Tam yeni yıl öncesiydi ki, eşim bana öyle bir sürpriz yaptı ki, insanın yüreği dağlanır. Yirmi yılı devirmiş evliliğimiz vardı, bana göre, gayet de mutluyduk. Güzeller güzeli kızımız kısa süre önce evlenmiş, bize de bir torun vermişti. Başka ne ister insan? Yaşa, mutlu ol işte.
Ama perde arkasında her şey tozpembe değilmiş. Ben ailem için didinip durmuşum, yıllarca tır şoförlüğü yapmışım, aylarca eve gelmemişim ki evdekiler hiçbir eksik görmesin diye. Meğer arkamdan karım çoktan bir ilişki başlatmış, bana da her konuşmada Çok özlüyorum, sensiz kalmak çok zor, gözyaşıyla uyuyorum, diyormuş. Bir gün, tam fıkradaki gibi, işten erken döndüm ve olan oldu…
Olayın üstüne kavga gürültü çıkarmadım, sessizce valizi topladım, evrakları aldım, arabaya atladım ve çıktım gittim. Şehirden uzaklaşıp bir yerde durdum. Ellerim titriyor, aklım almıyor; onca seneden sonra nasıl oluyor da böyle bir şey başıma geliyor?
Aileme her şeyimi verdim. Eşimi ve kızımı tatile gönderdim, onlara araba aldım, eve en güzel tadilatı yaptırdım. Kızımızı evlendirme vakti geldiğinde düğünleri dillere destan oldu. Her yolculuktan hediyelerle döndüm, her gün birkaç kez aradım, özlediğimi söylemekten bıkmadım. O ise arkamdan başka işler peşindeymiş. Kadınlara güven olmaz derler ya, doğruymuş.
Tabii, erkeğiz, biz de hatasız değiliz. Yollarda kaç arkadaşımın gönül hikâyeleri var. Ama ben eşime sadık kaldım, sevgimi korudum. Meğer nafileymiş.
Şimdi arabanın kontağını çevirdim ama nereye gideceğimi bilmiyorum. Aklımda fırtına; öfkem ve kırgınlığım başka düşünceye yer bırakmıyor. Hiçbir mantıklı fikir bulamayınca, kendi memleketime gidiyorum dedim. Yol yaklaşık üç yüz kilometreydi, olsun, uzak olsun. Eski evimden, eski karımdan uzağa…
Telefon susmuyor. Yirmi cevapsız arama. Hem eşim, hem kızım aramış. Telefonu kapattım, kimseyi duymak istemedim. Bu ihanet, buzlu su dolu bir kovaya sokulmak gibi.
Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Nikah dairesinden çıkışımız, kızımı doğumhaneden alışım, ilkokula götürdüğüm gün, her seyahatten dönüşümde çiçek hediye ettiğim anlar… Tüm güzel hatıralar. Nereye gözümden kaçtı, bu kadın artık beni sevmiyormuş, anlayamıyorum.
Rahmetli kayınvalidem, defalarca kızına Kızım mutluluk parada değil. Bak, kocanı kaybedersin. Adam aylarca evde yok. Böyle aile yürümez, derdi. Meğer kadın sezgisiyle görmüş olacak.
Mahalledeki yaşlı teyzeler de ara sıra ima ederdi, kulak asmamıştım. Hiç sezmemiş, hissetmemiştim. Şimdi ise nereye gittiğimi ben de bilmiyorum.
Köydeki evimin yerinde yeller esiyordur belki; on yıldır uğramadım. Zaten köy kalmış mıdır kim bilir. Ama ben kış günü, yılbaşına az kala o köye doğru sürüyorum. Karımın bana hediyesi bu oldu, hiç aklıma gelmezdi.
Yolda, kasaba bakkalından market arabasına ne atarsam aldım, sanki medeniyet dışı bir yere gidiyorum. Doğruymuş, köy yoluna sapınca anladım. Eskiden köy köyü izlerdi; şimdi ise arada bir zayıf bir ışık süzmesi var. Kar bastırdı, rüzgar uğuldamaya başladı. Ama yolları hâlâ ezbere biliyorum. O köy, hayatımda yeri ayrıdır.
