“Artık Büyümen Lazım, dedi Nisan Eşine — Onun Verdiği Tepki Sinir Bozucuydu Hiç düşündünüz mü: Kırk…

Artık büyümen gerekiyor, dedi Sibel eşine. Onun tepkisi ise tamamen sinirlerimi bozdu.

Ne düşünürsünüz, kırk yaşında bir adamın vücudunda bir ömür ergenle yaşamak nasıl olurdu?

Mesela Burak, okul toplantısına gider misin? diye rica ediyorsun, o ise Yarın benim PES turnuvam var, gidemem diyor.

Faturaları ödemesini hatırlatıyorsun, başıyla onaylıyor, gülümsüyor; bir hafta geçmeden sıcak suyu kesiyorlar. Çünkü unutmuş. Bilgisayar oyunundan başını kaldıramamış ki.

On iki yaşındaki oğlun fizik ödevini soruyor, babası ise yan odada kulaklıklarla Forvet sola, hadi biraz oyun zekası! diye bağırıyor.

Sibel bununla tam on yedi yıl yaşadı. Düşünebiliyor musunuz?

Üniversitede tanışmışlardı Burak, cana yakın, esprili, gitarı eksik olmayan bir öğrenciydi. Sibel, her zaman disiplinli ve çalışkan, tam da onun hafifliğine aşık olmuştu. Çünkü Burak, hayatı umursamadan yaşayabiliyordu. Yaşıyor, sadece sürüklenmiyordu.

Her şey denge gibi görünüyordu O ciddiydi, Burak ise neşeli. Yin ve yang.

Fakat işte, gerçekte olan buydu: Sibel yükü çekiyor, Burak ise üstünde ayak sallıyor.

Evlenince Burak çalıştı. Orada burada. Satış temsilcisi, danışman, yönetici fazla zorlanmaya gerek olmayan ne varsa. Maaşı dardı, ama Burak hep bahanesini bulurdu: Geçici, Sibelciğim. Yakında her şey düzelecek.

Ama hiçbir zaman düzelmedi.

Bu arada Sibel, vergi dairesinde çalışıyordu istikrarlı, güvenli, biraz da sıkıcı. O evin kredisini ödedi, alışveriş yaptı, Ardayı doktora götürdü, derslerini kontrol etti. Burak ise işten dinleniyordu.

Bilgisayar karşısında. Bazen sabah üçe dek.

Burak, derdi Sibel yorgun, Bir kere de sen git okul toplantısına. Devamlı izin alamam.

Gidemem canım. Yarın önemli bir görüşmem var.

Görüşme dediyse, eski bir arkadaşla bara gitmekten ibaret.

Burak, interneti öder misin, bak kesilecek.

Hm, tamam, tamam…

Ama ödemezdi. Sibel öderdi.

Günden güne bir anneye dönüştü. Bir yöneticiye, bir bekçiye. Sadece eşe değil.

Sabır taşı çatlayınca
Arda, masada gözleri kıpkırmızı, ders kitabına bakıyordu.

Anne, anlamadım bu soruyu. Baba, yardım et!

Burak, kulaklıklarla ekrana kilitlenmiş halde koltukta oturuyordu.

BABA! daha yüksek sesle.

Sibel yaklaştı, kulaklıkları çekip aldı.

Oğlunu duymuyor musun?

Ha? Burak döndü, sinirliydi. Şu an meşgulüm Sibel.

Meşgul? O ekrana baktı. Bir şeyler patlıyor, bir sürü küfür. Buna mı meşgul diyorsun?

Başlama yine.

Oğlun yardım istiyor! Sen ise saatlerdir şu çocuk oyununun başından kalkmıyorsun!

FIFA Sibel, oyun adı bu. Ayrıca orada sıralamam var.

Umurumda değil sıralaman!

Arda sessizce odasına gitti. Alışık zaten. Ebeveynler tartışınca karışmamak en iyisiydi.

Sibel, kocasının önünde durdu. O ise oturuyordu iri, göbekli, yüzünde çocuksu bir ifade.

Burak, dedi sessizce, neredeyse fısıltıyla. Artık büyümen gerekiyor.

O aniden ayağa kalktı. Koltuk geriye fırladı.

