— Ludmila, yaşlanınca iyice kafayı mı yedin? Torunların okula gidiyor, ne düğünü bu şimdi? — Abla­md…

Nurten, sen galiba yaşlandıkça iyice delirdin! Torunların ilkokula gidiyor, ne düğünü? diye çıkıştı ablam, nikâh kıyacağımı söylediğimde.
Ama daha neyi bekleyeyim ki? Tam bir hafta sonra Tolga ile resmi olarak evleneceğiz, dedim kendi kendime. Haberi ablama mutlaka vermeliydim. Tabii ki ablam davetimize gelemez, memleketin bir ucunda yaşıyor. Zaten altmış yaşından sonra Evleniyoruz! diye davul zurna çalacak halim de yok. Sessizce nikâhımızı kıydırıp akşamına birlikte küçük bir şeyler yeyip kutlamayı planlıyoruz.
Aslında evlenmeyebilirdik de, ama Tolga ısrar ediyor. Adam resmen eski İstanbul beyefendisi: apartman kapısını açar, arabadan inerken elimi tutar, kabanımı omzuma koyar. O, Evlilik olmadan olmaz, diyor. Hatta şöyle dedi: Ben çocuk muyum? Ciddi bir ilişki istiyorum. Benim için ise Tolga gerçekten hala bir çocuk, saçları bembeyaz olmuş olsa da. İşinde çok saygı görür, herkes ona adıyla hitap etmekten çekinir. Orada bambaşka biri: ciddi, disiplinli; ama beni görünce yüzü birden aydınlanıyor, gençleşiyor adeta. Beni bir anda kucaklar, sokak ortasında döndürmeye başlar. Hem mutlu oluyorum, hem de utanıyorum: Bak millet izliyor, arkamızdan gülecekler, derim. O ise, Kimmiş onlar? Ben senden başka kimseyi göremiyorum ki! diye cevap verir. Onunla beraberken gerçekten dünyada sadece ikimiz varmışız gibi hissediyorum.
Ama bir de gerçek ablam var, ona anlatmam gerek. Korkuyordum yüklenir diye, bana en lazım olan da onun desteği idi. Sonunda cesaret edip aradım.
Nurteeen, dedi ablam, adımı öyle bir uzattı ki, kararımı duyunca şaşkınlığı yüzünden belliydi, daha bir yıl oldu Halili toprağa vereli, şimdi yeni mi koca buldun yani! Ablamı bir nebze de olsa şaşırtacağımı bekliyordum ama meğerse rahatsızlığı eski eşim Halil yüzündenmiş.
Ayla abla, biliyorum, araya girdim. Ama kim koymuş bu yas sürelerini? Hangi rakama, hangi tarihe göre karar veriliyor mutlu olma hakkıma?
Ablam biraz düşündü:
Eee, hiç olmazsa beş sene beklesen ayıp olmazdı.
Yani Tolgaya şunu mu söyleyeyim: Kusura bakma, beş sene sonra gel, ben şimdi yas tutuyorum mu diyeyim?
Ablam sustu.
Ne değişecek peki? dedim, Sen beş sene geçince herkes susacak mı sanıyorsun? Yine konuşacak diller bulunur, ama ben valla artık başkalarının ne dediğine aldıracak halim yok. Ama senin fikrin önemli, eğer illa istemiyorsan, bu düğün işini iptal ederim.
Bak, ben vebale girmek istemem, ister bugün evlenin, ister başka zaman. Ama şunu bil ki seni anlamıyorum, desteklemiyorum da. Sen her zaman bildiğini okurdun ama hiç düşünmemiştim ki böyle yaşlılıkta hepten şaşacaksın. Biraz insaf et, bir yıl daha sabret bari.
Ama ben de kolay pes etmem.
Sen diyorsun ki, bir yıl daha bekle. Ya bizim Tolgayla ömrümüzün sadece bir yılı kaldıysa ne olacak?
Ablamın sesi titredi.
Sen bilirsin, nasılsa Mutlu olmak elbette herkesin hakkı da, onca yıl güzel, huzurlu bir hayatın vardı, razı ol buna bari
Güldüm.
Gerçekten mi, abla? Yani sen de şimdiye kadar hep beni mutlu sandın? Ben de öyle inanıyordum. Ancak şimdilerde anladım ki ben aslında çalışmaktan başka bir işe yaramadım. Hayat yaşanmak içinmiş, meğer! dedim içimden.
Halil iyi bir adamdı. Birlikte iki kızımızı büyüttük, şimdi beş torunum var. Halil hep Önemli olan aile, derdi, ben de karşı çıkmazdım. Önce ailemiz için çalıştık, sonra çocukların aileleri, sonra torunlar derken Hayat, dur durak bilmeden, hep bir koşturmacaydı. Kızım evlenince yazlığımız vardı, ama Halil, torunlara temiz et yetiştirmek için daha da büyütelim işimizi dedi.
Bir dönümlük tarla kiraladık, hayvancılığa başladık. Sabaha kadar yatmaz, güneş doğunca yine ayaktaydık. Yılın on iki ayı yazlıktaydık, şehre ancak mecbur olunca uğrardık. Arada arkadaşlarımı arardım; biri torunuyla yeni denizden dönmüş olur, diğeri eşiyle tiyatroya gitmiş. Benimyse tiyatroya gitmeye, markete uğramaya bile vaktim olmazdı!
