Kocamla bir akşamüstü yine o sonsuz koridorun tam ortasında yüzleştik ama bir rüya gibi, sanki bu sahne başka zamandan, başka bir dünyadan araklanmıştı. Karanlık antrede, Aydoğan elindeki lacivert ceketi tiksintiyle bana doğru sarkıttı. Ceket tıpkı bir martı tüyüne bulanmış gibi ama bilirdim ki bu sadece Pamuk ve Zeytinin beyaz kıllarıydı. Mutfağın gri fayansında kızaran yağlı gözlememle başbaşa kalmıştım halbuki, o çağırmadan önce.
Tekrar mı tüy? Şuna bak, Münevver! diye çığlık attı, sesi gecenin içinde yankılandı. Dün bu ceketi kuru temizlemeye verdim, bu sabah giydim, sanki bir kedi çiftliğinde sabahlamış gibiyim. Bu kadarına da sabredilmez!
Aydoğan konuşurken sesi, son zamanlarda alıştığım o incecik, sinirli bir notaya bürünmüştü. O, bir süredir neredeyse her gün siniriyle eşyayı, kediyi ve beni sarsar olmuştu. O sırada ben de iç geçirdim, ocağı kapadım, önlüğümle elimdeki unu silerek ona döndüm.
Aydoğan, yine bağırmanın ne anlamı var? dedim, içimi çekerek. Defalarca söyledim, ceketlerini salondaki sandalyeye asma diye. Orası Pamukun yatma yeri. Hemen dolaba koyarsan bir şey olmaz. Bak şimdi, getir onu bana.
Kapının kenarında duran toz topağı gibi yuvarlanan yapışkan ruloyu elime alıp ceketin tüylerini temizledim. Ceket yine pürüzsüzleşti. Ama Aydoğanın yüzünde bir durulma yoktu, aksine, bana dokunmamı küçümser gibi çekildi yanımdan, üstünü silkeledi.
Dolapla alakası yok, Münevver! Bu evde nefes alamıyorum artık. Her yer senin şu hayvanların Koltuğa oturan tüy oluyor, halıya basan tırmalanıyor. Eve geliyorum, dinleneceğim diye, ama çanağa basmadan, mama kabına basmadan yolumu bulamıyorum. Evi düpedüz hayvanat bahçesine çevirdin!
Sustun içimde alışık olduğum o ağrılı yumru yine büyüdü. Bizim evimiz! dedi iyi de Bu geniş, yüksek tavanlı eski ev bana rahmetli anneannemden çok önce kalmıştı zaten. O ise bir valiz ve bir laptop ile, beş yıl önce nikahımızdan sonra taşınıvermişti. O zamanlar, koca Pamuk ve ürkek Zeytin varlığından rahatsız değildi hatta, kediye bakıp Ne tatlı! diyip arada kulaklarını okşardı. O zaman hayat daha renkli, daha neşeliydi ya da bana öyle gelirdi.
Aydoğan, sıradan bir düzen takıntısına sahip değildi; onunki ameliyathane sterilitesindendi. Onun hayatta önemsediği tek şey ise, kendi huzuru ve konforuydu.
Münevver bak, dedi masa örtüsünü çekiştirip kahvaltı masasını dağıtarak, iki kedi bile fazla! Üstelik bunlara ne harcadığını bile bilmiyorsun. Geçen gün fişte gördüm, iki bin lira vermişsin kedi mamasına! Bir torba kuru yem için! Benimle tasarruftan, tatile gitmemekten bahsediyorsun. Güldürme beni
Pamukun maması özel, böbrekleri hasta, biliyorsun, dedim ve ona kahvesini getirdim. Hem bak, kendi maaşımdan alıyorum. Senin paranı karıştırmıyorum.
Hesabımız ortak! diye kükredi Aydoğan masaya öyle bir vurdu ki çay kaşığı korkudan sekti. Sen paranı kediye, kaprise harcıyorsan, evin yemeğine harcamıyorsun demektir. Sonra yine bana et aldırıyorsun. Basit matematik bu!
Aydoğana bakarken, gözlerindeki romantizmin, şimdilerde huysuz bir ihtiyar gibi büzüşen bakışlara dönüştüğünü düşündüm. Oysa o, eskiden bana narçiçeği alır, bana şiir okurdu. Ama şimdi canını sıkan her şeyin cezasını benden ama en çok, kimsesiz olmaya mahkûm hayvanlardan çıkartıyordu.
Tam bu sırada, Pamuk sessizce mutfağa girdi. Koca beyaz, kocaman yeşil gözlü, akıllı ve yaşlı Pamuk, usulca ayaklarıma süründü. Aç olduğunu belli edecek utangaç bir miyav çıkardı.
Defol! diye bağırdı Aydoğan; ayakkabısıyla yere vurdu.
Pamuk ürküp kaçtı laminatta kayınca dengesi bozuldu, Aydoğanın pantolonuna pençesi takıldı, birden cart! diye bir yırtık açılıverdi.
