Hanife, neden köfteler bu kadar kuru olmuş? Ekmeği süte bastın mı? Yoksa yine sadece su döküp yoğurdu mu geçiştirdin? dedi Murat, köftenin kızarmış yüzeyini çatalıyla didikleyerek. İçinde et aramıyor da sanki tuzak bulmaya çalışıyor.
Hanife elindeki bulaşık beziyle öylece kaldı. İçinde, tam göğüs kafesinin ortasında hep aynı gerilimli yay bir kez daha gerilmişti, kopmasına ramak kalmış Lavabodaydı, tavayı yıkıyor; gönlünden akşam yemeğinin bu defa tartışmasız atlatılması geçiyordu. O da ne mümkün? Umut, daha başlamadan bitmişti.
Murat, bu dana eti. İyi dana eti. Akşam işten çıkıp pazardan seçtim. Soğan koydum, baharat koydum, yumurta koydum. Kuru değiller, etli oldular, dedi, sesini yükseltmeden. Arkasını dönmeden konuşuyordu.
Ha işte! dedi Murat, bilmiş bilmiş parmağını kaldırıp ağzında köfteyi çiğnerken. Yağsız olur tabii. Annem her zaman içine biraz kuyruk yağı koyar. Ekmek de mutlaka bayat olmalı, hem de sütle ıslattı mı öyle bi yumuşar ki O zaman köfte ağızda erir, puf puf olur. Bu köfte yani taban, Hanife. Valla bak, taban. Kusura bakma ama on beş yılda insan köfte yapmayı öğrenirdi be.
Hanife süngeri yavaşça bırakıp musluğu kapadı, ellerini kuruladı. On beş yıl. Gerçekten de. On beş yıldır aynı nakarat: Annem şöyle yapar!, Annem öyle yapmaz!, Annem olsa böyle yapardı Başta bir iki masum görüş, sonra öneriler, şimdilerde ise açıktan açığa, utanma payı olmaksızın karşılaştırmalar Ve Hanife her seferinde sıfır çekiyor, kaybeden tarafta.
Kocasına döndü. Murat masada, bir gurmenin ızdırabını yaşarcasına oturuyordu. Gömleği mis gibi ütülü Hanifeden. Masa örtüsü bembeyaz Hanife yıkamıştı. Ev pırıl pırıl Hanife silmişti. Ama ne önemi var ki, çünkü köfte anne gibi değil.
Bak Murat, dedi yavaşça. Beğenmiyorsan yeme. Dolapta mantı var.
Off, yine mi trip atıyorsun, Murat gözlerini devirdi, çatalı şiddetle bıraktı. Hayrın için söylüyorum, iyiliğin için! Biraz geliş, biraz ilerle! Eleştirisiz hayat olmaz. Ben yutkunup susarsam, sanırsın ki gurme oldun. Annem der ki: Gerçek acıdır, ama şifadır.
Senin annen, Sevim Hanım, Hanife masaya doğru bir adım attı, otuz yıldır çalışmıyor. Bütün gün ekmekleri süte basa basa, üç çeşit kıymayı karıştıra karıştıra, halıları ovaya ovaya yaşıyor. Ben ise, Murat, muhasebe müdürüyüm. Bugün çeyreklik rapor vardı. Eve akşam yedi buçukta geldim, sekizde önüne sıcak yemek koydum. Bunun da kıymetini bilmeyi bir dene istersen, köftede kuyruk yağı aramadan.
Ay başladı yine, Murat elini salladı. Ben çalışıyorum, ben yoruluyorum. Herkes çalışıyor. Annem de çalışıyordu eskiden, gayet güzel hepsi. Evde çorba da vardı, yemek de, komposto da Haftasonu börek de çıkardı fırından. Gömlekler kolalaydı, Dimdik! Huyu başka, elleri başka, sevgi başka. Sen ise, Hanife, hep yüzeysel Kadının ateşi yok sende, o sıcak yuva meselesi Yok işte.
Sözleri, mutfağın ortasına taş gibi indi. Kadınlık ateşi yok Yüzeysel Hanife, ortak hayatı paylaştığı adamı seyrederken sanki ilk defa görüyordu. Koca dediği, büyümemiş bir çocuk Hala annesinin eski pijamasından çıkamamış, ama başka bir kadından padişah muamelesi bekleyen biri.
Sabır bardağı bir damla daha aldı: bir defa düzgün katlanmayan çorap, bir doğru pişmemiş çorba, bir de eski usul, beyaz eldivenle yapılan toz kontrolü Bardak taştı.
Yani ben ev kadını olmayı beceremiyorum, öyle mi? dedi, şimdi garip bir sükunetle.
