Anne babama asla Ankara’da bir bölge mahkemesi hâkimi olduğumu söylemedim
Yıllar önce annemle babam beni terk ettiklerinde onlara bir daha kim olduğumu anlatmadım. O günden beri benden neredeyse hiç haber almadılar. Bir Aralık gecesi, yılbaşı öncesiydi, ansızın arayıp Hadi yeniden aile olalım dediler. Gittiğimde, annem soğuk bir tavırla bahçedeki köhne kulübeye doğru başını salladı.
Artık hiç işimize yaramıyor, dedi babam. Eskide kalmış yükler Al götür istersen.
Koşarak kulübeye gittim. İçerisi bet gibi soğuktu. Karanlıkta dedemi buldum; titreyerek battaniyeye sarılmış, bir köşeye sığınmıştı. Onun evini satmışlar, son parasına kadar elinden alıp, dedemi burada yalnızlığa terk etmişlerdi.
İşte o gün, suskunluğum bitti. Cebimden hâkim rozetimi çıkarıp bir telefonu çevirdim:
Tutuklama kararlarını hemen yerine getirin, dedim.
Benim adım Elif Karakaş. On yıl boyunca ailemin gözünde hâlâ başarısız, dışlanmış bir evlat olarak kaldım. Onlarla ilişkim, annemle babam dedemi zorla evinden çıkarmam için baskı yapmak istediklerinde, direnmemden sonra tamamen koptu. O zaman yirmi dokuz yaşındaydım, yeni boşanmıştım ve hukuk fakültesi borçlarımı hâlâ ödüyordum. Herkese hakkımda nankör, dengesiz, işe yaramaz dediler. Sonra kapılarını sonsuza dek bana kapattılar.
Fark etmedikleri şuydu: Uzaklaşmak beni kurtardı.
Dingin bir sabırla kendimi yeniden inşa ettim. Ankarada savcılık yaptım, sonra bölge mahkemesine atandım. Hep sessiz kaldım, başarı hikayemi onların zehirli lafına kurban etmedim. Zamanla şu gerçeği öğrendim: Herkes sizin yolunuzu bilmeyi hak etmiyorözellikle, sizi hâlâ küçücük ve güçsüz sandıklarında.
Yılbaşı gelmeden iki hafta önce annem Neriman Karakaş aradı.
Elifçiğim, tekrar aile olalım, dedi tasasızca. Hadi toplanalım, eski günler gibi.
Ne bir özür ne sıcak bir söz. Sadece, çocukluğumun evine resmi bir davet.
İçimde huzursuzluk kabardı; bir şeylerin yanlış olduğunu seziyordum. Fakat dedem Remzinin adını anınca içimdeki kırılgan çocuk uyanıverdi.
Gittiğimde ev bambaşkaydı. Yeni pencereler, lüks arabalar, her yanında paranın izleri. Ailem beni bir misafir gibi karşıladı, evlatları gibi değil. Daha koltuğa bile oturmadan annem arka bahçeyi işaret etti.
Orada bir fazlalık var, dedi soğukça.
Babam Sadık Karakaş küçümseyen bir ifadeyle gülümsedi:
Yaşlı yükümüz kulübede, dedi. Eğer istiyorsan, buyur, sen al götür.
İçimdeki kuşkular gerçek oldu.
Sorgusuz sualsiz dışarı koştum.
Bahçedeki eski kulübe rutubetli ve buz gibiydi; kırık tahtaların arasından rüzgâr uğuldayarak giriyordu. Kapıyı açınca yüreğim sızladı.
Dedem Remzi yere büzülmüş, incecik battaniyelere sarılmış, tir tir titriyordu.
Elif dedi kısık bir sesle.
Onu sıkıca sarıldım, vücudunun soğukluğunu, zayıflığını hissettim. Dedem bana, evini sattıklarını, bütün parasını aldıklarını, yaşlı diye onu bu kulübeye kapattıklarını fısıldadı.
Bardağı taşıran son damlaydı bu.
Dışarı çıktım, cüzdanımdan rozetimi çıkarıp telefon ettim:
Tutuklama kararlarını uygulayın.
Birkaç dakika sonra, sokağın başında sivil plakalı ekip arabaları belirdi. Polisler ve sosyal hizmet uzmanları emerçe, görev bilinciyle eve girdiler. Ben, dedemin başından ayrılmadım. Hemen ambulansa alındı; ciddi derecede üşümüş, bunca yılın ihmaliyle bitkin düşmüştü. Doktorlar ve memurlar anlattıkça daha netleşti: ekonomik ve fiziksel istismar, ihmalkârlık, yaşlı suistimali
Evde annemle babam panik içindeydiler.
