolca eski püskü kıyafetler. Biraz evsiz, biraz serseri hali vardı. Kaçacak hali kalmadığı için adamı kenardan dolanmak istedi.

“Affedersiniz, bana yardım eder misiniz?” diye ansızın konuştu adam.

Ayla hemşireydi ve yardıma ihtiyaç duyulan her an, içgüdüyle olduğu yerde dururdu.

“Ben…” Adam başını ellerinin arasına aldı, gözlerini bir anlık kapatıp devam etti: “Beni trenden attılar. İyi ki kar çoktu, yumuşak indiğimden kemiklerim sağlam. Yara bereyle atlattım.”

“Az içmelisin,” dedi Ayla, adamı yanından dolanmak isterken sitemle.

“Hayır, tahmin ettiğiniz gibi değil! Sadece çay içmiştim, içine bir şey katmışlar sanırım, hemen uyumuşum. Soyup soğana çevirdiler, üst baş dahil her şeyim gitti. İyi ki çıplak atmamışlar trendeyken. Sizin istasyondan uzak değil.”

“Şanslısınız. Polise ve hastaneye gitmeniz lazım. Başınız dönüyor mu? Mideniz bulanıyor mu? Büyük ihtimalle beyin sarsıntısı geçirdiniz,” dedi Ayla, tekrar yolundan sıyrılmak niyetindeydi.

“Polise uğradım. Sonraki tren saatler sonra. Karakolda beklemek istemedim. Hırsızları bulacak değiller ya. Yanımda yaşlı bir adam vardı, profesöre benzer bir tipi vardı; gözlüklü, keçi sakallı. Polis, büyük ihtimalle sahteymiş gözlük de sakal da. Muhtemelen birkaç kişi daha vardı. Allahtan canım kurtuldu. Banyoya ve kuru kıyafete ihtiyacım var, üstüm başım dımdızlak. Kıyafetleri geri bırakacağım.”

“Vallahi siz de şanslısınız ha! Evin anahtarı, cüzdan, nakit onları da size vereyim mi?” dedi Ayla, kızgın bir sitemle.

“Bakın, siz de aynı şeyleri söylüyorsunuz, herkes benden kaçıyor. Allah aşkına, bana neden kimse inanmıyor?” Adam başını kaldırıp gökyüzüne öyle mağrur bakışlarla baktı ki, Ayla istemsizce acıdı. Adamın diline, haline, temiz Türkçesine baktı; serseriler böyle konuşmazdı.

“Peki, gelin bari yukarı. Yoksa zatürre de olacaksınız. Kıyafet ayarlarım.”

“Minnettarlığım sonsuz. Herkes gözümün önünden kaçtı, kulak asmadan yürüdüler,” dedi adam, Ayla’nın arkasından usulca apartmana girdi.

Eve girdiklerinde Ayla, antredeki tabureye yığıldı; ayakları ağrımdan titriyordu. “Banyoda suyu aç, ben de sana temiz kıyafet bulurum,” dedi, kafasıyla banyoyu işaret edip. “Adın ne?”

“Murat,” dedi adam, lambayı bulup banyoya kapandı. Bir süre sonra suyun sesi duyuldu.

O sırada Ayla, abisinin başkentte yaşayan eski kıyafetlerini aradı. “Olsun, kıyafet eksilmez,” diye içinden geçirdi. Bir set bulup banyoya koydu; kapı önünde bıraktı. Murat duşunu alırken Ayla, mutfağa geçti, bir tabak çorba ısıttı mikrodalgada. İçini bir sıkıntı kapladı. Ya annesi aniden eve dönerse? Kapıda bir adam, banyoda duşunu alıyor, Ayla ise ona çorba ısıtıyor! “Allahım, annemi biraz oyalasın markette, komşuda, nerede olursa,” diye dua bile etti içinden. Allah da o an başka işlerde meşgulmüş ki kapı aniden açıldı.

“Ayla, eve mi geldin kızım?” diye annesi bağırınca Ayla başını mutfaktan uzattı. “Ben de banyodaki sensin sandım, bağırıp duruyorum. Kim duşta peki?”

“Anne, bağırmasana. Trenden düşen, soğuktan titreyen bir adam. Şimdi toparlanacak, gidecek,” dedi Ayla, nazikçe açıklamaya çalışarak.

“Yani bu yüzden mi abinin kıyafetlerini hazırladın? Ne oldu ki?”

“Sana dedim ya, trendeyken soyulmuş, mağdur olmuş.”

“Allah Allah, eve adam taşımışsın. Ya o bir hırsızsa, sapıksa? Düşünmedin mi hiç? Tam vaktinde gelmişim ben. Polis çağırsaydık bari?” dedi annesi, iyice sinirlenerek.

“Anne, yapma gözünü seveyim. Adam polise de gittiğini söyledi. Gündüz tren de yok zaten. Bırak duşunu alsın, az sonra gider,” diye Ayla usulca üstelemedi.

