Anne, Badeyi getirdim, Tamaranın sesi evin girişinde yankılandı, ve Nihan kitabından başını kaldırdı. Akşama alırım, hadi, çıkmam lazım.
Kapı arkasında cılız bir yankı, sonra sessizlik. Nihan arkasına yaslandı, burun kökünü ovuşturdu. Bir dakika sonra annesi Zeynep, kucağında Badeyle içeri girdi. Üç yaşındaki Bade gözlerini uykulu uykulu kırpıştırıyordu.
Yine mi? dedi Nihan.
Annesi başını salladı, Badeyi yere bırakırken. Bade hemen alışkın hareketlerle yatağa seğirtti, yorganın üstüne atılıp komodinden kabartmalı bir boyama kitabı ve kalem kutusunu çekip aldı, sessizce köşesine yerleşti, ayaklarını altına topladı. Tüm bunlar, yıllardır tekrar edilen bir tören gibi.
Nihan iç çekip kalktı, annesinin peşinden salona gitti. Annesi telefonunu, anahtarını kontrol ediyor, çantasını hazırlıyordu.
Anne, dedi Nihan, boğuk bir sesle. Bak, bu son sınıfım. Üç ay sonra mezunum. Ders çalışmam lazım, yani…
Tamaraya yardım etmeliyiz, böldü Zeynep. Biliyorsun evliliği yürümedi. Şimdi yeni hayat kurmaya çabalıyor. Anlarsın, kızım.
Ne isterse kurar! Nihan dayanamayıp fısıltı hışmıyla konuştu; Bade duymasın diye öpücük kadar sessizdi sesi. Ama neden kendi çocuğunu başkasına bırakıyor? Anne, o onun çocuğu! Onun!
Zeynep gözlerini kaldırdı sonunda.
Fazla uzatma, işlerim var, dedi fermuarı çekerek. Bugün çocuğa sen bak.
Nihan ne kadar haksız bulduğunu, makroekonomi sınavının iki gün sonra olduğunu, bitmemiş proje ödevinin başında kara kara oturduğunu anlatmak istedi, fakat annesinin yüzündeki kararlılık karşısında sözcükler boğazına düğümlendi. Sadece başını salladı.
Zeynep ayakkabılarını giydi çıkıp gitti. Nihan, o ağır hislerle içeri döndü. Bade, mor kalemini hırsla unicornun yelesine sürerken dilini dışarı çıkarmıştı.
Teyze Nihan bak, Bade boyama kitabını kaldırdı, sonucu göstermek için. Güzel mi?
Çok güzel olmuş, Badeciğim, Nihan yatağa çöktü, ders notlarını itip kızı seyretti.
Gün, rüyadaki gibi ağır ve pamuk gibi süründü. Beraber resim yaptılar, sonra bilgisayarda çizgi film açtılar, sonra Bade acıktı ve Nihan mutfakta makarna haşlamaya koyuldu; bir yanda kitabı açmaya çabalıyor, satırlar eriyip gidiyor, harfler beyaza karışıyordu. Bade kompostoyu masa örtüsüne döktü. Sonra yorgunluk ve huysuzluk sohbeti başladı Bade ne uyumak istiyordu, ne de oyun oynayacak hali vardı. Nihan onu kucağına aldı, evde dolandırdı, ninniye benzer mırıldanmalarla salladı, sonunda bade omzunda uyuyakaldı.
Akşam Nihanın bütün enerjisi çekilmişti sanki, kitabın sayfası hâlâ aynıydı. Saat yedide Tamara geldi; Nihan kapıyı açarken Bade henüz yarı uykuluydu.
Hadi bakalım minik kuzu, diyerek kızı kaptığı gibi çıktı Tamara. Kaçıyoruz.
Ne teşekkür, ne de bir nasıldı çocuk merakı. Nihan usulca kapıyı kapattı, gözlerinin altındaki yorgunluk torbalarını hissederek.
Böylece iki ay geçti. Bade ansızın kapıda beliriyor, Tamara ortadan kayboluyordu. Nihan hem okulu hem teyzeliği üstlenmiş, sabahlara kadar ödev yetiştiriyor, titrek bir umutla diploma törenini bekliyordu. Sonunda diploma aldı; Bade başka odada uyurken Nihan sönük masa lambası altında sabahladı gecelerce.