Ne?!

Sibel gerildi.

Büyümem mi gerekiyor?! Ben artık bıktım Sibel! Yeter! Sürekli suçluymuşum gibi davranmaktan bıktım, sorumsuzmuşum gibi.

Burak.

Sus artık! ceketini kaptı. Tamam. Çıkıyorum. Nasıl istersen öyle yaşa!

Kapı vuruldu.

Sibel, odanın ortasında kala kaldı.

Bir çocuk anneden fazlasını bilir
Sabaha dek mutfakta oturdum.

Pencereden baktım, düşündüm.

Burak dönmedi. Telefonuna bakmadı. Mesajlara cevap vermedi.

İlk defa, on yedi yıldır, peşinden gitmedim. Kimseyi aramadım. Paniklemedim.

Sabah Arda geldi uykulu, saçı dağılmış.

Anne, babam nerede?

Gitti, dedim kısaca.

Yine mi kavga ettiniz?

Pek sayılmaz.

Çocuk çay koydu. Masaya oturdu. Sessiz kaldı uzun süre.

Sonra birden sordu:

Anne, babamın arabayı satacağını biliyor muydun?

Elim bardaktan düştü.

Ne?

Bana kimseye söyleme dedi. Ama siz kavga etmişsiniz, artık saklamama gerek yok. Geçen hafta bir şeyler için belge topluyordu. Nüfus cüzdanı fotokopisi, evlilik cüzdanı… Birkaç kağıt daha.

İçim buz kesti.

Ne zaman gördün bunları?

Bir hafta önce. Lazım olursa elimizde bulunsun, merak etmeyin dedi.

Yerimden kalktım. Son altı aydır Burak oturma odasındaki kanepede uyuyordu; güya belim ağrıyor bahanesiyle.

Masasındaki çekmeceleri karıştırdım. Evrak, makbuz, ıvır zıvır…

En alttaki çekmecede ise mavi bir dosya.

Açtım; dünya başıma yıkıldı.

Kefalet sözleşmesi.

Simsiyah bir kalemle: Burak Demir, toplam üç milyon sekiz yüz bin TL krediye kefil olmayı kabul eder.

Alacaklı: Demir Onur.

Burakın kardeşi. O, beş yıl önce borç batağına düşen, ailesine kalp krizi geçirten ve alacaklılar ortalığı karıştırınca iki yıl ortalıktan kaybolan o kardeşi.

Üç milyon sekiz yüz bin.

Sibel, kanepeye çöktü. Devamını okudu.

Teminat aile arabası. Onu almak için üç yıl borçlanmışlardı, yeni bitirmişlerdi ödemeyi.

Ve daha kötüsü evi teminat göstermek için hazırlık yapılmış belgeler. O küçücük, üç kişilik haneleri!

Allahım… diye mırıldandım.

Dün gece neden böyle tepki verdiğini anladım. Neden baskıcı ve yeter artık diye bağırdı. Çünkü her an öğrenebilirdim. Önceden gitmek istedi. Mağduru oynamak…

Onun çocuksuluğu aslında sorumsuzluk ya da tembellik değildi. Kaçıştı; korkuyordu. Kafasını bilgisayar oyunları ve bira ile gömmek, yapıp ettiklerini unutturan tek yoldu.

Telefonumu aldım, Burakı aradım.

Açmadı.

Bir daha aradım.

Ne var? diye çıkıştı.

Eve gel. Hemen.

Gelmem. Sana anlatacak hiçbir şeyim yok.

Benim sana anlatacaklarım var. Onurla, krediyle ilgili. Bizi kardeşin için nasıl ateşe attığını… Her şeyi öğrendim.

Evrakları mı buldun?

Buldum. Hemen eve gel. Yoksa Onurun kapısına gidip her şeyi ben anlatacağım.

Bir saat sonra geldi.

Ergenlik bir zaaf değil, korkaklıktır
Burak, eve ödlek, yorgun ve içki kokusuyla girdi.

Arda odasındaydı ona dışarı çıkmamasını söylemiştim.

Otur, dedim sakince.

Oturdu, yere baktı.