Banyodan su sesi kesildi. Kısa süre sonra kapı aralandı, kapandı; Murat kıyafetleri aldı. Anne, kapının karşısına oturup beklemeye başladı.

Bir müddet sonra Murat mutfağa girdi, biraz çekingen, biraz mahcup selam verdi. Ayla, Murat’ın konuşmaları işittiğini anladı.

“Bak hele, şöyle göster kendini! Nasıl oldu da koca adamı soyabildiler gündüz vakti?” diye annesi şüpheyle sordu.

“Evine hürmetsizlik ettim, özür dilerim. Gece treniyle kızımın düğününe yola çıkmıştım. Çayım zehirliymiş, bayılmışım. Soyuldum, üstüm başım gitti. Üstüme paçavra giydirip sizin durağa atmışlar. Telefon yok, kimlik yok, para yok,” dedi adam, elleriyle havayı göstererek.

“E peki, bize nasıl geldin? Tren istasyonu şurada değil ki,” dedi Ayla’nın annesi, sorgulayıcı tonla.

“Anne! Adamın bir lokma çorbasını içsin bırak da. Masaya oturun, Murat Bey, çorbayı ısıttım,” dedi Ayla, yer açarak.

“Ayla zaten çocukluğunda sokaktan kedi köpek toplardı, şimdi de trenlerden adam topluyor!” dedi annesi, ama bir tabure çekip adam için yer açtı.

“Buyurun, Murat Bey. Ama dikkat edin, annem sizi severse bir daha gitmenize izin vermez ha,” dedi Ayla, belli belirsiz bir alaycılıkla.

“Çünkü gece gündüz hastanedesin, hep yaşlılar ve çocuklar, hiçbir özel hayatın yok. Daha 30’una geliyorsun, evde kalacaksın,” dedi annesi.

“Anne, yeter. Murat Bey yanlış anlayacak! Şaka ediyorum, merak etmeyin,” dedi Ayla, utangaçça.

“Canım, kırk yıllık alışkanlık,” dedi annesi, yüzünü ekşitip odasına çekildi.

“Mükemmel anneniz var, ciddiyeti iliklerine işlemiş,” dedi Murat, çorbayı itina ile kenara koyarak.

“Bizi tek başına büyüttü, abimle bana hem annelik hem babalık yaptı. Ben de bir başıma bir çocukla kalırım diye korkuyor,” dedi Ayla, gözleriyle halısını süzerek.

“Öyleyse, hemşire misiniz?” dedi Murat.

“Doktor değilim, hemşireyim. Siz peki nasıl eve döneceksiniz? Kimlik yok, para yok?”

“Polisler yardımcı olacak dedi. Kızımı aramam gerek, düğüne gelemeyeceğim. Bir de arkadaşıma haber vermem lazım, telefonu kullanabilir miyim?” diye sordu Murat.

“Birkaç dakika, bekleyin,” deyip Ayla, odaya geçti.

O sırada annesi, ahşap kutudan birkaç altın çıkarıp onları kumaş mendile sarıyordu. “Sessiz ol,” dedi annesi fısıltıyla. “Ya hırsızsa? Şu değerli takıları komşu Gülizar’a bırakayım,” diye posta koydu. Ayla itiraz etmedi; annesinin dediğine engel olamayacağını biliyordu zaten.

Murat, telefonla kızını aradı; yüz ifadesinden, kızının gelmeyeceğine üzülmediği belliydi. Sonra bir başka numara çevirdi ve adresi sordu.

“Birazdan şoförüm gelecek,” dedi Murat. “Keşke hiç gelmeseydim. Eski eşim istemedi beni düğünde, yeni kocasıyla karşılaştırmak istemiyormuş. Aslında beni sadece kızım çağırdı. Boşuna kendimi riske atmışım.”

“Siz nesiniz peki, şoförünüzü adresle çağırıyorsunuz?” dedi Ayla, şaşırarak.

Kardeşinin kıyafetlerinde bile Muratın saygın biri olduğu belliydi; üstüne basan o eski pantolonla bile.

“Bir arkadaşımla küçük bir teknik servisimiz var. Ortak işletiyoruz. Arkadaş dedi ki, arabayla gitme yolu bilmiyorsun, düğünde de içersin, başına iş gelir. Ben de trene bindim. Keşke uçakla gitseydim. Neyse, sadece birkaç saat katlanacaksınız bana,” dedi Murat, hem Ayla’ya hem kendine anlatır gibi.

Ayla, “Keşke beni seven, bekleyen bir ailem, çocuklarım olsaydı” diye iç geçirirken annesinin söylediklerini de düşünmeden edemedi. Kırk yıl hatırı olan, ama ihaneti tek gecede unutan eski nişanlısı da aklına geldi; hem onu, hem en sevdiği arkadaşını aynı yatakta bastığı gün gibi.

“Siz çok iyisiniz, iyi şeyler sizin başınızı bekler,” dedi Murat birden.

“Peki ya siz? Hem işiniz var, hem iyi adama benziyorsunuz, neden yalnızsınız?”

