Kayınvalidem hiçbir zaman sesini yükseltmezdi. İhtiyacı da yoktu, çünkü kelimeleriyle insanın içini acıtırdı; sessizce, gülümseyerek öyle konuşurdu ki, sanki kucaklıyormuş gibi görünürdü. İşte bu yüzden, bir akşam sofrada göz göze gelip bana, Yarın notere uğrayacağız, dediğinde korktuğumu sandım ama aslında hissettiğim sadece korku değildi.
Hayatımın bir başkasının elinde silinip gitmesine karar verilmiş gibiydi.
Yıllar önce evlenirken, iyilik yaptıkça karşılığında iyilik göreceğine inanan kadınlardandım. Sakin bir insandım; çalışkan, düzenli. Evimiz büyük değildi, ama gerçektianahtarlar hep aynı yerde dururdu, mutfak tezgahında, meyve kabının yanında. Akşamları çayımı demler, buzdolabının çalışmasını dinler, sessizliğin tadını çıkarırdım. O sessizlik benim servetimdi.
Kayınvalidem ise sessizliği hiç sevmezdi. Kuralları, kontrolü severdi; herkesin nerede olduğunu, neyi düşündüğünü, neyi sahip olduğunu mutlaka bilmeliydi. Başlangıçta bunu ilgileniyorum kılıfına sarardı.
Sen bana öz kızım gibisin, der, yakamı düzeltirdi.
Ardından sadece bir tavsiye ile gelirdi:
Çantanı sandalyede bırakma, iyi olmaz.
O markayı alma, kaliteli değil.
Ona öyle konuşma, erkekler fikirli kadınları sevmez.
Ben gülümserdim. İçime atar geçerdim. Çünkü kendi kendime, O eski zamanın insanı. Kötü biri değil, sadece böyle biri işte, derdim.
Sadece bunlarla kalsaydı, dayanırdım.
Ama sonra miras meselesi çıktı ortaya.
Para, ev, mal değildi mesele. Sanki biri bana geçici gözüyle bakıyormuş gibi, tek bir nesneymişim gibi, koridorda istenirse kaldırılabilecek bir eşyaymışım gibi hissetmeye başladım.
Eşim, babasından kalan bir daireye sahipti. Yaşlı ama güzeldi. Anısı, ağır mobilyaları çoktu. O evi beraber yeniledik. Sadece para değil, kalbimi koydum. Duvarları boyadım, eski sobayı kazıdım, kutu taşıdım, yorgunluktan banyoda ağladım, sonra o girip sarılınca güldüm.
Kendimize ait bir şeyi kurduğumuzu düşünüyordum.
Kayınvalidem ise başka türlü bakıyormuş.
Bir cumartesi sabahı, her zamanki gibi habersiz geldi. İki kez zile bastı, sonra hakkıymış gibi bastı bastı. Kapıyı açtığımda yanımdan görmeden geçti.
Günaydın, dedim.
O nerede? dedi.
Daha uyuyor, dedum.
Uyansın, diye kestirip attı, mutfağa geçti.
Kahve koydum, sustum. O etrafına bakıyordu; dolaplara, masaya, perdelere. Sanki bir şey onun mı, ama benim mi koymuşum diye kontrol ediyordu.
Sonra, kafasını kaldırmadan,
Şu evrakları halletmemiz gerek, dedi.
Yüreğim daraldı.
Hangi evrakları?
Kahvesinden yudum aldı, ağır ağır.
Daireyi. Yarın öbür gün sorun olmasın.
Ne sorunu? dedim tekrarlayarak.
Bu defa bakıştı, gülümseyerek, yumuşacık gibi.
Gençsin. Kimse yarın ne olacağını bilmiyor. Ayrılırsanız O eli boş kalmasın.
Eğer kelimesi, sanki ne zaman demek gibi hissediliyordu.
O an bir küçümseme hissettim fazlasıyla. Sanki zaten beni geçici gelin kategorisine sokmuştu.
Kimse eli boş kalmaz, dedim sessizce. Biz bir aileyiz.
Güldü, ama neşeyle değil.
Aile kan bağıdır. Gerisi… sözleşme.
O sıra eşim çıktı, mahmur, tişörtle.
Anne? Sabahın bu saati ne işin var burada? dedi.
Önemli şeyleri konuşuyoruz, dedi. Otur.
Otur dediği, davet değil emir gibiydi.
Odaya oturdu.
Kayınvalidem çantasından klasörü çıkardıhazırlıklı. Kağıtlar, fotokopiler, notlar.
Klasöre bakınca midemde buz topu gibi bir korku hissettim.
Bak, dedi. Daireyi ailede tutmalı. Devretmeli, yazdırmalı. Yöntemi var.
Eşim gülmeye çalıştı:
Anne, ne bu senaryo?
Gülmedi.
Senaryo değil. Hayat böyle. Yarın gider, yarısını alabilir.
Ve ilk kez yanında otururken, üçüncü şahıs gibi benden söz etti.
Sanki orada değilim.
Ben öyle biri değilim, dedim sakin. Ama içim şelale gibi akıyordu.
Bana hafif alayla baktı.
Hepiniz öylesiniz. Zamanı gelene kadar.
Eşim araya girdi:
Yeter! O düşman değil!
O olmaz, derken, olur, dedi kayınvalidem. Ben seni düşünüyorum.
Sonra bana döndü:
Kırılmazsın değil mi? İyiliğin için.
O anda anladım ki, mesele sadece karışmak değil. Beni itiyor, kenara sıkıştırıyor; ya susup kabul edeceğim, ya ‘hayır’ deyip kötüsü olacağım.
