6 Aralık 2023, Çarşamba
Sabah köyde alışıldık sessizlik hâkimken, bahçenin önünde yükselen sesle irkildim:
Babaanne Hanife! dedi İsmail. Size kim izin verdi, köyde kurt beslemeye?
Hanife Sultanın gözleri bahçesindeki yıkık çiti görünce doldu. Zaten kaç kere tahtalarla desteklemiş, çürük direkleri kendi eliyle düzeltmişti; biriktirdiği emekli maaşıyla tamire yeter mi diye hep umut etmişti. Ama olmadı, bu kez tamamen çökmüştü.
Hanife Sultan tam on yıldır yalnız başına yaşam mücadelesi veriyor; rahmetli eşi Mahmut Bey, elleri altın gibiydi derlerdi. O varken Hanifenin hiçbir şeyi dert ettiği yoktu, çünkü Mahmut usta marangozdu.
Ev tam bir elden geçmiş gibiydi; bahçe, tarla, hayvanlar hep ortak çabanın ürünüydü. 40 yıl dolu dolu yaşadılar; bir gün kala, yıldönümlerini kutlayamadan Mahmut Beyi ahirete yolcu ettiler.
Biricik oğulları vardı: Metin. Daha küçükken çalışmanın değerini öğrendi; annesini zorla yardım etmeye gerek kalmazdı, o zaten odun taşır, su getirir, sobayı yakar, hayvanları sulardı.
Mahmut işten gelince yıkanır, Hanife Sultan mutfakta yemeği hazırlarken o da kapıda oturup sigarasını tellendirirdi. Akşamları ailece masada toplanır, günün haberlerini anlatırlardı. O evde gerçekten huzur vardı.
Zaman su gibi aktı, anılar kaldı. Metin büyüyüp üniversite için İstanbula gitti. Orada şehirli bir kızla adını hiç duymadığım, tam bir kentli olan Fadikle evlendi. Sonra İstanbula yerleştiler. Başta Metin tatillerde gelirdi, sonra eşi yurtdışını tercih etti; her yıl tatil başka yerde oldu. Mahmut Baba buna çok içerledi, oğlunun halini anlamazdı:
Metin nerede yorgun düştü ki? Fadik aklını karıştırdı. Nesi var bu yolculukların?
Baba üzüldü, anne özledi. Ne yapacaklardı? Tek dertleri, oğullarından bir haber beklemekti. Bir bahar, Mahmut Bey hastalandı. Yemek yemeyi bıraktı, iyice güçten düştü. Doktorlar ilaç yazıp evine gönderdiler. Sonunda, doğanın canlandığı bir bahar sabahında Mahmut Bey gözlerini ebediyen kapadı.
Metin cenazeye geldi, babasını canlı göremedi diye gözyaşı döktü. Bir hafta kaldı, sonra yine İstanbula döndü. Son on yılda üç geçişte ancak mektup gönderdi. Hanife Sultan yalnız kaldı. İnek, koyun ne varsa komşuya sattı.
Artık ihtiyacı yoktu; inek günlerce Hanife Sultanın avlusunda durup, yaşlı sahibinin ağlamasını dinledi. Hanife Sultan en arka odaya kapanır, elleriyle kulaklarını kapatarak hüngür hüngür ağlardı.
Evde erkek elinin eksikliği hemen belli oluyordu; kimi zaman çatı akardı, bazen kapı önünde tahta çürür, bazen depo su içinde kalırdı Hanife Sultan, köy kadınlığıyla her işi bildiği için ne yapabilirse yaptı. Emekli maaşından biriktirip tamirciye ayırır, bazen kendi başına uğraşırdı.
İşin kötüsü, bir felaket daha geldi. Birden gözleri bozuldu. Oysa önceleri hiç sıkıntısı yoktu. Marketin önüne gittiğinde fiyatları zar zor seçebildi. Birkaç ay sonra tabelayı bile zor gördü.
Sağlıkçı köye gelip baktı ve hastaneyi önerdi:
Hanife Sultan, kör mü olacaksın? Gidersen ameliyatla gözün düzelir!
Hanife Sultan ameliyattan korktu ve gitmeyi reddetti. Bir yıl sonra neredeyse tamamen görmez oldu. Yine de pek umursamadı:
Ne gerek var aydınlığa? TVyi izlemem, dinlerim; spiker haber okur, ben anlarım! Evde işleri alışkanlıkla yaparım.
Ama bazen huzursuzlanıyordu. Köyde kötülük arttı. Hırsızlar geliyor, boş evlere girip ne bulsalar götürüyorlardı. Hanife Sultanın evinde dişli bir köpek olmayışından endişe ediyordu; havlasın, hırsız korksun.