Rahmetli annem şehirde yaşamadı hiç, kendi evinden, bahçesinden kopamadı. Tek çocuğuydum ve o da zaten geç yaşta olmuşum. Annemi çok severdim, daha iyi yaşasın isterdim, ama o köy evi onun dünyasıydı: Her şeyim burada, şehirde kururum ben, derdi bana.
Orada son yolculuğuna uğurladım, sonra da köy evinin kapısını kilitledim, bir daha dönmedim.
Kar şiddetlendi, köy yolunda son on kilometre zorlukla gidiyordum. Köye varınca sokaklar karanlık, birçok evin pencereleri simsiyah, kimisi çivili, kimisinin kapısı kırık. Sadece yoldaki bir iki evde ışık var.
İşte benim eski evim. Bahçenin çiti eğilmiş, pencereleri yine kendi ellerimle çakılı tahtalar koruyor. Dize kadar karı yara yara kapıya ulaştım. Bir kenarda eski tip bir anahtar saklamıştım. Bizim köyde pek kapı kilitlenmezdi, sadece uzun süre gidince ben kilit koyardım. O ağır, eski asma kilit hafif kapıda komik duruyordu. Ama açtım.
İçeriye fenerle girdim, elektrik düğmesini bulup yaktım. Her şey yıllar önce bıraktığım gibi, ama havasız, rutubetli, sessizdi; annemin sıcaklığı kalmamış.
Hemen odunluğa daldım; her daim kuru odun bulundururdum. Sobaları yakıp, o eski Anadolu günlerinden kalma sobada alevin dans edişini izledim. Isı yavaşça eve yayılırken, köy çeşmesinden su doldurdum. Bu kadar ıssızlıkta hala akıyor diye şükrettim. Suyu çaydanlığa ve bir tencereye koyup ocağa koydum.
Su kaynayınca, kovaya doldurdum, bir bez alıp tozları sildim. Küçüklüğümden beri iş yapmayı bilirim, anneme hep yardım ederdim, kadın işi erkek işi ayırmamışımdır.
Kırk dakika sonra ev miss gibi koktu, sıcaklık yayıldı. Masaya mağazadan aldığım yiyecekleri koydum, sucuk, peynir ve ekmek dilimledim, konserve açtım, yumurta pişirdim. Duvara astığım saatin tıkırtısıyla saat on bir oldu.
Evet, dedim kendi kendime, birazdan yeni yıl. Yeni bir hayata başlayacağım, nasıl olacak bilmem. Ama annemin dediği gibi, sabah ola, hayrola. Yarına bakarız. Şimdi, yılbaşını yalnız uğurlayacağım.
Aldığım içkiden kadeh koyacaktım ki, pencereden ani bir vurma sesiyle irkildim.
Demek köyde hayat bitmemiş, dedim içten içe ve kapıya yöneldim. Bir kadın girdi içeri. Üzerindeki yemeniyi silkeledi, gözleri korku ve yaşla dolu.
Sizi tanımam, burada üç aydır yaşıyorum. Yardım isterim, oğlum hastalandı. Köyde doktor yok, sadece birkaç hane kaldık. Ama apandisit olmasından şüpheliyim. Benim de küçükken böyle olmuştu. Işığı görünce hemen koştum, oğlumun durumu ağırlaşıyor.
Montumu kaptım, şapkamı giyerken konuştum: Ne duruyoruz? Hemen gidelim. Yalnız kürek lazım, kar yolu kapattı. Ben de zor geldim buraya.
Rüzgar dinecek gibi oldu. Ağlayan, ateşler içinde çırpınan çocuğu kucakladım, beraber yola çıktık. Neyse ki ana yola çıkmamız kolay oldu. Yine de birkaç noktada aracı kar küreyerek ilerlettik, ilçeye zor da olsa vardık.
Bir buçuk saate doktor çağırdık. Meğer kadın haklıymış, çocuğu ameliyata aldılar. Saat gece 2’ydi.
Yeni yıl böyle girdi… dedim,
Affedin, sizin yılbaşınızı mahvettim.
Estağfurullah, önemli olan oğlunuzun iyileşmesi.
