Nişanlım Benim Eski Eşyalarımı Ben Yazlıktayken Attı: Benim Aldığım Karşılık Herkesi Şaşırttı

Nihayet, şimdi burada nefes almak mümkün oldu; daha önce mezar gibiydi ev, billahi! diye çınladı mutfaktan kendine güvenen ve yüksek bir kadın sesi. Bu sesi bin kişinin arasında duysa tanırdı Hatice Hanım.

Kapının hemen girişinde, elindeki ağır köy çantalarını yere bile koyamadan kalakalmıştı. Bahçeden topladığı ekşi elma ve demet demet taze dereotunun kokusu, getirdiği gibi bir anda kayboldu; yerine keskin temizlik kimyası ve başkasına ait ağır bir parfüm yayıldı. Anahtar bir garip kolaylıkla döndü kilitte, sanki yeni yağlanmıştı. O her zamanki gıcırtı ise çoktan gitmişti.

Hatice Hanım yavaşça çantalarını yere bıraktı, içi ürperdi. Göz attı etrafa, koridor baştan aşağı değişmişti. İyi huylu ama yaşlı, cevizden yapılmış askılık yoktu artık, rahmetli eşi Mahmutun elleriyle yaptığı. Onun yerine duvarda bir yere, hastane havasında birkaç metal kanca çakılmıştı. Oymalı çerçevesiyle evden çıkmadan önce otuz senedir kendine baktığı ayna yerinde yeller esiyordu; şimdi ise yalnızca çıplak, çerçevesiz bir dikdörtgen vardı.

Kalbi bir an boşluğa düştü, derin bir acıyla içeri yürüdü. Salona göz gezdirdiğinde, nefesi tutuldu, elini ağzına götürdü.

Salon artık yabancıydı. Aslında tümden boş değildi, ama ruhunu oluşturan ne varsa, o sıcaklık, anılar hepsi yok olmuştu. Geniş ceviz vitrin gitmişti; içinde kırk yılın birikimi, Bohem kristaller, konuklara özel porselen takımı sakladığı. Kitaplıklar Kapı gibi sıralanmış, klasiklerden özel imzalı ciltlere uzanan kütüphanesi de gitmişti. Hatta cam kenarında sallanan favori koltuğu bile ortada yoktu.

Salonun ortasında now büyükçe gri bir kanepe duruyordu; resmen beton gibi. Duvara ise devasa, simsiyah bir televizyon asılmış. Zeminde bembeyaz, tüylü, yemyeşil bir halı: buraya kesinlikle ait değil! Duvarlar ise hastane gibi soluk griye boyanmıştı.

Ay Hatice Hanım! dedi mutfaktan gelin, Elif. Üzerinde kısa bir sabahlık, elinde ise içinde yeşil bir şey duran bir kupa. Siz geldiniz mi? Akşama bekliyorduk. Yoksa tren erken mi gelmiş?

Peşinden oğlu Kemal mahcup ve bitkin bir halde kapıda belirdi.

Peki diyebildi Hatice Hanım, eliyle salonu işaret ederek. Nerede?

Ne nerede? diye masumca sırıttı Elif, takma kirpikleriyle göz kırparak. Ay eski eşyalar mı? Size sürpriz yapalım dedik! Yeniledik. Siz bahçede çapa yaparken biz de burada evi güzelleştirdik. Nasıl olmuş, ferah, aydınlık değil mi? Minimalizm, şimdi herkes böyle yapıyor.

Benim eşyalarım nerede? dizlerinin titrediğini hissetti Hatice Hanım. Kemal, vitrini baban yapmıştı. Kitaplar. Dikiş makinam nerede?

Kemal öksürdü, zoraki bir özgüvenle cevapladı.

Anne, çok üzülme, onları şey yaptık, kaldırdık.

Nereye kaldırdınız? Köye mi? Depoya mı?

Çöpe, Hatice Hanım diye söze karıştı Elif, kupasındaki içkiden bir yudum içip. Vallahi neden bu kadar eski ıvır zıvırı tutuyordunuz anlamıyorum. Vitrin dağılmış, yer kaplıyor. Toz toplayan bir şeydi. Kitap? Şimdi kim kitap okuyor? Her şey internette var. Onlardan alerji olur, akar olur, biz tıkanıyoruz artık.

Hatice Hanım’ın gözleri karardı. Kapıya tutunmasa yere düşecek.

Çöpe mi? dedi fısıltı gibi. Babamın gençlikten biriktirdiği kütüphane, Podolsk marka dikiş makinem, sınavdan üniversiteye giderken ekmek arası yediğimiz o eski battaniye, kırılmasın diye Kıbrıstan tülbente sarıp getirdiğimiz kristal takım?

