Kara Bir Gece ve Anneliğin Sınavı: Yüreğinde Kötü Bir Şeyler Sezen Yüce’nin Oğluyla Verdiği Zorlu Ha…

Kötü Bir Haberin Önsezisi

Gece yarısı uykudan aniden uyandım, bir daha da gözlerime uyku girmedi sabaha kadar. Sanki ağır bir yük oturmuştu içime, neden olduğunu bile anlamadan ağlamaya başladım. Yüreğimde derin bir sıkıntı, nefesim daralmıştı; yaklaşan bir felaketi iliklerime kadar hissediyordum.

Kalkıp küçük oğlumun beşiğinin başına gittim. Eymen mışıl mışıl uyuyordu, dudaklarını oynatarak gülümsüyordu rüyasında. Üzerini güzelce örtüp mutfağa yöneldim. Dışarıda zifiri bir karanlık hâkimdi.

Nisan, yine mi uyanıksın? diye arkamdan seslendi eşim Selim.

Yine başa sardık, Selim. Anlayamıyorum, neyin var içimde bilmiyorum, dedim sessizce.

Belki de bahsettikleri lohusa sendromudur, diye espri yapmaya çalıştı kocam.

Bilemiyorum, Eymen neredeyse altı aylık oldu, şimdiye kadar hiç böyle olmamıştı.

Olur öyle şeyler! Hormonlar, sinirler… Sen sıkma canını, her şey düzelir.

Selim, içime bir korku düştü, çok korkuyorum, dedim kollarında teselli ararken.

Geçecek hepsi, diyerek sarıldı bana.

Üç hafta sonra, aile hekimliğinden aradılar, kontrole çağırdılar. Zaten Eymen’in altı ay kontrolünü yapmıştık, kan tahlili, rutin şeyler… Ama hemşirenin araması beni endişelendirdi.

Bir şey mi oldu? dedim.

Nisan Hanım, panik yapmayın, doktor anlatacak, dedi nazikçe.

Aile sağlığı merkezinde yine bekle bekle… Sıra bize geldiğinde neredeyse ellerim titriyordu.

Oturun lütfen, dedi doktor hanım. Nisan Hanım, ek tahlillere ihtiyacımız var. Lütfen endişelenmeyin, bazı değerler takip istiyor.

Ne var tahlillerde? dedim boğuk bir sesle. Kötü bir şey olduğunu o an tüm benliğimle hissettim.

Eymenin kanında lökositler çok yüksek. Diğer değerlerde de sıkıntı var. Kanı tekrarlamamız gerekecek, hatta Hacettepe Onkolojiye gitmelisiniz.

Eve nasıl vardığımı hatırlamıyorum. Selim işten izin alıp beni bekliyordu, mesajımı alır almaz gelmiş. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu; kendi bile fark etmiyordum.

Nisan, ne oldu Allah aşkına?

Onkolojiye gitmemizi söylüyorlar, dedim çaresizce.

Sadece muayene, başka bir şey değildir inşallah, dedi rahatlatmaya çalışarak kocam.

Sadece muayene değil, hissediyorum… Nedeni yoktu ama biliyordum, kötü bir şey vardı.

Oğlumu kucağıma alıp, derin bir hıçkırıkla ağladım. Beşiğinde huzur içinde uyuyordu. O henüz hayatındaki fırtınadan habersizdi.

Akut lösemi, hemen tedaviye başlamalıyız, dedi yaşlı profesör tetkiklere bakarak.

Gözyaşlarım sel oldu. Ne olduğunu kabullenemiyordum. Eymen, yoğun bakımdaydı, yanına giremiyordum, Selimin ise izniyle bana destek oluyordu. Hastanenin nöbetçi hemşiresi:

Anneniz, siz gidin dinlenin, demesine rağmen ayrılmak istemedim.

Onsuz ne yapacağım evde?

Selimle sekiz yıldır evliydim, çocuk sahibi olmak için çok mücadele etmiştik. Nice doktorlar görüldü, testler yapıldı, sorun yoktu. Ama hamilelik dokuzuncu yıla bulmuştu. En mutlu, en endişeli zamanlarımızdı. Selim her ihtiyacımı karşılar, bana su şişesinden ağır bir şey bile taşırmazdı. Son aylarını hastanede geçirttiler, erken doğum riskine karşı. Nihayet, altı ay önce, beklenen oğlum dünyaya geldi. Adını Selimin babasının ardından koyduk: Eymen.