Koridorda bekledik, kadının gözleri kapıdan ayrılmıyor, gözyaşları dinmiyor. Zaman geçmiyor; sonunda doktor çıktı:
Neyse ki zamanında yetiştiniz. Biraz daha gecikseydiniz… Şimdi eve gidebilirsiniz, ama gece kalmak isterseniz müsaade ederim.
Ev uzak, burada kalalım, dedi kadın.
Peki, yeni yılınız kutlu olsun. Birazdan odaya alacağız, oğlunuzu görebilirsiniz.
Geceyi kapı önünde geçirdik, sabah annesi Rima çocuğun başına geçti. Oğlu Romi kendine geldi.
Ben köye döndüm; sobayı yaktım, yemek yedim, sızıp kaldım. Öğleden sonra onları ziyarete gittim. Romi gülüyordu, ama yılbaşı gecesine doyasıya sevinebilseymiş keşke.
Her yıl burada bir hediye bulurdum yılbaşında. Bu sefer Dede yıla yetişemedi galiba. Gerçi artık biliyorum, Dede kapıdan girer, bacadan değil. Ben büyüdüm artık, anlıyorum.
Sen öyle sanma, senin evin yakınından geçtiğimde karda büyük ayak izleri gördüm. Gece yağan kara rağmen onlar bizim değilse kiminki?
Ev de kilitliydi, bekleyip gitmiştir belki… Ben de böylece itfaiye arabasız kaldım.
Sen moralini bozma; bana Dede hediyeleri ya kapıda bırakır ya da odanın bir köşesinde. Görülmek istemez, belki seninkini de sakladı. İyileş, sonra ara bul.
Keşke… Bütün yıl iyi davrandım. Değil mi anne?
Rima başını salladı.
Romi, doktor benim yanında durmamı istemiyor. Evin yakın, korkmaz mısın? Burada başka çocuklar da var.
Korkmam, büyüdüm artık. Sen git, hediyemi ara. Kar altında kalmadan bul.
Rima ile köye döndük.
Çok güzel bir hikaye uydurdunuz. Gerçekten Romi’ye hediye alamadım, maddi durumum kötü. Şehri apar topar terk ettik. Eşim içkiyi fazla kaçırdı, evde şiddet başladı, Romiye de el kaldırınca, gece kaçtık. Buradaki ev teyzemin bana mirası, eşim bilmiyor; bilse satar, içkiye giderdi. Yeni bir hayat kuruyoruz, sıfırdan.
Hastane dönüşü markete uğradım:
Şu çocuğa araba alalım; yoksa Dede’ye inancı kalmayacak.
Oyuncak arabayı ve şekerlemeleri aldım.
Rima genç, benden on yaş küçük civarıydı. Oyuncakları reddetmek istedi.
Bunları alamayız, çok masraflı. Neden başkasının çocuğuna bu kadar iyi davranıyorsunuz?
İzin ver, birine yeni yıl sevinci yaşatayım, bana da iyi gelir.
Bir hafta köyde kaldım. Canım sıkılmadı, biri ev işleri, biri Rima’nın ihtiyaçları, bir diğeri Romiye ziyaret. O ilk defa annesiz hastanede kaldı.
Neyse ki yara iyileşti, Romi taburcu oldu. Eve gelirken, heyecanla hediyesini sorup durdu. Kardan izler de kaybolmuştu.
Ama arabayı kulübede buldu. Beni unutmamış! diye sevinç çığlığı attı. Gerçekmiş demek ki! Yoksa annem almazdı, para da yoktu. Bu araba çok pahalı biliyor musun?
Ben içimden gülümsedim. Hediye vermek insana mutluluk verir.
Rima, Rominin eve dönüşünü kutlamak için bana yemek hazırladı.
Rima, Teşekkür ederim. Şu sıralar ev sıcaklığına hasretim, dedim.
Peki aileniz?
Vardı, bitti. Ama detay başka zamana.
Gece hemen geçti. Romi oyun oynadı, sonra uyudu.
Doğrusu burada kalmak istesem de gitmeliyim. Yarın tekrar yola çıkacağım.