Üç milyon sekiz yüz bin lira, başladım. Arabayı ve evimizi teminat göstererek kardeşin için. Peki bize sormadan yapmaya nasıl cüret ettin?

Hiçbir şey anlamıyorsun, diye söylendi.

Anlat.

Onur zor durumda! İşi batmış, alacaklılar peşinde. O benim KARDEŞİM! Red edemezdim!

Acı acı güldüm.

Edemezsin tabii. Peki bana sormayı düşündün mü, Burak?

Sen izin vermezdin.

Tabii ki vermem! Çılgınlık bu! Bizim bir evladımız var, on yıl daha kredi ödeyeceğiz, ucu ucuna geçiniyoruz zaten! Bir de üç milyon daha mı sırtlanacaksın?

O öder borcunu.

Geçen sefer ödedi mi? ayağa kalktım. Beş yıl önce ailen mahvolmuştu, baban kalp krizi geçirmişti! Sen dedin bir daha Onura kefil olmam diye!

İnsanlar değişir.

İnsanlar değişmez, Burak. Onur, iflas etmeye programlı biri. Hayatını başkalarının sırtında yaşıyor. Sen de onun yeni sponsorusun.

Susuyordu, gözlerini hiç kaldırmadan masaya bakıyordu.

Aileyle kardeş arasında seçim yapmak
Birden ayağa kalktı.

Sadece… yapamazdım, Sibel! O benim kardeşim!

Peki biz ne oluyoruz? ben de ayağa kalktım. Arda ne oluyor? Sana yabancı mıyız biz?

Ailemsiniz. Ama Onur da aile!

Hayır, başımı iki yana salladım. Aile, senin sorumluluğunu aldığın kişilerdir. Onur ise kırk üç yaşında, ömrü boyunca başkalarına yük olmuş biri. Sen onun yeni sponsoru olmaya razı oldun.

Konuşmadı. Yine masaya dikildi.

Dizüstü bilgisayarımı açtım. Banka hesabına girdim.

Ne yapıyorsun? sesinde endişe vardı.

Ortak hesabımızın erişimini değiştiriyorum. Benim maaşım oraya yatıyor. Kardeşinin borcunu oradan ödeyesin diye değil.

Buna hakkın yok!

Var, dedim soğukkanlılıkla. Çünkü bu parayı ben kazanıyorum. Sen ise yıllardır iş değiştirip beş kuruş getirmiyorsun.

Bir yumruk gibi çarptı. Ama gerçekti.

Burakın yüzü bembeyaz kesildi.

Sibel…

Yarın avukata gideceğim, devam ettim, şifremi değiştirdim. Evimizin ipotek altına alınmasını engellemenin yolunu öğreneceğim. Gerekirse boşanırım. Mal paylaşımı, mülkiyet hakkı kısıtlaması; hepsi.

Beni tehdit mi ediyorsun?

Kendi ve oğlumun geleceğini koruyorum. Senden.

Burak ceketini kaptı.

İstediğini yap! Onurun yanına gidiyorum ben. İmzalayacağım o belgeleri, hepsi bitecek. Sen de o kontrolüne ve hesabına hayran hayran yaşamaya devam et!

İmzalarsan o gün boşanırım, dedim kararlı bir şekilde.

Kapıda durdu.

Ciddi misin?

Tabii ki. On yedi yıl bu aileyi tek başıma taşıdım. Çalıştım, Ardayı büyüttüm, ne gerekiyorsa ödedim. Sen ise sadece oyun oynadın. Sabrettim; en azından içki yok, şiddet yok, başka bir kadın yok, dedim. Fakat şimdi bizi borca boğacaksın, hem de sorumsuz kardeşin için. Burası bitti. Son damla bu.

Ama o yardım istedi!

Hep ister zaten! Beş sene önce de istedi, on önce de istedi. Onur tam bir dilenci. Vicdanı sömürür, sen de tav olursun.

Borcu ödeyecek.

Burak, yaklaştım. Gerçekleri gör. Onur hiç borcunu ödemedi. Hep alır, sonra ortadan kaybolur.

Bu kez farklı…

Ne farklı? sesim yükseldi. Ne değişti? Borcun miktarı mı? Artık seni, beni ve oğlunu batırmak istemesi mi?