Kısa bir sükûnet. Aydoğan, gözleriyle pantolonuna baktı; yırtıktan iç bacağı görünüyordu. Sanki rüyada, bir şişe mürekkep yere döküldü, ve artık dünyanın rengi baştan aşağı değişti.
Bu son damlaydı dedi buz gibi bir sesle. Yeter artık!
Sandalyeyi devirdi. Yüzü kıpkırmızı oldu.
Beş yıldır katlandım! Yemeğimde tüy buldum, eve koku sardın, gece boyu bu mahlûkların delirmesine dayandım! Ama kıyafetlerime zarar vermek burası çizgiyi geçti. Söylüyorum: ya ben ya kediler!
İçimden bir tak sesi geldi, sanki biri duvara bir çivi çakmış gibi.
Ne demek istiyorsun? dedim.
Açık konuşuyorum. Akşam işten geldiğimde bu iki mahlûktan eser kalmayacak burada. İster annene ver, ister sokağa at, ister barınağa, bana bakma. Ama onlarla daha bir dakika yaşamam! Erkek adamın sözü geçer!
Sadece bir pantolon için mi bana ultimatom koyuyorsun?
Pantolona değil! Senin bu aile dediğin şeyin kedi maması ve tüyden ibaret olmasına. Bu akşam göreceğiz, kimi seçeceğini.
Çantasını snobe bir hareketle kaptı; yarım kalan kahvesini bıraktı; kapıyı öyle hızlı çarptı ki duvardaki takvim yere düştü.
Oracıkta öylece kaldım. Bir tuhaf uğultu vardı. Takvimi kaldırıp astım, tam oturacakken güçlü bir gözyaşı bastı. Bu bir rüya mıydı? Kapı; tıkırtı; kedi tüyü; takvim; giden adam O, yolunu seçmişti. Kedi? Ev mi? Adam mı?
Pamuk sakince yanımdan kafasını çıkarıp geldi, patilerini dizime koydu, koca gözlerinde ben buradayım, der gibiydi. O hülyalı sesle mırıldadı, teskin eder gibiydi beni.
Ben sizi kimselere bırakmam diye fısıldadım ona. Bunların hepsi saçmalık…
O gün bir bulut gibi geçti. İşe arayıp, Bugün yokum, dedim, ortaokuldaki devamsızlık bahanelerim gibi. Kafam düşüncelerle doluydu, evde bir ileri bir geri yürüdüm; çiçekleri suladım, kitapları rafta yer değiştirdim, Pamukun tüylerini sıvazladım ve eski mutfak saatine taktım gözümü.
Aydoğan Altı ay önce karanlıkta Zeytinin üstüne basıp onu tekmelemişti. Fark etmedim, demişti ama ben o an fark ettiğini anladım. Sonra, yatak odasında kedilere yasak koymuştu; kapının önünde tırmalayarak sabahlayan Pamuk ve Zeytin Sürekli para diye aklımdan çıkmayan o şikayetler Oysa bu ev bendendi, faturaları ben öderdim, kiranın yanından bile geçmezdi.
Öğleye doğru başımda bir soğuk berraklık oluştu. Aydoğanın talebi bir anlık sinir değildi; bu, başka bir sınamanın bahanesiydi. Bugün kedi istemezdi, yarın hasta annemi, ertesi gün beni istemezdi. Beni ya da onları… diyen biri, bencildir. Başka seçeneğim yoktu.
Saat dörde geliyordu. Aydoğan yedi gibi gelecekti. Vaktim vardı.
Yatak odasındaki tavan arasında, tozlanmış büyük valizi çıkardım; iki yıl önce Fethiyeye giderken kullandığımız, tekerlekli o hantal bavul. İçine baktım, boştu, sanki içindeki hayata aç gibi.
Giysilerini methodikçe dizdim; takım elbiseleri düzgünce katladım, gömlekleri, kazakları, çorapları ayrı ayrı bölmelere. Banyodaki kişisel eşyalarını kozmetik çantasına topladım. Sonra kışlık botlarını, spor ayakkabılarını, terliklerini ekledim.
Bir an tereddüt ettim, doğru mu yapıyorum diye. Her şey öyle çizgilerle ayrılmıştı ki, sanki gövdem ikiye bölünüyordu. Ama bu gece Aydoğanın soğuk gözleri aklıma gelince, kararlılığım geri geldi.
Altıda antrede iki bavul ve bir spor çantası duruyordu. Evde artık bir ferahlık, bir başka boşluk; sanki odayı donduran bir ur oradan çıkarılmış gibi.
Kendime bir bardak nane çayı koydum, kedilere büyük bir kase mama döktüm, salondaki eski koltukta oturdum. Pamuk ayaklarımda, Zeytin kol dayamada ürkek bir heykel gibi.
Saat yediyi biraz geçe kapı açıldı. Sert ayak sesleri; belli ki asansör yine çalışmıyor, beş katı inatla tırmanmış yine.
