İki hafta önce, soğuk bir tren istasyonunda, sıkıca kabanıma sarılmış halde, Aliye el sallıyordum. Elinde büyük bir spor çantası vardı, termal içliklerle, kalın çoraplarla ve konserve yiyeceklerle doluydu. “Yurtdışı işine” gittiğini söylüyordu. Uzaklara, zorlu koşullara, ağır işe ve deyimiyle, büyük paraya.
Elif, üzülme ne olur, Ali kafama hafifçe öpücük kondurdu, sakin ve biraz da mesafeli bir şefkatle. Sadece üç ay. Hem kredi borcumuzu kapatırız, sonra sana yeni bir araba alırız. Oradaki iletişim çok kötü, biliyorsun; dağ başı, şantiye. Elimden geldiğince ararım seni, sen bekle yeter.
Ben de bekledim. O meşhur sadık köpek Hachiko gibi bekledim. Telefonu elden bırakmadım, banyoda bile yanımdaydı. Ali yalnızca birkaç günde bir arıyordu, hep görüntülü arama fakat ya kamerası açılmıyor ya da bantlı oluyordu.
İnternet zar zor çekiyor, Elif, parazitlerin arasında sesi geliyordu. Tek bir baz istasyonu var, kilometrelerce ötede. Seni seviyorum, özledim. Hadi görüşürüz, şantiye şefi çağırıyor.
İnandım. Hatta gurur duydum. Eşim fedakar, kahraman, ailesi için yokluklara katlanıyor. Ben de harcamaları kısarak, sözde geleceğimiz için biriktirdiği paraya dokunmamaya gayret ettim.
Dün sabah her şey alışıldık şekilde başladı. İşteydim. Annem aradı. Sesi tuhaftı; sessiz, gergin, sanki kelimeleri seçmeye çalışıyordu.
Elifciğim, oturuyor musun?
Anne, ne oldu? Babam iyi mi?
Baban iyi. Ben şimdi İstanbuldaki Metropol alışveriş merkezindeyim, Kuzey Mahallesinde. Torunuma hediye bakıyordum Ve Elif, Aliyi gördüm.
Sinirli ve neredeyse panik bir şekilde gülmeye başladım.
Anne, yanılmıyorsun. Ali yurtdışında. Yedi saat fark var. Orası bembeyaz, kar fırtınası, o ya uyuyor ya da işte.
Elif, diye araya girdi annem. Onu on yıl oldu tanıyorum. Yürüyüşünü, başını nasıl kaşıdığını, montunu biliyorum. Oydu. Yemek bölümündeydi. Genç bir kadınla birlikteydi. Ve bebek arabası sürüyorlardı.
Yerden yere serilmedim, ama dünya bir anda dondu. Her şey gri ve sessiz oldu. Migren bahanesiyle işten izin aldım, koşa koşa bir taksiye atladım. Metropole kırk dakika sürüyordu. O kadar zaman Aliyi arıyordum; bu numara şu anda ulaşılamıyor cevabı geliyordu. Tabii, dağda ya…
Annem beni girişte bekliyordu; solgun, elinde su şişesi, içinde birkaç damla valerian damlası.
Sinemadalar, diye fısıldadı. Seans bitmesine yirmi dakika var.
Bekledik. Bir kolonun arkasında saklanıyordum, kendimi ucuz bir yerli dizinin kahramanı gibi hissediyordum. Kapı açıldı ve insanlar akın etti. Aralarında onu gördüm. Benim “yurtdışı çalışanımı”. Benim kahramanımı. Yanında yirmi beşlerinde bir kadın vardı, karnı belirgin biçimde yuvarlaşmıştı. Ali, yaklaşık bir buçuk yaşında bir kız çocuğu olan bebek arabasını sürüyordu.
Ne yorgun bir işçi gibi görünüyordu, ne de bitkin. Gayet tok, huzurlu ve mutlu bir görüntüsü vardı. Kadına, bana yıllardır göstermediği bir gülümsemeyle baktı, eğildi ve şakağından öptü.
O an kolondan çıktım.
Merhaba, yurtdışı işçisi, dedim yüksek sesle.
Ali gözlerini kaldırınca yüzü bir anda bembeyaz oldu. Bir an kaçmaya yeltendi, ama bebek arabası yolunu kesti.
Elif?… Sen sen burada ne yapıyorsun?
Ben mi? Ben yurtdışı işinden dönen kocamı karşılamaya geldim. Erken dönmüşsün. Uçak mı erken indi, yoksa teleportu mu icat ettin?
Kadın gerildi, gözlerini Ali’den bana çevirdi.
Ali, bu kim? diye sordu, sinirli bir şekilde. Senin boşanamayan eski eşin mi, yine para istemeye geldi?
Doğrudan ona baktım.
Eski eş mi? On yıldır resmi olarak evliyiz. Şimdi ise şantiyede olması ve bizlere ev kredisi kazandırması gerekiyordu.
Ali sustu. Satır satır ördüğü yalanlar bir dakikada çöktü. Ortaya çıktı ki, yurtdışı işleri son üç yıldır tamamen uydurmaydı. Hiçbir yere gitmiyordu. İki ayrı evde yaşıyordu; biri benim semtimde, biri onunla. Parayı ise ortak bütçemizden çekiyor, kredi ve borçlarla ikinci ailesine harcıyormuş.
Arkamı döndüm, annem de yanımdaydı. Arkada çocuğun ağlaması, kadının sinir krizi, Alinin bağırışları geliyordu. Umurumda değildi.
Bu hikayeye mantıkla bakınca: klasik bir “sahte iş gezisi” vakası. Yıllarca başka şehirleri, uzak şantiyeleri ve saat farkını örerek kırk dakika mesafede duran biri Basit bir yalan değil; kapsamlı bir manipülasyon sistemi.
Birinci aşama: mesafe yanılsaması. Uzak ve erişilmez yer ne kadar uzaksa, yokluğa bahane bulmak o kadar kolay: pahalı, uzak, çekmiyor, saat farkı. İdeal alibi.
İkinci aşama: kişilik bölünmesi. Bu tür insanlarda adeta iki ayrı karakter var. Bir kadınla bir insan, diğer kadınla başka bir karakter. O dünyalar asla kesişmiyor, suçluluk yok.
Üçüncü aşama: ikinci kadını kandırmak. Sözlerinden belli, ona eski evli, boşanamayan bir adam hikayesi anlatmış. Her tarafa farklı bir masal.
Dördüncü aşama: parasal sömürü. En korkunç yanı aldatma bile değil, para konusu. Eş geleceği için biriktiriyor, ama parası başkasının hayatına yatırılıyor. Ekonomik şiddet bunun adı.
Ve son olarak, tesadüf. Bazen bir annenin, bir arkadaşın dikkati illüzyonu yıkar. Gerçekler inanca ters düşüyorsa, acı da olsa gerçeklere inanmalı.
Peki, bundan sonra ne yapılmalı? Duş sohbeti falan yok. Bu kadar büyük bir yalana imza atanla pazarlık olmaz. Net yapılacaklar: boşanma, tüm finansal hesapların kontrolü, kapı kilitlerinin değiştirilmesi. Onun “yurtdışı işi” devri bitip, kesin sona erdi.
Siz olsaydınız, eşiniz “ülkenin diğer ucunda çalışmaya gidiyorum” dese inanır mıydınız, yoksa biletleri ve lokasyonu kontrol eder miydiniz?