Gerçekleri kabullenmek sevgiden daha acı
Arda odasından çıktı.

Anne… baba… ne oluyor?

Sessizlik çöktü.

Çocuk ürkmüş; gözlerinde dünyanın yıkılma korkusu.

Baba, dedi kısık sesle Arda. Gerçekten amca için kredi mi çekeceksin?

Burak irkildi.

Duydun mu?

Her şeyi duydum. Arda koluyla burnunu sildi. Baba, eğer amca ödemezse evsiz mi kalacağız?

Hayır, yalan söyledi Burak. Her şey yoluna girecek.

Girmeyecek, dedim sertçe. Arda, odana geç oğlum!

Anne…

Haydi!

Çocuk çıktı.

Buraka döndüm.

Gördün mü? Oğlun korktu. On iki yaşında bir çocuk bunları düşünmemeli; sadece ders, arkadaş, oyun. Şimdi ise evsiz kalacağız diye düşünüyor.

Burak kanepede yere çöktü, yüzünü elleriyle kapadı.

Ne yapacağımı bilmiyorum.

Yalan söyleme, çok net söyledim. Seçimini yapacaksın, Burak. Kardeş mi, aile mi? Şimdi.

Sibel, o kadar kolay değil ki…

Çok kolay. Telefonu açıp Onura Kusura bakma, ailem var, yapamam diyeceksin. O kadar.

Ya bir şey olursa ona?

Olur, omuz silktim. O ne yaparsa yapsın kendini kurtaramaz. Borca batar, insanları kandırır, kredi çeker ve batırır. Bu böyle gider. Tek mesele şu: Onunla birlikte batmak istiyor musun?

Susuyordu.

Telefonumu aldım.

Bir günün var. Yarın akşama kadar kararını vereceksin. Onura hayır dersen, tamam. Demezsen, boşanma davası açarım. Üçüncü seçenek yok.

Bir gün sonra Burak aradı.

Mutfağa, yanımda ellili yaşlarda kalın sesli avukat hanım vardı; bana daireyi teminata karşı nasıl koruyacağımı anlatıyordu.

Telefonum titreşti. Buraktı.

Efendim, dedim.

Onuru aradım.

Bir sessizlik.

Ve?

Reddettim.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Ne dedi?

Beni hainlikle suçladı. Bir daha asla aramayacakmış. Artık kardeş değilmişiz. Sesi titriyordu. Sibel, korkuyorum onun için. Başına bir şey gelirse…

Gelmez, dedim sakinçe. Onur başka sponsor bulur, her zamanki gibi.

Bir saat sonra eve geldi. Avukat çoktan çıkmış, belgeleri masada bırakmıştı.

Burak, yıllardır ilk kez eğlenceli bir delikanlı gibi değil, yorgun bir adam gibi görünüyordu.

Arda uyudu mu? dedi.

Evet.

Beraber masaya oturduk.

Belgeleri önüne koydum.

Sıfırdan başlıyoruz. Gerçek bir işe gireceksin. Geçici değil, kalıcı, düzgün bir iş. Harcamaların yarısını sen karşılayacaksın. Arda ile de ilgileneceksin; toplantılar, kurslar, ev ödevleri. Her şey ortak olacak. Sır yok. Arkadan iş çevirmek yok.

Burak bir süre sustu, sonra başıyla onayladı.

Deneyeceğim, dedi.

Üç ay sonra

Burak, bir inşaat şirketinde yönetici olarak çalışmaya başladı.

Sibel kontrol etmeyi bıraktı. Rahatladı. Şaşırtıcı şekilde, meğer Burgaz yemek yapabiliyormuş, Ardanın derslerine yardım edebiliyormuş, toplantıya tek başına gidebiliyormuş.

Onur kayboldu. Numarasını değiştirdi, bir daha aramadı.

Ve Sibel, on yedi yıl sonra ilk kez gerçekten yaşadığını fark etti. Yük taşımadı. Sadece yaşadı.

Ve kocası, sonunda büyümüştü.

Rate article
Lifequest
“Artık Büyümen Lazım, dedi Nisan Eşine — Onun Verdiği Tepki Sinir Bozucuydu Hiç düşündünüz mü: Kırk…