Sonra Tamara, Burakla tanıştı. Rüya gibi: çiçekler, davetler, övgüler, kocaman bir adam herkesi aşkla bakarak süzüyor. Zeynep sevinçten ağlarken, Bade pembe kurdelesiyle yerinde duramıyordu. Nihan da alkışlarken içinden düşünüyordu: Belki artık Tamara kendi ailesiyle ilgilenir.
Kısa süre sonra oğlu oldu Tamaranın; adı Emir. Nihan hastaneye pasta, mavi balon, çiçeklerle gitti; küçük bebeği kucağında tutarken, Tamarada huzur bulmuş bir huzur sezdi. Burak baba olmaktan gururluydu, Bade büyümüş bir abla gibi geziyordu koridorda. Sekiz ay sürdü bu düş.
Bir işgünü, çeyrek raporları içinde boğuşurken Zeynepten bir telefon: Burakın başka biriyle ilişkisi çıkmış, Tamara mesajları yakalamış, kavga, boşanma…
Nihan masasında telefonu sıkınca alnındaki damarlar zıpladı. Her şey kopya gibi tekrarlanıyordu; sadece bu sefer çocuk iki taneydi.
Daha kötüsü: Tamara iyice dağıldı; annesine gelip çocukları bırakıyor, kendime geleyim diyerek ortalıktan kayboluyordu. Bazen saatler, bazen günlerce…
Nihan aslında tek şeyden emindi: Artık kendi hayatı onun olmayacaktı.
Bir yıl geçti. Yükseldi işte, terfi aldı. Sevincini bile tadamadan Tamara yeni birini buldu: Haluk. Yine çiçekler, hayranlık içinde anlatılan harikalar, hiçbirine benzemiyor iddiası, üçüncü düğün bu kez sade, aile arasında. Şampanya içerken Nihan’ın içini kara korkular kemiriyordu; daha da kötü olacağına dair, gölgeli ve ağır bir sezgi.
Bir öğle tatilinde, karşı ofisteki kafede salatasını çatalıyla dağıtırken Zeynep aradı. Kadının sesi dalgalı, ürkek bir coşkuyla karışık.
Nihan, oturuyor musun?
Oturuyorum, söyle.
Tamara hamile.
Sessizlikte, kahve kokusu ve sohbet uğultusuna karıştı haber.
İkizmiş, dedi Zeynep. Çift yumurta.
Nihan salatasına baktı, roka yaprakları gözünde eriyip yeşil bir bulut oldu. Dört çocuk. Tamaranın üç evlilikten dört çocuğu olacak. Ve, biliyordu, bir sonraki evlilik de yıkılacak; neden yıkılmasın ki, yıkılacak işte; ve yine hepsi ona ve annesine kalacak.
Anne? Duyuyor musun? Zeynepin sesi tedirginleşti.
Duyuyorum, dedi Nihan, burun kökünü başparmağı ve işaret parmağıyla ezerek. Tebrik ettiğimi ilet ona.
Telefonu annesi yanıtlayamadan kapattı. Ekrana uzun uzun, hareketsizce baktı; iştahı buz oldu, kayboldu.
Eve sekizde, bitkin ve tükenmiş döndü. Zeynep mutfakta, soğumuş çay bardağını avuçlamış, Nihanı görünce hemen söze başladı; alelacele, cümleleri birbirine dolanmış.
Nihan, bütün gece düşündüm… İki çocuk tamam, ama bu kez ikiz, dört çocuk olacak, ya yine evlilik yürümezse, kızım bak görmüyor musun; adamlar onun için çocuklardan daha önemli, nasıl altından kalkacağız? Ben yaşlandım, tansiyonum oynak, senin işin var, nasıl olacak bu iş?
Nihan sessizce çantasını askıya astı, masanın yanında dikildi, annesine üstten baktı; kadının saçlarında aklar, gözlerinin altında morluklar, avuçları bardakta beyazlayana dek büzülmüş.
Anne, dedi Nihan, ve Zeynepin cümlesi havada asılı kaldı. Gitmek istiyorum. Başka bir şehre.
Zeynep dondu. Kızı sanki başka dilde konuşuyordu.
Dayanamıyorum artık, dedi Nihan alçak ve bitkin bir sesle. Kendi hayatımı kuramıyorum, sürekli Tamaranın hayatı için, onun kırıklarını toparlayarak geçiyor yıllarım. Yeterince verdim ona, yeterince fedakârlık, zaman, ders, ilişki, iş… Hepsi gitti. Yeter.
Zeynep bir şey diyecek gibi oldu, ama Nihan elini kaldırdı.
