Hayatım boyunca babaya ihtiyacım olmadığını söyledim kendime. Böyle söylemek, sanırım, daha kolaydı. On yaşındaydım, babam bizi terk etti. Bir valiz, çarparak kapattığı bir kapı ve yıllarca evde asılı kalan bir sessizlik kaldı geriye.
Annem her şeyi tek başına sırtladı. Bir fırında çalışıyordu, sabahları dördü bile olmadan kalkardı. Eve yorgun gelip bir parça bile nefes almadan, halimi hatrımı sorardı. Ne kadar zorlandığını görüyordum ve zamanla onun yerine ben kızmaya başladım. Ona değil, babama kızdım.
Büyürken erkeklerin kalmadığına, verdikleri sözlerin geçici olduğuna inandım. Arkadaşlarım babalarının onları okula götürmesinden ya da derslerinde yardımcı olmasından bahsederken ben ilgilenmiyormuş gibi davranırdım. İçimde ise koskoca bir boşluk ve ağırlık hissederdim.
Bazen babam arardı. Görüşmek ister miyim, diye sorardı. Hep reddettim. Kendime, onun benim hayatımda bir yeri hak etmediğini söyledim. Gitmeyi seçtiyse, hep o seçimle yaşamalıydı. Ama gerçekte tekrar incinmekten korkuyordum.
Yıllar geçti. Üniversiteyi bitirdim, Eskişehirde iş buldum, evlendim. Kızımı kucağıma aldığımda, bir çocuğun sorumluluğunun ne demek olduğunu gerçekten anladım. Onu uyurken izlerken, onu asla bırakmayı hayal edemezdim. Babama olan öfkem daha da alevlendi.
Bir gün, bilinmeyen bir numara aradı. Babamdı. Sesi farklıydı; daha kısık, daha yavaş. Hastayım dedi. Hiçbir şey istemediğini, yalnızca beni görmek istediğini söyledi. Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu. O gece gözümü kırpmadım.
İçimde iki kadın savaşıyordu: Hâlâ babasını özleyen küçük kız ve eski yaralarını yeniden açmaktan korkan yetişkin kadın. Sonunda, gitmeye karar verdim. Onun için değil, kendim için.
Hastanedeki odasında onu zar zor tanıdım. Zayıflamıştı, saçları bembeyazdı. Gözlerinde saklanamayacak kadar belirgin bir pişmanlık vardı. Aramızda suçlama olmadı. Sadece günlük şeylerden konuştuk; işimden, onun hiç görmediği torunundan.
Bir ara Üzgünüm, dedi. Zayıftım. Sorumluluk almaktan kaçtım, nasıl baba olunacağını bilmedim. Bu sözler geçmişi silmedi. Ama içimdeki sertliği kırdı.
O öfkeyi bir zırh gibi taşıdığımı fark ettim. Sanki beni koruyormuş gibi gelmişti. Oysa beni yalnızca geçmişe bağlamıştı. Affetmek, yaptığı şeyi haklı görmek değildi. Yalnızca, yaptığı şeyin hayatımı yönetmesine izin vermemekti.
Sonrasında onu daha sık ziyaret etmeye başladım. Kızımı bir kez gördü. Öyle bir baktı ki ona, sanki benimle kaçırdığı her şeyi onda yakalayıp telafi etmek ister gibiydi. Birkaç ay sonra vefat etti.
Cenazesinde sessizce ağladım. Kaybolan yıllara, inatla harcanan zamanlara, söylenemeyen kelimelere ağladım. Ama içimde bir huzur vardı.
Affetmenin başkasına hediye olmadığını, insanın kendini özgürleştirdiğini öğrendim. Bazen de en ağır yükün, kendi sırtımıza yüklediğimiz zincirler olduğunu gördüm.
Ona çok geç affettim; baba-kız olarak ikinci bir şansımız olamadı. Ama bu acıyı kendi çocuğuma aktarmadan önce affettim. Ve bu bana yetiyor.