Ay şimdi o kristalleri kim ister ki; eski model, modası geçti diye burun kıvırdı Elif. Artık herkes sade seviyor. En fazla IKEA, İskandinav. Makinan da pedallı, çok ağırdı! Üç kişiyle anca çıkardık dışarı. Daha önce de yakınırdınız ya; taş gibi, zor sığıyor diye, işte biz de nefes alalım dedik. Görsel karmaşıklık gitti.

Görsel karmaşıklık diye, tekrar etti Hatice Hanım, sözler zehir gibi. Bana sordunuz mu? Burası benim evim, Elif. Benim ve Kemalin. Ama içindeki anılar, hayatım hepsi benim.

Hah, yine başladık diye gözlerini devirdi Elif. Size jest yaptık, paramızı harcadık, kredi çektik duvar kağıdı için; teşekkür yok, şikayet var. Eski nesillerde bir saplantı var; eşyaya bağımlılık, tedavi gerektiriyor. Cimrilik gibi bir şey bu.

Kemal sonunda başını kaldırdı.

Anne, ne olur abartma. Her şey eskiydi. Bak, yeni koltuk, ortopedik; rahat yatarsın.

Hatice derin derin baktı oğluna. Ne pişmanlık ne anlayış Sadece bu tatsız konuşmadan bir an önce kurtulup konforuna dönmek isteyen bir çocuk. Küçüğünden beri böyleydi; önce annesini dinlerdi, şimdi de Elifi. Elinde şekil alan hamur gibi oğlandı.

Ne zaman attınız? dedi, kendine hakim olmaya çalışarak.

On üç gün, on dört gün oldu; tadilat başlayınca hemen. Büyük bir konteyner çağırdık, hepsini koyduk. Çoktan gitti yani, aramayın, komşuların içinde rezil olmayın, dedi Elif.

Hatice Hanım yavaşça odasına geçti. Yani kalanı Onun ince işleyip narin yerleştirdiği yatak odası, makyaj masası, komodini bile gitmişti. Genç kızlığından kalma düğmeli kutusu, fotoğraf albümleri yoktu artık.

Albümler de mi? diye seslendi. Babanızın fotoğrafları?

Ay, o tozlu kartlar mı? diye cevapladı Elif, Onları dijitale aktarırız isterseniz. Kağıtları ve eski dergileri geri dönüşüme verdik. Ekolojiyi korumak lazım.

Hatice Hanım misafir kanepesinde sessizce oturdu. İçini tarifsiz bir boşluk kapladı. Eşyası değil, hayatından bir parça çöpe gitmişti adeta. Otuz yıllık evlilik, biriktirdiği anılar, sakladığı neşe hepsi vizüel karmaşıklık denip çöpe.

Ağlamadı. İçinde bir yerde tüm yaşlar kuruyup katılaşmıştı. Sessizce duvara bakıyor, mutfağa kadar gelen Elif’in, Kemali yanlış süt aldığı için azarlamasını ve evde artık doğru enerjinin döndüğünden dem vurmasını dinliyordu.

O akşam yemeğe inmedi. Karanlıkta yattı, düşünüp taşındı. Ev kendi üzerineydi. Kemal sadece nüfus kayıtlıydı. Gençlere geçici kalmaları için izin vermişti; birikim yapsınlar diye. Üç senedir hem kira hem pazar masrafları, hepsi kendi emekli maaşından. Bir telefon çıkar, bir Antalya tatili, bir tadilat.

Sabah erkenden kalkıp mutfağa çıktı. Suratında taş gibi bir sükûnet vardı. Elif mutfakta peynirli bir tarifle uğraşıyordu.

Günaydın! diye cıvıldadı Elif, dünün stresi yok. Kahvaltı hazırlıyorum. Deneceksiniz mi? Şekersiz, stevia ile, pirinç unlu, “fit” yani.

Sağ ol, bir çay içerim, dedi Hatice Hanım. Kemal yok mu?

Erken gitti, rapor teslimi varmış. Ben bugün evdeyim, kişisel gelişim günü. Webinar izleyeceğim.

Güzelmiş, dedi Hatice Hanım. Alan yönetmek önemli. Elif, ben birkaç gün ablama Pendike gideceğim, sinirlerim bozdu, tansiyonum oynuyor.

Olur tabii, değişiklik iyi gelir, diye sevindi Elif, tek başına yeni evinde kalacağı için gözleri ışıldadı. Hiç merak etmeyin, her şey yolunda olur, ben bakarım.

Hatice Hanım bir küçük çanta hazırladı. Kapıdan çıkarken durup geri döndü:

Anahtar sende var mı?

Bende de, Kemalde de var. Kilit değişmedi, sadece yağladık.