Bekleyelim mi sizi? Romi sabah hemen soracaktır.
Selamımı söyleyin Romiye. Ne yaparım, bilmiyorum. Hayat çok karışık şu aralar. Ama sizi ve Romiyi sevdim… Hoşça kalın.
Köyden ayrıldım, uzun süre dönmedim. Üç hafta yolları arşınladım. Ama içimde Rima ve Romi hep vardı.
İşten sonra şehre uğradım, kızım ve torunla buluştum. Eşime uğramadım. Boşanma davası açtım diye haber verdim sadece.
Sonra bir hafta izinim vardı, nereye gideceğimi bilemedim. Bir gece kızımda kaldım, sonrasında beni yine köy çekti. Rima aklımdan çıkmıyor.
Evin önünde, Romi beni bekliyormuş gibi karşıladı. Elini uzattı, erkek gibi selam verdi:
Uzun sürdü gelişi. Annem sizi bekledi.
Bunu söyledi mi?
Hayır ama ben anlarım, büyüdüm. Her geçen araba sesinde pencereye koştu. Siz eve gidin, konuşun; ben dolanacağım. Her şeyi anlıyorum.
Eve girdim, Rima Hoş geldin, dedi, sonra sırtını ocağa döndü, bir şey karıştırdı tencerede.
Gelmezsin sanıyordum. Bu köyde ne yapılır?
Haklısın, düşünmem gerekiyordu. Yirmi yıl bir ömür. Ama seni unutmadım, sıkça aklıma geldin. Kabul eder misin?
Rima başını kaldırdı, gözlerime baktı, sonra boynuma sarıldı…
Beraber yaşamaya başladık. Yaz geldi, annemin eski evini elden geçirdim, su tesisatını yeniledim, hamamı onardım. Tavuk, keçi aldık, bahçe ektik. Rimanın evini de yazlıkçılara kiraya verdik. Zaten köy çok güzeldi, dinlenmek isteyen çok. Hayat düzene girdi. Romi benden ayrılmıyor, kısa sürede baba demeye başladı.
Hayat garip. Ne getireceği, ne götüreceği belli olmaz. Yaşlılar boşuna dememiş: Hayat, tarlayı yürümek kadar kolay değildir.Ama bazen, insan, en dibe vurduğunda gerçek mutluluğun kapısını çalıyor. Eski yaralar gözyaşlarıyla değil, şefkatle, sessizlikle ve yeni bir hayatın sabahlarıyla iyileşiyormuş.
Bir sabah, Romi elinde çiçeklerle bahçeye koştu. Bak! dedi heyecanla. Birlikte ektiğimiz domatesler büyümüş! Rima mutfaktan seslendi: Kahvaltıya gelin, sofrayı hazırladım. Ben de toprağa baktım, çocuğun neşesine, eşimin huzur dolu gülüşüne. Elimi toprağa koydum, annemin ruhuna sessizce teşekkür ettim.
Geçmişin acıları, köyün ıssız akşamlarında yavaşça un ufak olup kayboldu. Yerini, kırmızı pancarlı kış çorbası kokusu, Rimanın gözlerinde saklı yeni umutlar, Rominin uykulu başını omzuma koyduğu akşamlar aldı. Her seçimin, her pişmanlığın sonunda insan bir ağacın gölgesine ulaşabiliyor. Ben de sonunda kendi gölgemi buldum.
Bazen insan en derin yarasında başka birinin ilacını, en karanlık gecesinde uzak bir pencereden süzülen ışığı bulurmuş. Belki de hayatın en güzel tarafı, bitti sandığın yerde yeniden başlamasıymış. Benim yılbaşı hediyem; kaybettiklerimi ararken, kendimi ve yepyeni bir aileyi bulmak oldu.
Ve o köyde, eski bir evde, yeni bir hayatta; kar yağdıkça geçmişin izleri silindi. Şimdi sadece geleceğin ayak izlerini bırakıyoruz üzerine. Yılbaşı gecesi koyduğum o ilk kadeh gibi: Her şeye rağmen, iyi ki geldim. Hayat, bazen ikinci bir şansı da hak ediyor.