İstersen seni de götürürüm. Eğer kurtulmak istersen, beraber gidelim, tekrar başlayalım. Ama kalmak istiyorsan anlarım, yalnız giderim. Çünkü ben bıktım ablanın çocuklarını büyütmekten, anne. Onlar benim yeğenim, seviyorum. Ama çocuklarım değil. Benim yüküm değil.
Sanki yılların ağı omuzundan kaydı, ilk kez nefes aldı. Zeynep susuyordu. Bakışları Nihanın arkasındaki duvarın noktasına saplanmış, gözleri söyleyemediği yorgunluğun buğusuyla kaplıydı.
Bir dakika kadar bekledi Nihan. Hiçbir şey duymayınca, içeri yürüyüp yatağa olduğu gibi uzandı, tavana odaklandı. Kalbi boğazında zonkluyordu, elleri terlemişti. Sonunda söylemişti. Aylar aylar boyunca içini kemiren şeyi.
Sabaha karşı, bulanık bir yarı uykudan çıkıp, mutfak masası üstünde bir dosya buldu. O dosyayı tanıyordu: annesi buradaki tapu, eskiye dair belgeleri saklardı. Nihan dosyayı açtı, sayfa sayfa çevirdi, neden çıkarıldığını anlayamadan.
Satarız, dedi kapının yanında, Zeynepin titrek sesiyle.
Annesi kapıda, geceden yorgunluktan bembeyaz, ama apayrı bir kararlılık sanki omuzlarına sinmiş.
Üçte birini Tamaraya vereceğiz, o hakkı, dedi Zeynep masaya doğru. Gerisiyle başka bir şehirde bir şey alırız. Küçük bir yer, fazlası gerekmez.
Nihan inanamadı, tekrar sormak, teyit etmek istedi; ama Zeynep karşılık verdiği bakışıyla yıllarca taşıdığı yorgunluğu gösterdi. Sadece daha iyi gizlemişti. Ya da Nihan görmek istememişti. Sımsıkı sarıldı annesine, gözlerini kapatıp başını omzuna yasladı. Annesi de eskisi gibi saçlarını okşadı.
Gidelim artık, kızım, dedi sessizce Zeynep. Yeter.
İki ayda yaptılar her şeyi: evi sattılar, yeni şehirde iki odalı, sıradan bir daire beğendiler; Nihan yeni şehirde şubenin işini ayarladı. O süre boyunca Tamaraya tek kelime etmediler.
Son gün, Valizler hazır, tren biletleri eldeyken haber verdiler Tamaraya. Kızgın, yedinci ayında, dev göbeğiyle bir kasırga gibi daldı daireye.
Ne yapıyorsunuz siz ya? Beni şimdi mi bırakıyorsunuz? İkizlerim doğacakken?
Nihan ona satıştan kalan Türk lirası zarfı uzattı. Tamara zarfı açtı, gözleri iyice karardı.
Ben bununla ne yapayım? Zarfı yere fırlattı, banknotlar linolyuma yayıldı. Yardım istiyorum, sadaka değil! Hayatımın en zor zamanı, anlayamıyor musunuz?
Zor zamanların beş yıl oldu, Tamara, dedi Nihan. Biz yorulduk.
Yorulmak mı? Sence ben tatilde miyim? İki çocuk, bir de ikiz hamileliğiyle mi?
O yolu sen seçtin, Tanara, dedi Nihan. Sıra bizde.
Tamara annesine döndü; destek aradı, ama Zeynep gözlerini kaçırdı, fermuarla uğraşıyor göründü.
Artık siz benim ailem değilsiniz! diye tısladı Tamara, parayı yerden toplayarak. İkiniz de!
Kapıyı çarptı. Nihan ve Zeynep bakıştılar. Sessizlikte Nihan çantasını aldı, Zeynep valizini kapıp peşine takıldı. Son kez kapıyı kilitleyip çıktılar.
Tren bir saat sonra hareket etti. Nihan cam kenarında, peronun rüya gibi süzülen ışıklarını, uçuşan parkeleri, uzaklaşan apartman bloklarını seyretti. Zeynep yanında uyuyakaldı, omzuna başını dayamış, konuşmadan.
Şehir, tüm ağırlığı, yılların vefa yükü, başkasının çocukları, hep geçmeyen suçluluk duygusu ile ufka eridi. İlk kez ciğerleri bir rüya gibi hafifti Nihanın; önlerinde bilinmezlik uzanıyordu.
Tren onları sonsuzluğa taşırken, Nihan gözlerini kapattı…