Güzel. Hoşça kalın.

Gerçekten de ablasına gitti. Ama bütün gün kalmadı. Sadece Elifin çıkıp gitmesini bekledi. Genellikle perşembe günü öğleden sonra bir güzellik salonuna ya da spora giderdi.

Saat dörde doğru evine döndü. Evi boştu. Elif, beklediği gibi, yeni enerjisini dışarda aramaya gitmişti.

Çalışma önlüğünü giydi, başına yazmasını bağladı. Onların dokunmadığı, mucizeden depoya dönmemiş yedek odadaki büyük çöp torbalarını çıkardı.

Gençlerin odasına girdi. Normalde mahremlerine dokunmazdı. Artık sınır kalmamıştı, Elif kendisi yok etmişti zaten.

Her taraf tıka basa doluydu. Elif alışveriş manyağıydı. Makyaj tezgahında kutular, şişeler, tüpler yığılmıştı. Beş bin liralık kremler, on bin liralık serumlar, odayı dolduran dev halka ışık.

Hatice Hanım ilk torbayı açtı:

Görsel karmaşıklık, diye mırıldandı. Ne çokmuş meğer.

Kutular torbaya uçtu. Chanel, Dior, yazısı okunmayan Asya markaları. Pahalı, ucuz ayırmadı; hepsi düzen için.

Ardından dolabı açtı. Elbise, pantolon, her şey üst üste. Birçoğu etiketli, giyilmemiş. Yirmi çeşit çanta, onca ayakkabı.

Tümden toz toplayıcı, dedi Hatice Hanım. Sentetik, nefes alınmaz. Çevreye zararlı.

Hepsi torbalara girdi. Markalı çantalar, dev tabanlı spor ayakkabılar ve topuklular.

Soğukkanlı bir cerrah gibi çalıştı. Oğlunun birkaç gömleğine, elbisesine dokunmadı bile. Elifin tüketim imparatorluğu komple dengeledi.

Bitince, baykuş figürleri, kokulu mumlar, İngilizce motivasyon yazılı posterler, tüyden rüya kapanları da torbalara.

Fazlalık, dedi kısık sesle. Tedavi lazımdı, uyguladık.

İki saat sonra gençlerin odası bomboştu. Sade, sessiz, kendinden geçmiş gibi. Yalnızca yatak ile boş bir dolap kalmıştı.

On beş büyük torbayı koridora dizdi. Ama onları çöp konteynerine atmadı. Hiç öyle biri olmadı. Daha zekice yaptı. Bir nakliye çağırdı, hepsini şehrin öbür ucundaki kardeşinin garajına gönderdi. Dursunlar bakalım, tozda ve nemde.

İşi bitince yerleri güzelce sildi. Ev hala Elifin parfümü ile koksa da hava, daha temizdi. Bir bardak çay aldı, ablasından aldığı, hala matbaa kokulu bir kitap açtı ve mutfakta beklemeye başladı.

İlk gelen Elif oldu; alışveriş poşetleriyle şarkı söyleyerek eve girdi.

Vay Hatice Hanım, siz döndünüz mü? İki gün sürecektiniz hani. Bir şey mi oldu?

Oldu tabii Elif. Bir aydınlanma geldi. Senin önerini dinledim, alanımı düzenledim.

Biraz şaşkın baktı Elif ama ses etmedi. Üstünü değiştirmeye odasına yöneldi.

Birkaç saniye sonra çığlık Camlar titreyecek sandı.

Nerede?! Koşarak çıktı, kireç gibi bembeyaz ve öfkeli. Eşyalarım nerede?! Kozmetik, kürküm?!

Hatice Hanım çayından bir yudum aldı.

Elifcim, bağırma. Alanı temizledim. Görsel karmaşıklık vardı, haklıydın. Bu ne çok çanta, ne ayakkabı! Saplantı bunlar. Ben de sana yardım ettim, enerjiye alan açtım.

Siz Siz, attınız mı eşyalarımı?! Elif zor nefes alıyordu. Ne kadar pahalı olduklarını biliyor musunuz? Bir serum, sizin emekli maaşınız! Suç bu! Polisi arayacağım!

Ara, dedi Hatice Hanım sakince. Polis gelsin. Ayrıca kendi sattığınız anılarımı, kitaplarımı sorsunlar. Sen çöptü, deyip bizim anılarımızı attın. Ben de senin kutularına, paçavralarına baktım hepsi çöpten ibaret. Kimyasal, sağlığınıza zararlı.

Tam o sırada Kemal eve girdi. Anladı ki felaket olmuş. Elif ağlıyor, makyajı akmış. Hatice Hanım, sarsılmaz sessizliğiyle oturuyor.