“Kısmet olmadı. Boşandık eşimle. Sizin kadar iyi kalpli biri gelmedi yoluma. Zamanın kadınları çok hesapçı. Erkekler de öyle. Ben, sizi yordum bu gece, üstünüze yıkıldım,” dedi Murat.

Birlikte uzun süre lafladılar. Hava kararıp, telefon çaldığında artık dost olmuşlardı.

“Bu arayan şoför, geldi galiba,” dedi Murat, Ayla’nın telefonunu eline alıp.

“Şimdi gidecek, bir daha hiç görmeyeceğim,” diye geçirdi Ayla içinden.

“İşte bu kadar. Aracı aşağıya gönderdim. Size numaramı kaydettim: ‘Trenden Murat’. Gerçi aramazsınız ama bir ihtiyaç olursa, her zaman yardıma hazırım. Kıyafetlerinizi de geri getireceğim. Annenizden de özür dileyin, bence beni hâlâ bir hırsız zannediyor.” Murat’ın bakışlarında bir hüzün vardı, Ayla neredeyse ağlayacaktı.

Kısacık bir yolcu, ama ayrılması hiç içinden gelmiyordu. Ayla gülümsedi: “Bir daha başınıza böyle iş gelmesin.”

“Yok artık! Bundan böyle ya arabayla, ya da uçakla Tren mi? Asla!” diye güldü Murat.

Ayla, Muratın kış akşamı koyu gölgede arabaya binişini, onlara el sallayışını camdan izledi.

“Her şey bitti. Yarın adımı bile hatırlamayacak,” diye iç geçirdi.

“Bıraktın mı adamı?” diye sordu annesi kapıdan girince.

“Bir adamı getirdin, şimdi bırakmaya kıyamıyorsun,” dedi annesi, kızgınlıkla ama bir tarafı rahatlamış.

“O iyi biriydi, belli.”

“E peki niye çeyrekleri, incikleri döktün kutudan?”

“Ben de yaşlanmışım, boşuna telaş yapmışım,” dedi annesi iç çekerek.

Üç hafta sonra yılbaşı gecesi yaklaşırken, Ayla Muratı bir rüyaymış gibi hatırlar oldu. Gündüzden huzurlu bir nöbet bekliyordu. Koğuş neredeyse boş, kimse kolay kolay o geceler acile gelmezdi.

“Ne dersin Ayla, yine beraber nöbetteyiz,” diyerek Cerrah Kemal Bey içeri girdi, bakışlarındaki niyeti belli. Ayla onun ilgisini biliyordu ama hiç oralı olmazdı.

Tam o sırada içeriye acilden Selma Hanım koşarak girdi.

“Oo, orada ne var biliyor musunuz? Gerçekten yılbaşı babası (Noel Baba) gelmiş! Hediyelerle! Gelsin mi?”

Kemal Bey güldü: “Noel Baba ha? Olsun bakalım, gitsin biraz yaşlılara moral versin. Ayla, gel bakalım, gidip bakalım nasılmış…”

Koridordan büyük bir adamın neşeli sesi duyuluyordu. Kırmızı işlemeli paltosu, beyaz sakalları ve omzunda hediye çuvalıyla sahici bir Noel Baba, hastanenin koğuşlarını dolaşıp mandalina, lokum, çikolata hediye ediyordu. Yaşlılar çocuk gibi sevinmişti.

Yoğun bakım hemşiresi de Dedeye kendi bölümüne de gelmesi için geldi. Noel Baba bir an Aylaya bakıp şaşırdı.

“Yılbaşı kızı vermem sana, dedecim,” dedi Kemal Bey, Aylanın kolunu nazikçe çekerek.

Bir on beş dakika sonra, Noel Baba sakalı, şapkası, paltosu elinde, omzunda çuvalı ile geri döndü. Ayla, onu görünce kahkaha attı.

“Biliyordum nöbettesiniz diye Sizi şaşırtmak, moral vermek istedim. Oldu mu?” dedi Murat, gözünde umutla.

“Oldu; huzurevi gibi oldu burası,” dedi Ayla, yine gülümseyerek.

“Herhalde bu geceyi yalnız geçireceğim,” diye hayıflandı cerrah Kemal Bey. “Haydi siz de çıkıp gezin, Ayla. Selma bana yardım eder nasılsa. Hayatınızı yaşayın.”

Ayla’nın daha lafa gerek duyması yoktu. Bir ay sonra istifasını verdi ve Murat’ın yanına gitti. Annesi sevinçten havalara uçtu. “Kızımı da yerleştirdim ya, artık ölebilirim! Yok canım ne ölmesi, torunlar gelir şimdi. Ben de torunlara bakarım!” deyip kendine yeni bir hayat kurdu.

Çünkü nedense, kötü olan her şeye kader, güzel olana ise şans deriz ya… Aslında biri olmadan öbürü hiç olmuyor!

Rate article
Lifequest
Gece Nöbetinden Sonra Tatyana Yorgunluktan Ayakta Duramıyordu: İstanbul’da Değişen Hava, Kaygan Yoll…