Nisan kızım, ölenin ardından ad konmaz derdi babaannem, demişti zamanında.

Babaanne, inanış işte bunlar, der geçiştirirdim. O an yaşadığım mutluluğu hiçbir şey bozamaz sanmıştım…

Şimdi hastanedeydim, Eymen aylarca süzülmüş, yanakları solgun, göz altları halka halka… Sadece bir kavga sonucu başhekimin izniyle yanına girebildim. Anneleri çocuklarından uzaklaştıracak kadar hassas bir durumdu; bağışıklığı neredeyse hiç yoktu.

Başhekim ertesi gün:

Bizde bu operasyon yapılamaz, dedi.

Nerede mümkün? dedim kararlı bir sesle.

İsrailde, orada hayatı kurtulur. Fakat… çok pahalı.

Parayı buluruz. Lütfen tüm evrakları hazırlayın.

Belgeleri İsraildeki bir uzman hastaneye gönderdik. Kısa süre sonra operasyona onay ve ücret bilgisi geldi: 13 milyon TLye yakın bir meblağ.

Nisan, evi, arabayı satsak anca dörtte biri; internete ilan verdim, o da zaman alır, dedi Selim.

İki ayımız ya var ya yok! ağladım, bir çözüm aramıştık.

Parayı toplamak için Selimin ve benim iş yerimiz, yerel yardım dernekleri, gönüllüler, esnaf… herkes imece olmuştu. Belediyeden, gönüllülerden de kısmi destek çıktı; ancak yarıya yakını hâlâ eksikti, zaman daralıyordu.

Nisan, gidin siz Eymenle. Ben buradan kalan parayı göndereceğim. Ev için yine görüşürüm! dedi Selim.

Mahallemizdeki herkes, ailemiz için uğraşsa da gereken para rüya gibiydi.

Gerekli evrakları hazırlayıp, Eymenle uçağa bindik. Eksik kalan miktarı düşünmemeye çalıştım; tek umudum bir mucizeydi. Bir ay sonra Eymen bir yaşını dolduracaktı…

Komşu odada başka bir anneyle, Ayşenle tanıştık. Oğlu Mert, üç yaşındaydı. Onlar da Eskişehirden gelmişlerdi. Ayşenler parayı toplamıştı, ama hastalık ilerlediğinden Mertin operasyonu bir türlü yapılmıyordu, kan tahlilleri sürekli bozuk çıkıyordu.

Ağlama Nisan, her şey yoluna girecek, dedi Ayşen bana. Daha Eymenle hayvanat bahçesine, lunaparka gideceksiniz. Geçen yıl Merti götürdüm, en çok ayıları sevmişti. Orada ilk kez burnu kanamıştı ama bir türlü durduramamıştım. O an hastalığın habercisiymiş… Hastaneye öyle gittik. Üçüncü evre çıktı, gözyaşlarıyla anlattı. Annem de demişti ama dinlemedim…

Ayşen lütfen, olmayacak şey yok, yine birlikte gideriz çocuklarla, ben de onu teselli etmeye çalıştım.

Derken Mertin durumu ağırlaştı. Yoğun bakıma aldılar, Ayşeni içeri almadılar; koridorda nöbet tuttu.

Ayşen, gel biraz dinlen, dedim.

Burada kalmalıyım, Mert beni hisseder, biliyor yanındayım…

Hemşire bir sakinleştirici yaptı, kadıncağız ağlamayı bıraktı. Kalmış bakışlarla beklemeye başladı, tek umudu mucizeydi.

O akşam Selim aradı. Eymeni kucağımda sallarken her anı değerlendiriyordum; sanki zaman akıyordu ellerimden.

Nisan, 100.000 TL gönderdim, ev için yine görüşülüyor, bir çift fiyatı düşünüyormuş, dedi.