Yani kötü değilsin ama ortalama işte. Çabalaman lazım biraz daha. Annem senin yaşında
Yeter! Hanife ellerini kaldırarak susturdu. Yeter artık. Anneden konu açmak yok! Benim çapım yetmez, yuvanı cennete çeviremiyorum ve anlaşılan asla çeviremeyeceğim. Ne enerji var, ne de heves var.
Ee, ne yapalım yani? Boşanalım mı köfte bahanesiyle? Gülme beni.
Hayır boşanma yok. Henüz Bir deney yapalım diyorum. Annene git, orada yaşa. Hep övdüğün Sevim Hanım’ın evinde. Neden burada sıkıntı çekesin ki, böyle yeteneksiz bir kadınla? Bir ay kal, mis gibi yaşarsın. Ben de kendimle baş başa kalayım, ekmek nasıl suya batırılır öğrenirim belki.
Sen cidden ciddisin galiba, Muratın dalga geçer gülümsemesi sönüverdi.
Çok ciddiyim. Yoruldum ben. Annemin hayaletiyle yarışmaktan, eve fişi ters taktım diye gergin olmaktan bıktım. Toplan, git annene. Kıymetini görün.
Murat sandalyeyi devirerek kalktı.
Demek öyle! Tamam! Sanıyorsun ki ben sensiz perişan olurum. Annem kral gibi ağırlar, ballı lokmalarla besler. Hele bak, sen burada iki gün yalnız kal, pişman olup ararsın beni!
Sanmıyorum. Elektrikçi çağırır, tesisatçı bulur, parasını öderim. En azından kafa şişirmezler.
Murat valizini demonstratif şekilde hazırlarken Hanife eline kitap aldı, ama tek satır okuyamadı İnsan korkar tabii, ama o korkunun üstünde bir rahatlama, tarifsiz bir huzur dolandı Hanifenin omzuna.
Gidiyorum! Murat iki bavulla kapıda.
Anahtarı komodinin üstüne bırak, dedi Hanife, kalkmadan.
Kapı kapanınca inanılmaz bir sessizlik oldu. Hanife dinledi O sessizlik insana huzur veriyordu, boğmuyordu. Eşinin tabağındaki yarım köfteyi çöpe attı. Dolaptan beyaz şarap çıkardı, kendine güzel bir kadeh doldurdu. Hayatında ilk kez, akşam yemeğinde canı ne istiyorsa onu yedi: peynir ile bal, ne yediğiyle ilgilenmeden, adam gibi yemek diye düşünmeden.
Hanife için ilk hafta adeta tatil gibi geçti. Sabahları erkenden, Hadi kahvaltı hazırlasana! diyen yok. Salonun ortasında çorap bırakan yok. Televizyonu spor kanalına alan yok, diziler bölünmüyor. Banyoda dilediği kadar sıcak suda yattı, kimse kapıda Çabuk, lavaboya gireceğim! diye bağırmadı.
Ama Muratın cennet hayatı ise sürprizlerle başladı.
Sevim Hanım oğlunu kapıda kucakladı:
Murat! Kuzum! Nihayet kavuştuk! Kovaladı seni değil mi, o huysuz! Ben hep dedim sana, hiç yakışmıyordu size Neyse gel, gel oğlum, ana sıcaklığı bambaşka! Anne seni semirtir!
İlk günler Murat keyifte. Sabah kahvaltısı: peynirli börek, öğlen: ağızda eriyen anne köfteleri, akşam ise sarma. Sevim Hanım, çayını doldur, köfteni koy, dertlerini dinle, sürekli pohpohla
Üçüncü gün ise işler hafiften tuhaflaştı.
Murat hafta sonu uzun bir uyku çekerim derken sabah 9da eski çocuk odasının kapısı birden aralandı.
Murat oğlum hadi uyan! Kahvaltı hazırla! Böyle geç uyanılır mı hiç? Sevim Hanım güneşlikleri çekti.
Anne ya, bugün izinli günüm Murat kafayı yorganla örttü.
Hiçbir şey yok, böyle gevşeklik yok! Disiplin şart. Sıcacık poğaçaları bıraktın masada. Üstelik bugün çatıdaki sandıkları indireceğiz, senin kas gücüne ihtiyacım var.
Murat istemeye istemeye kalktı. Poğaçalar efsane ama, sonraki aktiviteler neydi öyle?
Bak oğlum, şu dergileri ayır: yazlığa, çöpe Sonra manava gidelim, patates alacağız, 5 kilo!