Ee? diyerek yüksek tonda girdi içeri kendinden emin, zafer sarhoşu Doğru seçimi yaptın di mi? Kediler nerde? Umarım çoktan çöpe attın bunları
Salona girdi ve olduğu yerde dona kaldı.
Ben çayımı sakince yudumluyordum. Pamuk ise umarsızca gözünü açıp kapadı, Aydoğanın varlığına kayıtsız, bize dokunamazsın, der gibi.
Ne demek bu? diye homurdandı Aydoğan, yüzündeki zafer duygusu bir anlık dehşete dönüştü.
Ben kararımı verdim, Aydoğan, dedim. Kediler buradaysa, senin seçimin de antrede bekliyor.
Aydoğan bir koşu antreye geçti, bavullara çarptı, sonra tekrar döndü.
Sen sen eşyalarımı mı topladın? Beni evden mi yolluyorsun? Kediler için mi?!
Kediler bahanesi değil, Aydoğan. Bir insana ultimatom konmaz. Sevgiyle çözüm aranır, güç gösterisiyle değil. Kime gücünü kanıtlıyorsun ki, bana mı? İki kediden mi korktun?
Deli gibi ellerini sallayarak bağırmaya başladı: Sen kırk yaşında bir kadınsın, kim bakar sana bundan sonra kedi kamburuyla? Ben seni geçindirdim Ben gittim mi sen alçalar sürünüp dilenirsin!
Ev benim, işim var, maaşım iyi, diye sıraladım, parmaklarımda sayarak, Bir daha yetişkin erkek çocuğun çamaşırlarını toplamak yok, kimsenin sinir kriziyle uğraşmak yok. Sanırım zorlanmayacağım.
O zaman kal, sap gibi! diyerek bana hiddetle yaklaştı ama Pamuk birden sıçradı, koca vücudu kabardı, öyle korkunç bir gürüldemeyle tısladı ki, Aydoğan refleksle geri çekildi.
Git bakalım! dedi tıslayarak. Bir daha da arama beni, aptal kadın! Kediyle yalnız kalınca demek neymiş gör bak!
Koridora koştu; valizinin tekerlekleri taş zemin üstünde garip bir uğultu çıkardı.
Laptopum nerede? diye bağırdı.
Siyah çantada, yan cebi kontrol et.
Evraklarım?
Bavulda üstte, dosyanı da unutmadım. Hatta çay bardağını da koydum.
Bu sükûnet onu daha da çileden çıkardı. Sinirle bir şeyler mırıldandı; ben ise kımıldamadım; sandalyede oturdum. Kapı sertçe kapandı. Bu kez, ustura keskinliğinde, nihai bir kapanmaydı.
Baktım kendime, bekledim, içimde korku, pişmanlık var mı diye. Yoktu, sadece tarifsiz bir hafiflik. Aylarca taş gibi sırtımda taşıdığım çuval yerinden kalkmış gibiydi.
Pamuk yanıma geldi; başını elime yasladı.
Eh be oğlum, dedim, sen olmasan nasıl kovacaktık kötü ruhu?
Zeytin de cesaretlenip kucağıma zıpladı, küçük bir top gibi kıvrıldı.
Bir saat kadar sonra telefonum çaldı. Aşkım yazıyordu ekranda sinirle engelledim, hemen ardından ismini Aydoğan Eski olarak değiştirdim, sonra da tamamen sildim.
Mutfakta, yılbaşından kalan şarapla kendime bir kadeh doldurdum, peynirli bir sandviç hazırladım. Kendimle barıştım yarın zor bir gün olacaktı; belki Aydoğan arayacak, belki çeşitli oyunlara kalkışacaktı, ama bugüne aitti rahatım.
Yemekten sonra tekrar kapı çaldı bu defa nazik, kısa bir tonda. Kalbim sıkıştıysa da açınca rahatladım; komşum Fatma teyze, elinde sıcak bir lahana böreğiyle gülümsüyordu.
Yavrum, ben börek getirdim. Sanki sabah bir gürültü vardı, kocan bavullarla çıktı filan, korktum bir şey oldu, dedi şefkatle.
Yok Fatma teyze, dedim, sıcak tabağını alırken, Biraz işler değişti. Kocam taşındı Sonsuza kadar. Gelin hadi, birlikte çay içeriz. Artık bol bol boş vaktim ve huzurum var.
O akşam, demli çay ve lahana böreği, Pamukun yanımızda mırıldaması, Zeytinin kucağımda kıvrılmasıyla geçti. Uzun zamandır ilk defa, saf, sessiz, gerçek bir mutluluk içindeydim. O an anladım ki yalnızlık, evde iki kediyle yalnız kalmak değil asıl yalnızlık, yanında dursa da seni önemsemeyen biriyle yaşamak, sırf onun takdirine ulaşmak için kendinden geçmekmiş.
Ertesi gün ise, Pamuk ve Zeytini güzel bir bakım salonuna yazdırdım. Hem güzel olsunlar hem de haklarını versinler, çünkü asıl çöplerden beni kurtaran onlar olmuştu aslında.