Bir gün avcı Münire sordu:
Münir evlat, sizde köpek yavrusu yok mu? Bir tane bulursan, en küçüğü bile olsa, yetiştiririm.
Münir, köylünün avcısı, yaşlı kadına merakla baktı:
Hanife Sultan, niye istiyorsun av köpeği? Onlar ormanda olur. Sana İstanbuldan hakiki sürü köpeği getirebilirim.
Sürü köpeği pahalıdır
Paradan pahalı değildir Hanife Sultan.
O zaman getir evlat!
Hanife Sultan parasına baktı; biriktirdiği TLler iyi bir köpek için yeter mi diye düşündü. Ama Münir güvenilmezdi, bir türlü sözünü tutmadı. Başta kızsa da aslında acırdı; adam yalnızdı, ailesi yoktu. Tek dostu biraydı.
Münir, Metinle yaşıttı ve köyden dışarı çıkmıyordu. Şehir ona dar gelirdi. En büyük tutkusu avcılıktı; günlerce ormanda kaybolurdu.
Av sezonu bitince bahçelerde iş tutar, marangozluk yapar, alet tamir eder, yalnız yaşlı kadınların verdiği parayı hemen içkiye harcardı.
Sürekli içki molasından sonra hasta hasta ormana kaçar, sonra mantar, balık, çam fıstığı ile köye döner; tazecik ürünleri ucuza satar, yine içkiye yatırırdı. Ayyaş Münir, Hanife Sultana da elinden gelen desteği verirdi, para karşılığı. Çit yıkılınca yine ona gitmek zorunda kaldı.
Bu köpek meselesi bekleyecek galiba, dedi Hanife Sultan. Münire çitin ücretini vermem gerekir, para az.
Münir alet çantasından başka bir şeyle, hareketli bir paketle geldi. Gülerek Hanife Sultana seslendi:
Bakın size ne getirdim! Dedi ve çantasını açtı.
Hanife Sultan yaklaşıp tüylü, minik bir baş dokundu.
Münir, bana yavru mu getirdin? dedi şaşkınlıkla.
En iyisinden sürü köpeği Hanife Sultan!
Yavru kaçmaya çalıştı. Hanife Sultan telaşa kapıldı:
Ama parayı ancak çite yetireceğim!
Geri götürecek hâlim yok! dedi Münir. Bilir misin, kaç bin lira verdim ben bu köpeğe?
Ne yapsın? Kadıncağız markete koştu, bakkal ona beş şişe rakı borca verdi, ismini deftere yazdı.
Akşama çit işleri bitmişti. Hanife Sultan ona güzel bir yemek yaptı, bir kadeh de doldurdu. Münir keyifsizce sallanırken yavru köpeğe göstererek akıl verdi:
Günde iki kez besle; sağlam bir zincir al, güçlü bir hayvan olur. Ben köpekten anlarım.
Artık Hanife Sultanın evinde yeni bir canlı vardı: Tüylü, gözleri parlak, adı Karabaş. Hanife Sultan köpeği çok sevdi, o da sadık kaldı. Bahçeye her çıktığında Karabaş heyecanla zıplar, yüzünü yalamaya çalışırdı. Tek sorun; Karabaş iri bir dana gibi büyüdü ama bir türlü havlamadı. Hanife Sultan bunun için üzülürdü.
Ah Münir! Aldatıcı adam, bana işe yaramaz köpek verdin.
Ama ne yapsın? Böyle iyi bir yaratığı kovamazdı. Hep yanında dursun isterdi. Diğer köpekler ise Karabaşa yan bakmaya cesaret dahi edemiyordu; üç ayda Hanife Sultanın beline kadar büyümüştü.
Bir gün köye avcı İsmail geldi, kış hazırlığı için alışveriş yapıyordu. Hanife Sultanın evinin önünden geçerken Karabaşı gördü, donakaldı:
Hanife Hanım! diye bağırdı. Size kim izin verdi, köyde kurt beslemeye?
Hanife Sultan ellerini göğsüne koyup sersemledi.
Allah Allah! Ne cahilim! Münir beni kandırdı. Güya safkan sürü köpeği demişti!
İsmail uyarıda bulundu:
Hanım teyze, onu ormana salmak lazım. Sonra başımıza iş gelir!
Hanife Sultan gözleri yaşlı, Karabaşa kıyamadı. İyi huylu, yumuşak bir hayvandı; ama son günlerde zinciri koparmak ister, huzursuzdu. Köylüler bakmaktan çekinirdi. Başka seçenek yoktu.