Neler oluyor?! diye çığlık attı annem, görevliler içeri girince.
Bu adalet mi?! diye bağırdı babam. Sen kimsin ki mahkemeyi başımıza topluyorsun?!
Ağır adımlarla içeri girdim, rozeti göstererek:
Gereken yetkiye fazlasıyla sahibim, dedim sessizce. Ben Türkiye Cumhuriyetinde bölge mahkemesi hâkimiyim.
O anda bir sessizlik oldu.
Annemin yüzünden tüm rengi uçtu. Babam gülümsemeye çalıştı, fakat kimse onun yanında durmadı.
Bir yaşlının evini sattınız, dediğimde. Sahte belgelerle tüm malına el koydunuz, tehlikeli şartlarda kilit altında tuttunuz. Bunların araştırılması aylar öncesinden başlamıştı.
Dedem, sosyal hizmetlere ulaşıp bazı belgeleri gizlemeyi başarmış, onları bulamadan. Para akışı, yapılan tadilatlar, gösterişli yaşantılarıhepsi belgeli.
Sanıyorlardı ki, beni hayatlarından silerek büsbütün yok edecekler.
Ama yanıldılar.
Ekipler annemle babama kelepçe takarken annem gözyaşları içinde:
Biz senin annenle babanız yine de, dedi.
Ona yavaşça döndüm:
Hiçbir anne-baba kendi babasını karanlıkta donmaya terk etmez, dedim.
Gözyaşı, feryat, bahaneler yoktu; sadece sonuçlar.
Dedem Remzi hastaneye kaldırıldı, sağlığına kavuşturulması için misafirhaneye yerleştirildi. Mallarının geri alınması için yasal süreç başladı zaten.
Babam yanımdan geçerken, öfkeyle mırıldandı:
Her şeyi en başından planladın!
Hayır, dedim, sessizce. Her şeyi on yıl önce planlayan sendin.
Şimdi dedem güvende. Isıtmalı bir odası, sağlık bakımı, huzuru var. Artık daha çok gülüyor. Nihayet gece deliksiz uyuyabiliyor. Ara sıra yine,
Yük oldum sana diye mahcupça özür diliyor.
Her defasında başımı sallıyorum: Sen asla yük olmadın, diyorum.
Annemle babam yargılanmayı bekliyorlar. Etik gereği tüm işlemlerden çekildim. Adalet, şahsi intikamdan değil, hakkaniyetten beslenir.
Zaman zaman bana soruyorlar: Neden ailesine başarını hiç anlatmadın?
Cevabım basit: Çünkü hak etmediler.
Sessizlik zayıflık değildir. Bazen en büyük korumadır. Bazen bir hazırlıktır.
Beni geri çağırırken, hâlâ çaresiz olduğumu sandılar. Hâlâ kullanılacak bir nesne, yönlendirebilecekleri sorunlu evlat zannettiler.
Ama asıl önemli olanı unuttular.
Adalet unutmaz.
Ve yeni bir çizgi çeken bir kadının hafızası daBana kalan, dedemin uyuyan ellerini tutmak, o ayaz geceyi sonsuza kadar geride bırakmaktı. Pencerenin dışında Ankara’nın sarı ışıkları, her zamanki gibi soğuk ama uzak bir huzur vaat ediyordu. O eski kulübenin kapısı artık bizim ardımızdan kapanmıştı. Benim için aile bir soyadı değil, vicdanın nerede başlayıp bittiğiyle ilgiliydi ve bazen, bir kapı kilitlenirken diğeri açılıyordu.
Dedem sıcak çayını yudumlarken dizimde başını dinlendirdi, gözkapakları hafifçe aralandı:
Elif, dedi, iyi ki varsın. Sen geldin diye sanki yeniden bahar oldu.
Gülümsedim. O anda evrenin adalet çizgisi bir nebze olsun düzelmişti. Bazen doğruluk sessiz bir mücadeleydi; onun ödülü ise, bir insanı karanlıktan kurtarabilmekti.
Ve en çok da şunu anladım: İnsanın en büyük gücü, kim olduğunu sessizce, gerektiğinde haykırabilmesindeydi.
Çünkü bazen bir ömrün en doğru cümlesi, hiç söylenmediği halde adaletin kucağında yankılanır.
Ve ben kendi hikâyemde ilk kez, tam anlamıyla özgür hissettim.