Bazen ekmeksiz kalırdık günlerce, çünkü hayvanlardan başımızı kaldıramazdık. Tek motive eden şey, çocuklar ve torunların doymuş olmasıydı. Büyük kızım sayemizde arabasını değiştirdi, küçük kızım evine tadilat yaptı bunca yıl boşuna didinmemişiz demek ki. Bir gün eski iş arkadaşım ziyarete geldi:
Nurten, seni tanıyamadım, dedi, Sandım ki burada hava almak, dinlenmek için varsın ama meğer bir deri bir kemik kalmışsın! Niye bu kadar kendini eziyet ediyorsun?
Ne yapayım, çocuklara yardım lazım, dedim.
Çocuklar yetişkin, kendi başlarının çaresine bakar. Sen de bir kendin için yaşa biraz.
O zaman anlamamıştım Kendin için yaşa demenin ne demek olduğunu. Şimdi biliyorum: uykun gelince uyu, huzurla alışverişe git, sinemaya, havuza, kayak yapmaya da git. Kimse de bundan zarar görmüyor! Çocuklar, torunlar aç değil zaten. En önemlisi, hayatı ve etrafımı bambaşka gözlerle bakmayı öğrendim.
Eskiden yazlıkta dökülen yaprakları toplayıp çuvallara doldururken içlenirdim, şimdi o yaprakların güzelliğiyle mutlu oluyorum. Parkta yürüyüp, ayaklarımla havaya savuruyorum, çocuk gibi seviniyorum. Artık yağmuru da seviyorum: önceden ıslanırım diye kızardım, şimdi sıcak bir kafenin penceresinden keyifle izliyorum. Artık bulutların, gün batımlarının ne kadar muhteşem olduğunu görebiliyorum, taze karın üzerinde yürümek ne güzel bir hismiş! Şehrimizin ne kadar güzel bir şehir olduğunu Tolu sayesinde şimdi fark ettim.
Eşimi kaybettikten sonra kendimi bocalamış hissettim. Her şey aniden oldu; Halil kalp krizi geçirince ambulans bile gelmeden vefat etti. Çocuklar hemen hayvanları, yazlığı sattı, beni şehirdeki eve getirdi. İlk günler bozgundum, ne yapacağımı bilmiyordum. Alışkanlıktan yine saat beşte uyanıyor, evin içinde dolaşıp duruyordum.
İşte tam o sırada Tolga hayatıma girdi. O, alt komşum ve kızımın kayınpederinin arkadaşıydı, eşyalarımızı taşımamıza yardım etmişti. Sonradan söyledi; önce bana hiç öyle bir niyeti olmamış, yorgun ve kırık bir kadın görüp acımış sadece. Diyor ki, Senin içinde müthiş bir enerji var, seni ayağa kaldırmak lazım. Bir gün parkta yürümeye çıkardı. Banka oturduk, bana dondurma aldı, sonra gölete kadar yürüyüp ördeklere ekmek attık. Yıllarca ördek baktım, ama hiç oturup izleyecek fırsatım olmamıştı. Meğerse ne şirin hayvanlarmış! O kadar tatlı kafalarını suya sokup ters dönüyorlardı ki hayran hayran seyrettik.
Birinin karşısında öylesine oturup ördek izlenebildiğine inanamıyorum, dedim, Benimkileri ancak temizlik ve yem için görebilirdim, şimdi ise izliyorum doyasıya.
Tolga gülümsedi, elimi tuttu: Daha neler neler göreceksin, adeta yeniden doğuyorsun!
Adam haklıymış. Her gün çocuk gibi yeni bir şey keşfettim, öyle hoşuma gitti ki eski hayatım sanki bir kâbusmuş gibi geldi. Hangi anda Tolgadan vazgeçemeyecek kadar bağlandım bilmiyorum. Ama bir sabah uyandım ki, onsuz olamam, onun sesi, kahkahası, dokunuşu olmadan yaşayamam artık.
Kızlarım ise büyük tepki gösterdi! Babanın hatırasına haksızlık ediyorsun! dediler. Çok üzüldüm, kendimi suçlu hissettim. Tolganın çocukları ise çok sevindi, Artık babam için içimiz rahat, dediler. Sadece ablama açıklamam kalmıştı, ondan da kaçtım uzunca süre.
Peki, nikâh hangi gün? dedi Ayla abla uzun bir konuşmadan sonra.
Bu cuma.
Ne diyeyim ki ben? Huzur ve mutluluklar dilerim yaşlılıkta, deyip telefonu kapattı.
Cuma günü Tolgayla birlikte iki kişilik alışverişimizi yaptık, güzelce giyindik, taksi çağırıp nikâha gittik. Arabadan indik ki, karşımda bir sürpriz: Kızlarım, damatlar, torunlarım, Tolganın çocukları, torunları ve en önemlisi ablam! Ayla abla elinde bir demet beyaz gülle, gözleri dolu güldü bana. Ayla abla! Gerçekten geldin mi? şaşırdım.
Nereye bırakacağım seni, şöyle bir bakayım gelinliğe uygun mu Tolga, deyip güldü.
Meğerse herkes önceden konuşmuş, anlaşmış, bir kafe ayarlamışlar.
Geçtiğimiz günlerde Tolga ile evlilik yıldönümümüzü kutladık. Artık tüm ailemiz bir araya geldi, Tolga aileden biri oldu. Ben ise hâlâ bu kadar mutlu olmama şaşıyorum ve tek bir şey öğrendim; hayatta gerçek mutluluğun yaşı yok. İnsan ne kadar yorulmuş olursa olsun, her yaşta yeniden başlamayı; yaşamdan tat almayı hak ediyor. Yeter ki, kendine fırsat verebilsin.

Rate article
Lifequest
— Ludmila, yaşlanınca iyice kafayı mı yedin? Torunların okula gidiyor, ne düğünü bu şimdi? — Abla­md…