İsmail Karabaşı ormana götürdü. Hayvan kuyruk sallayıp ormana doğru kayboldu. Bir daha gören olmadı.
Hanife Sultan çok üzüldü, Münire içten içe kızdı. Ama Münir yaptığına pişmandı; niyeti iyiymiş. Günün birinde, ormanda gezerken bir ayının izini gördü; uzakta bir inleme duydu. Bir anda kaçayım derken, sesi ayı yavrusu sanıp ürktü; ama başka bir şeydi.
Çalıları aralayınca bir yuva gördü; yanında ölü bir dişi kurt, etrafında ayı tarafından parçalanmış birkaç yavru kurt. Sadece biri hayatta kalmış, inin dibinden çıkmamış.
Münir, öksüz yavruya acıdı. Onu aldı, Hanife Sultana getirdi; o büyütür, kurt özgürleşince ormana döner, sonra Hanife Sultana gerçek bir köpek bulurum diye düşündü. Fakat olanları İsmail bozdu.
Münir birkaç gün evin önünden geçti, içeri girmeye cesaret edemedi. Kış bastırmıştı. Hanife Sultan gece üşümemek için sobasını harıl harıl yakıyordu.
Birden kapı çalındı. Koşup açtı. Kapıda bir adam duruyordu:
Hayırlı akşamlar, Hanife Sultan. Misafir eder misiniz? Komşu köye gidiyordum, yolumu kaybettim.
Adın ne, evlat? Gözüm pek iyi görmüyor.
Burak.
Hanife Sultan kaşını çattı.
Bizim köyde Burak yoktur
Ben buralı değilim Hanife Sultan. Yakında ev aldım. Arabam çamura saplandı, yürüyerek geldim; fırtına bastırdı!
Sen Demirin eski evini mi aldın?
Adam başını salladı:
Evet, orası.
Hanife Sultan onu içeri buyur etti, çay ocağını yaktı. Farkında olmadan adamın, vitrindeki paraları ve ziynetleri dikkatlice gözlediğini görmedi.
Kadıncağız mutfakta işindeyken misafir gizlice vitrinin kapağını açtı. Hanife Sultan kapakta bir gıcırdama duydu.
Orada ne arıyorsun Burak?
Adam hemen cevapladı:
Yeni para reformu geldi! Size eski parayı atmada yardımcı olurum.
Hanife Sultan huysuzlandı.
Yalan! Hiçbir reform yok, nesin sen?
Adam birden bıçak çekip Hanife Sultanın çenesine dayadı:
Sus nine! Paraları, altını, yiyecekleri ver!
Hanife Sultan büyük korku yaşadı. Bir suçlu karşısındaydı; artık kaderinin çizildiği yerdeydi
O anda kapı hızla açıldı, dev gibi bir kurt içeri daldı ve saldırganın üstüne atladı. Adam bağırdı; kalın atkısı onu ısırıklardan kurtardı. Adam bıçakla Karabaşın omzuna vurdu, kurt yana kaçınca fırsatla dışarı kaçtı.
Aynı anda Münir de eve geliyordu; özür dilemeye niyetliydi. Bahçede bıçaklı bir adamın kaçtığını gördü. Hanife Sultanın yanına koştu; yerde kanlar içinde Karabaş yatıyordu. Münir hemen muhtara haber verdi.
Hırsızı yakaladılar. Hapse atıldı.
Karabaş köyün kahramanı oldu. Herkes ona yiyecek getirdi, selam verdi. Zincir yok, özgür bırakıldı. Ama hep Hanife Sultanın ve Münirin yanına dönerdi, avdan döndüklerinde onları bahçede beklerdi.
Bir gün Hanife Sultanın evinin önünde siyah bir cip durdu. Oğlunu, Metini, avluda odun kırarken gördü. Eski dostunu görünce sarıldılar.
Akşam hepsi masada oturmuştu, Hanife Sultan mutluluktan ışıldıyordu. Metin onu İstanbula ameliyat için götürmeye ikna etti:
Mecbur, anne Yazın torun gelecek, görmek lazım. Münir, evi ve Karabaşı gözet olur mu?
Münir başını salladı. Karabaş sobanın yanında, başını patilerine koymuş, huzurla gözlerini kapatmıştı. Onun yeri buradaydı, dostlarının yanında.
Bugünkü yaşadıklarım bana bir ders verdi: Hayat ne kadar zor olsa da, dostluk, yardımlaşma ve sadakat, her zaman umut veriyor. Özellikle köyde, insan birbirine kenetlenirse, yalnızlık sandığı şey birden dostlarla dolup taşabiliyor. Şu an biliyorum ki, gerçek sevgi ve samimiyet huzurun sırrıdır.