Anne yaa, belim ağrıyor
Herkesin beli ağrıyor, hareket bereket. Bak göbeğin çıkmış, karın kasların erimiş. Hanife zaten seni abur cuburla beslemiyor, aç kalmışsın. Burada eski gücüne kavuşacaksın!
Akşam Murat, televizyona aksiyon filmi açtı.
Murat, biraz kısar mısın? Başım şişti. Böyle dizi mi olur? Aç şu Müge Anlıyı veya canlı yayın türküler
Anne ben film izliyorum!
Evde kralsın, ama burada ben patronum! Saygı göster bana. Ben seni bin bir uykusuzlukla, güçlükle büyüttüm.
Murat dişlerini sıktı, televizyonu kapadı. Odasına çekildi, eline telefonu aldı. Hanifeyi aramak istese de, gururuna yediremedi. Kesin bana dönmek için gözyaşı döküyor diye avundu.
İkinci hafta daha kötü geçti; anneyle yaşamanın menüsünde sadece yemek yok, tam bir denetim varmış meğer.
Nereye gidiyorsun? Sevim Hanım akşam üstü Murat dışarı çıkarken sordu.
Arkadaşlarla buluşup biraz muhabbet edeceğim anne.
Palavra! Yarın iş günü, ne içkisi! On birde evde olacaksın, kapı zincirli; gece gece kapı açacak değilim.
Anne, 42 yaşındayım, yetişkinim!
Benim gözümde hep çocuksun. Kurallarım varken onlar geçerli. Eski gelinin böyle kötü alıştırdı seni, onun yüzünden evlilik dağıldı. Ben ahlaksızlığa izin vermem!
Murat evde kaldı. Annesi mutfağa geçip telefonla komşuları aradı: Elif abla, duydun mu oğlan yine evde! Eski gelin hiç yemek yapmaz, oğlum süzülmüş, burnu düşmüş Neyse kalkacak şimdi!
Murat o an Hanifenin hiçbir zaman dışarı çıkmasına karışmadığını hatırladı. Git arkadaşlarınla görüş, kafanı dağıt ama çok geç gelme derdi o, koca kadını gibi davranmazdı. Hanife asla Pazar sabahı yataktan çekip zorla kahvaltıya oturtmazdı Yemekler illa Sevim Hanımın sırrına sahip değildi ama özendiydi; baskıdan değil gönülden yapılmıştı.
Aslında en büyük mesele yemek oldu. Annenin mutfağı lezzetli de olsa aşırı yağlıydı. Her şey bolca tereyağında, salçalı, kızartılmış, maionezliydi. Hanifenin pratik, hafif yemeklerine alışmış Murat, bir hafta olmadan midesini bozdu.
Anne, şu tavuğu haşlayıp yesek mi, kızartmadan? dedi bir akşam.
Hastasın galiba? Haşlanmış tavuk acil servis yemeği! Adam adam gibi köfte, pilav yer; ye oğlum, ben bol yağ koydum buna!
Derken üçüncü hafta Muratın sinirleri iyice harap oldu. Anneleri köfteyle sevmek güzel ama, aynı çatı altında yaşamak bambaşka. Hiçbir hareketin özgür değil, egemenlik Sevim Hanımda.
Hanife ise bir başka güzeldi! Yogaya yazıldı, sonunda sıra geldi. Kız arkadaşlarla kafeye gitti. Yatak odasındaki, Muratın sevip bir türlü atamadığı berjeri bahane bulup nihayet kaldırdı. Bireyselliğin güzelliğini anladı; kendiyle kalmak meğer huzurmuş.
Bir akşam kapı çaldı, Hanife yeni aldığı kitaplık için kargo bekliyordu, hemen açtı.
Murat, elinde iki bavul, perişan bir halde, elinde sarkık bir demet kasımpatıyla kapıda
Selam, dedi mahçup.
Hanife, kapının yanına, kollarını kavuşturup yaslandı.
Selam. Bir şey mi unuttun?
Konuşabilir miyiz Hanife?
Ne konuşalım? Bir ay geçmedi daha. Nasıl, cennet gibi değil mi annende? Yemekleri harika mı? Gücün yerine geldi mi?
Murat yüzünü buruşturdu.
Hanife, dalga geçme. Ben eve dönmek istiyorum.
Burası senin evin değil. Senin yerin idealin yanında, annende. Ben sıradanım, burada ne işin var ki?
Murat bavulları bıraktı, derin bir iç geçirdi.
Hata yaptım Hanife, özür dilerim. Ne kadar kıymetli olduğunu fark etmemişim. Annemle yaşamak mümkün değil! Nefesimin hesabı soruluyor. Televizyon yok, yemek hep aşırı yağlı, midem yandı Ağzımı açınca eleştiri Sen bir azizesin; köftelerin mükemmelmiş meğer! Son bir haftadır senin kuru fasulye özlemini çekiyorum hem de yağsız!