Kötüsü olmak istemiyordum ama paspas olarak da oturamazdım.
Noter olmayacak, dedim sessizce.
Sessizlik.
Kayınvalidem bir an dondu, sonra gülümsedi.
Nasıl olmaz?
Olmaz, dedim.
Eşim şaşkınlıkla bana baktı. Çünkü böyle kararlı konuşmazdım.
Kayınvalidem bardağını bıraktı.
Bu senin kararın değil.
Artık benim, dedim. Çünkü bu benim hayatım.
Kendisini geriye yasladı, göstere göstere içini çekti.
Peki. Demek ki başka niyetin var.
Niyetim, kendi evimde aşağılanmaya izin vermemek, dedim.
O zaman hayatımda duyduğum en acı, ama unutmayacağım lafı söyledi:
Sen buraya elin boş geldin.
Daha çok kanıta gerek yoktu. Hiç kabul etmemişti. Sadece benim varlığımı tolere etmişti; kendini yeterince güçlü hissedene kadar.
Tezgaha, anahtarların yanına elimi koydum. Anahtarlara, ona baktım:
Ama sen buraya taleplerle geliyorsun.
Eşim bir anda ayağa fırladı.
Anne! Yeter!
Yok, dedi kayınvalidem. Yeter değil. Yerini bilmesi gerek.
O sırada bütün şahsi acım netliğe dönüştü. Akıllıca davransam gerekiyordu.
Bağırmadım, ağlamadım, beklediği sahneyi vermedim hiç.
Sadece şöyle dedim:
Tamam. Belgeler konuşulacaksa, konuşulur.
Bir anda gözlerinde sevinç ışığı belirdi, kazanmış gibi oldu.
Aferin, işte akıl böyle olur, dedi.
Başımı salladım.
Fakat sizin belgeler değil; benimkiler.
Odaya gidip çekmeceden kendi dosyamıyaptığım işler, birikimlerim, sözleşmelerimaldım, masaya koydum.
Bu ne? dedi kayınvalidem.
Kanıt, dedim. Bu eve ne yatırdım, tadilatlar, eşyalar, ödemeler, hepsi.
Eşim hayatında ilk defa bunca şeyi görür gibi bakıyordu.
Neden? fısıldadı.
Çünkü, dedim, beni tehdit gibi görürseniz, ben de kendi hakkımı savunurum.
Kayınvalidem acı acı güldü.
Bizi mahkemeye mi vereceksin?
Hayır, dedim. Kendimi koruyacağım.
Sonra herkesin şaştığı bir şey yaptım.
Dosyadan bir evrak çıkardım, hazır.
Bu ne? dedi eşim.
Sözleşme, dedim. Evlilik ilişkimiz içinaşk değil, sınırlar. Hesap kitap ve kuşku olacaksa, kurallar da olacak.
Kayınvalidem bembeyaz kesildi.
Ne yüzsüzlüğün var! dedi.
Sakince baktım:
Yüzsüzlük kadını kendi evinde aşağılayıp arkasından plan kurmak.
Eşim yavaşça sandalyeye çökerken sanki dizleri tutmuyordu.
Sen bunu önceden hazırladın
Evet, dedim. Çünkü nereye gittiğini hissediyordum.
Kayınvalidem ayağa kalktı.
Demek ki onu sevmiyorsun!
Seviyorum, dedim. Tam da bu yüzden, onu omurgasız bir adam yapmanıza izin vermem.
O sırada artık gürültü, kavga değil; gerçek, sükunetle söylenmişti.
Kayınvalidem ona döndü:
Böyle mi konuşturacaksın kendini?
Uzun süre sustu. Sadece buzdolabının uğultusu ve mutfak saatinin tik takları duyuluyordu.
Sonra öyle bir şey söyledi ki, ruhuma kazındı:
Anne, kusura bakma, ama o haklı. Yaptığın haksız.
Kayınvalidem sanki darbeyle bakakaldı.
Onu mu seçiyorsun?
Yok, dedi. Bizi seçiyorum. Senin yönetimin olmadan.
Kayınvalidem klasörünü çantaya atıp, kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken dişlerinin arasından şöyle dedi:
Pişman olacaksın.
Kapı kapanınca evde gerçek bir sessizlik oldu.
Eşim koridorda, kilide bakıyordu, zamanı geri almanın yolunu arar gibiydi.
Hemen sarılmadım. Hemen düzeltmeye kalkmadım. Çünkü biz kadınlar hep düzeltiriz, sonra yine eziliriz.
Sadece dedim ki:
Biri beni hayatından silmek istiyorsa, önce beni geçmek zorunda. Ve ben artık geri çekilmem.
Bir hafta sonra kayınvalidem yine denediakrabalarla, laf sokmalarla, telefonlarla. Ama bu defa başaramadı. Çünkü eşim dur demişti. Ben de, sınırın ne demek olduğunu öğrenmiştim.
Gerçek vay anasını o an olduaylar sonra, eşim anahtarları masaya koyup şöyle dedi:
Burası bizim evimiz. Seni burada asla kimse emanet gibi sayamaz.
İşte o an anladım ki, bazen en büyük intikam ceza değildir.
Kendi yerinde, onurla kalabilmek… ve başkalarını buna mecbur bırakmak.
Siz olsaydınız ne yapardınızkayınvalide sizi açıkça geçici kabul etse, arkanızdan iş çevirmeye kalksa, bu evlilikte kalır mıydınız?