Tamam, diyecektim ki…

Koridordan gelen bir çığlık sözü yarıda böldü. Telefon elimden düştü, Eymen uyandı, ağlamaya başladı. Sakinleştirip beşiğe yatırdım. Hemen koridora koştum. Olacakları biliyordum aslında, ama inanmak istemiyordum. Ayşen, yoğun bakım kapısında diz çöküp feryat ediyordu. Hemşireler bir yandan iğne vurup sakinleştirmeye, bir yandan su içirmeye çalışıyordu. Hayatımda hiç o kadar acı dolu bir bakış görmemiştim.

Ayşen, lütfen, kendini bırakma! Mertin için yaşamalısın! ağlayarak sarıldım.

Neden yaşayacağım? Oğlum öldü! Ben suçluyum! diye hıçkırıp kendinden geçmişti.

Ayşenin yanına refakat edip yatağına yatırdılar. Artık biraz uyusun, dedi nöbetçi doktor.

O gece gözlerimi kırpmadım. Beşiğin başında oturup Eymeni izleye izleye sabahladım. Onsuz kalmaktan korkuyordum.

Ertesi sabah Ayşen geldi. Ağlamamıştı ama bir gecede yaşlanmış gibiydi; gözlerinde dipsiz bir boşluk.

Her şey güzel olsun sizde, yaşama şansınız var, değerlendirin! Benim şimdi Mertle ilgilenmem lazım, cenaze, dokuz gün, kırk; mezarını yaptıracağım, sonra… dedi elime bir zarf uzatırken, Sonrasını okuyacaksın, konuşursam ağlarım.

Ayşen odadan çıktıktan sonra buruk bir yalnızlık hissettim. Eymeni işlemler için aldılar. Zarfı açtım:

“Sevgili Nisan, oğlun yaşasın istiyorum. Mertin yerine de yaşasın; büyüsün, gülsün, okusun, top oynasın, kayak yapsın. Hayvanat bahçesine gidin, bizim ayıya selam söyle. Zarfta kalan paralar ameliyatınız için; Merte yaramadı, Eymeninize derman olsun.” Satırları yaşlarla okuyabildim.

Ağladım. O an hem sevinçten hem kederden ağladım: Eymenin ameliyatı için para bulunmuştu ama ne pahasına

Selim, evi satmayalım artık. Oğlumuzun da bir yerde yuvası olsun, dedim sabah arayınca.

Ama para yetiyor mu?

Para tamam, her şey güzel olacak!

Bunu söyleyince ilk defa Selimin sesinde bir umut duyuldu, ben de içimde her şeyin yoluna gireceğine inandım.

Ameliyat Eymenin birinci doğum gününden bir gün sonra yapıldı. Günlerce yoğun bakım kapısında başucunda nöbet tuttum. Bir müddet sonra ziyaret izni çıktı, ardından ikimiz aynı odaya alındık. Bir ay karantina, aylarca rehabilitasyon… Ama bunların hepsi kolaydı artık; önemli olan operasyonun başarılı geçmiş olmasıydı. Durumu iyiye gidiyordu.

Eymenin yüzünde renk geri döndü, oyuncaklara ilgi göstermeye, yemeye, gülmeye başladı. Bir gün bana “anne”ye benzeyen bir şeyler deyince gözyaşlarımı tutamadım. Nihayet mucize gerçekleşmişti.

Bir gün Selimle, Eymenle Ankara Hayvanat Bahçesine gittik. Eymen kafesteki büyük siyah ayıya işaret etti:

Anne bak, ayiv!

Ayiv değil oğlum, ayı, dedim gülerek.

Çocuk babasının omzunda dolaştı, dondurma yedi, hayvanlara baka baka heyecanla gezdi. Hayata tutunmuştu artık. O hastane günleri geride kaldı, bazen hâlâ geceleri oğlumun nefesini dinlemeye giderim, eskisi gibi bir korkuyla değil ama Şimdi önümde buğulu bir umut var: Hem oğlumun, hem Mertin adına dolu dolu yaşanacak yeni bir hayat…

Hayat bana şunu öğretti: En karanlık anda bile bir ışık vardır; yeter ki vazgeçme, umudun peşine düş. Ve iyiliğin değeri, bazen dünyalar kadar büyüktür.

Rate article
Lifequest
Kara Bir Gece ve Anneliğin Sınavı: Yüreğinde Kötü Bir Şeyler Sezen Yüce’nin Oğluyla Verdiği Zorlu Ha…