Anne, gerçekten mi? Yaptın mı gerçekten?

Elbette yaptım oğlum. Sürpriz işte. Ruh tadilatı. Minimalizm. Odanız çok ferah şimdi, meditasyon yapabilirsiniz.

Buna hakkın yoktu! diye bağırdı Elif. Onlar benim özelim!

Kütüphane de benim özeldi, dedi Hatice Hanım çelik gibi bir sesle. Vitrin, dikiş makinesi de Sordunuz mu bana? Hayır. Geldiniz, hayatımı yok ettiniz. Şimdi eşitiz.

Nerede eşyalarım? tısladı Elif. Çöpe attıysanız mahkemeye veririm.

Çöpe değil, sırıttı Hatice Hanım. Orada sağlamlar. Ama adres yok. Şimdilik.

Ne demek şimdilik? anlamadı Kemal.

Gideceksiniz. Geriye kalanları belgeler, diş fırçaları toplayıp çıkıyorsunuz. İster otelde kalın, ister annenin yanında, ister kiralıkta. Umurumda değil.

Bizi evden mi atıyorsunuz? diye haykırdı Elif. Bu nasıl iş?

Benim evimden, dedi Hatice Hanım. Siz misafirdiniz. Artık fazlasıyla uzadınız, nankörce üstelik. Bir saatiniz var, sonra kilit değişecek. Usta kapıda bekliyor.

Anne, nereye gideceğiz diye ağlamaklı oldu Kemal. İpotek için plan yapıyorduk

Yaparsınız. Hedefiniz oldu. Elif, eşyalarını sana ancak benimkileri geri getirince veririm.

Attık onları ya! feryat etti Elif. Geri dönüşüme gitti! Bir daha bulamayız.

O zaman seninkiler de aynısını yaşar, dedi Hatice Hanım. Ya da ara, bul, telafi et, umrumda olmaz. Kitaplığımı getir, kürkünü veririm. Dikiş makinasını getir, kozmetiğini.

Büyük blöf tabii. Elifin eşyaları kuru garajdaydı. Ama Hatice Hanım, Elifin hem açgözlülük hem korkuyla göz göze savaşını izledi.

Sen cadısın! Elif tükürdü. Kemal, gidelim! Bir dakika daha kalmam bu evde! En güzel evi de kiralarız! Sen de burada yalnız kal, mezar gibi duvarlarınla beraber!

Kırk dakikada çıkıp gittiler. Elif homurdanarak, Kemal başı önde.

Kapıdan sesleri kesilince, Hatice Hanım pencereye yürüdü. Ustabaşı Mıstık Efendi az sonra gelip kilidi değiştirdi.

Ev bomboş ve gri duvarlarla kalakalsa da, Hatice Hanım yalnız hissetmedi. İçinde bir ağırlık kalkmıştı.

Sonraki gün işe başladı. İnternete ilan: Eski model mobilya, kitaplık, dikiş makinesi alınır, bağış kabul edilir. Meğer ne çok insan atmak üzereymiş hepsini.

Bir ayda ev yeniden hayat buldu. Farklı bir vitrin, ama sıcak. Farklı kitaplar, ama tanıdık başlıklar. Farklı ama hala eski tip bir dikiş makinesi tıkır tıkır çalışan bir Podolsk. Kendi gücüyle duvar kâğıdını değişti. O gri duvarların yerini bej çiçekli desen aldı. Gerçek bir yün halı buldu.

Elifin eşyalarını iki hafta sonra geri verdi. Kemali aradı: Adres şurada, alın.

Kemal, zayıflamış ve solgun, yalnız geldi.

Affet anne, dedi yere bakarak. Kiraya çıktık, borç çok, Elif dır dır ediyor.

Olur oğlum. Büyük hayat böyledir, pahalıya patlar.

Tekrar gelebilir miyiz, Elif söz veriyor bir daha olmaz…

Hayır Kemal. Sizi severim, ama kendi evimde, kendi eşyamda yaşamak istiyorum. Siz de kendi evinizi, minimalizminizi kurun.

Kemal torbalarını sırtladı, gitti.

Hatice Hanım yeni sıcak evine döndü. Dikiş makinesine oturdu, ipliği taktı, pedala bastı. O tanıdık sesle yeni perdeler dikmeye başladı; rengarenk çiçekli. Ne görsel karmaşıklık; yalnızca neşe.

Bazen sahip olduklarımızı anlamak için kaybetmek gerekir. Bazen de insanı anlamayanları kapı dışarı etmek O zaman evinizde gerçek huzur başlar.

Rate article
Lifequest
Nişanlım Benim Eski Eşyalarımı Ben Yazlıktayken Attı: Benim Aldığım Karşılık Herkesi Şaşırttı