Hanife dikkatle baktı yalan yok adamda. Anayla yaşamak Muratın yetişkinliğini iyice törpülemişti.
Demek ki köftelerim artık yenebilir, hı? dedi Hanife, gülerek.
Efsane oldular! Hanife, eve al beni, bir daha anneyle karşılaştırmayacağım! Misafirlik bir başka, orada yaşamak başka! Senin evinin kıymetini anladım. Azı çoğu bilmeyen benmişim.
Sarılmak için hamle yaptı; Hanife izin vermedi, elini uzattı.
Dur bakalım. Özür güzel. Farkındalık daha güzel. Ama eski düzen hemen başlamıyor. Bu evde sınav var, üç ay. Tamam mı? O dönemde yemekten şikayetin olursa kendin pişirirsin, ütü beğenmezsen ütülü gömleği kendin yaparsın. Burada ben hizmetçi değil ortağım. İkimiz de çalışıyoruz, emek biliyoruz. İyiyse paylaşırız, olmuyorsa en azından saygı göstereceğiz.
Murat başını salladı.
Kabul! Haftasonları yemek benden! Pilav da olur, her şey. Yeter ki al içeri!
Ve haftada bir kez, anneni arayacaksın. Karını övdüğünü duyacak. Artık burada karnı aç oğlan yok, aile var; onu da kabullenecek.
Murat, karısına eskisinden farklı, daha içten bir bakış attı. Hanifenin içindeki o sağlamlık yeni mi bulunmuştu, yoksa o, hep görmek istememiş miydi?
Tamam. Yapacağım. Hanife, seni seviyorum. Gerçekten. Senin değerini yeni anladım.
Hanife bir derin nefes alıp, kapıyı açtı.
Buyur geç. Ama bavullarını ben açmam, yemek hazır değil. Dolapta yumurta ile domates var, yumurta kırabilirsin!
Kırarım! dedi Murat, canlanıp bavulları taşıdı. Domatesli, nefis olur!
O akşam mutfakta birliktelerdi. Murat kendi yaptığı (biraz fazla tuzlu ama gururla yediği) yumurtayı yerken, annesinin evindeki anılarını anlatıyor, artık kendiyle dalga geçiyordu.
Düşünsene, annem çöp atmaya çıkarken bana şapka giydirdi! Mayısta! Beyin iltihabı gelirse görürüm ben seni! dedi.
Hanife gülüyordu. Murat çocukluğu atlatmış, annesinin versiyonundan aşı olmuştu. Sevim Hanım, bizzat kendi elleriyle evliliklerine hayat vermişti; oğluna ideal hayat pratiğiyle.
O hafta sonu Murat evi kendi elleriyle süpürdü, üstelik hiçbir üç pas geç, annem daha iyi yapar! yorumu olmadan. Hanife yemek yaptığında iki tabak yedi, Harika olmuş, ellerine sağlık! dedi.
Bir ay sonra Sevim Hanım, Hanifeyi aradı.
Ne oldu bakalım, doyabildin mi? Oğlum gene sana mı düştü?
Ben ona kapımı açtım Sevim Hanım, dedi Hanife tebessümle. O da size selam söyledi. Burada demokrasi var, despotluk yok artık diye ekledi
Sevim Hanım telefonu suratına kapadı. Hanife biliyordu, o yine arardı; annelik kolay unutulmaz. Ama şimdi, kendi ailesiyle annesinin müdahalesi arasında sağlam bir duvar vardı: saygı ve acı tecrübeyle örülmüş bir duvar.
Hayat rayına girdi. Murat verdiği sözü tuttu, annesiyle mukayeseleri bıraktı. Bazen eski alışkanlıkla ağzından mesela annem kaçıveriyordu, ama Hanife bir kaşını kaldırınca anında çark ediyordu. Artık Hanifenin oluşturduğu o huzurun, emeğin ve sevginin değerini anlamıştı. Hanife ise, bazen fedakarlık etmektense, sağlam bir duruş göstermenin evliliği daha da kurtarıcı olabileceğini öğrendi. Çünkü hayat, her zaman geçmişteki mükemmel olanı haklı çıkarmaz; kıymet, bazen gerçek kıyas ile bulunur.
Okuduğunuz için teşekkürler. Eğer hikaye size dokunduysa, abone olmayı ve beğenmeyi unutmayın. Daha nice gerçekçi hikayeler burada sizi bekliyor!




