Düşünün ki, bir mucize gerçekleşiyor ve siz kendi küçük apartmanınızı bir tatil şehrinde satın alıyorsunuz. Şu anda, deniz kenarında yaşamaya başlıyorsunuz. Oysa daha önce, ailenizden kimsenin hayatınıza merakı yoktu. Hiç sormadılar; Nasılsın, iyi misin, sağlığın yerinde mi? diye. Beş yıldır çalışıyor, tatil nedir bilmiyorsunuz.
Genelde insanlar misafirperverdir; kim gelse yatacak yer verirler. Fakat biri fazla yüz bulup varını yolunu sizin üzerinize yıkmaya başlayınca işin rengi değişir, stres başlar. O ince çizgi nerede başlar, misafirperverlik hangi noktada yalnız kalmak isteği ve tükenmişlik haline dönüşür?
Aile ve yakınlar, çoğu zaman birinin hayatında ani bir bolluk baş gösterince ya da güzel bir yerde bir ev alınca kapıda bitivermez. Ama deniz kenarında ev varsa, ziyaretler sona ermez.
Mesela bir gün bana Zeynep geldi; nefes almakta güçlük çekiyordu. Göğsünde ağır bir yük, sanki içi yanıyor gibiydi. Muayene oldu ama doktorlar bir şey bulamadı. Meğerse sürekli bir stres altındaymış, kendi de fark etmemiş. Sorunun kaynağı hep önündeymiş…
Her şey küçük bir apartman almakla başladı. Zeynep, annesine acıdan ve güven duygusundan yedek anahtarları verdi. O an bunun doğru olduğunu düşündü. Annesi, şehirden dört saat uzakta oturuyordu ama sık sık trenle Zeynepe geliyordu. Zeynep işinden izin alıp annesini karşılamak zorunda kalıyordu.
Kolaylık olsun diye anahtarı verdi, sorunun çözüldüğünü sandı. Başlarda her şey güzeldi. Sonra annesi yalnız gelmemeye başladı; yanında akrabalar, komşular, arkadaşlar getirdi.
Zeynep, ne güzel bir hayatın var! Bizi de kabul et, misafirperverliğin karşılığını ver! dediler.
Zeynepin eşi ise genelde işteydi, bazen şehir dışında toplantılarda, o yüzden bu misafir akışını göremiyordu. Zeynep iyilik yaptığını samimiyetle düşünüyordu. Şehir küçük olsa da apartmanı herkesin uğrak yeriydi, annesi ise her gelene yardım etmiş oluyordu. Ama bu yardımı kızı üzerinden, kendi cebinden değil, başkasının imkânlarıyla yapıyordu.
Zeynep, annesinin kaprislerine göğüs germeye devam etti; eşiyle küçük bir odada sıkıştı, diğer odada hep misafirler doldu. Herkese yemekler hazırladı, sofra kurdu, kendi elinden geleni yaptı. Hatta ikinci bir iş buldu, çünkü para bitmişti. Sonra pandemi dönemi geldi, eşi işsiz kaldı, evdeydi. Misafirler ise hastalıktan korkmuyor, yine gelip kalıyorlardı, hem de haber vermeden.
Eşi dayanamadı ve dedi ki:
Ya annene anahtarı geri alıp, kimseyi çağırmasını engellersin ya da bu evliliği bitiririm.
Zeynep için karar vermek kolay değildi; annesi onu iyi bir evlat olması için yetiştirmişti ama eşini de kaybetmek istemiyordu. O yüzden annesiyle konuşmaya karar verdi.
Annesi ise hemen kızını vicdansız olmakla suçladı, hastaymış gibi yapıp, kızının kalp krizi geçirtmek istediğini ima etti. Her türlü duygusal baskıyı denedi, ama Zeynep kararlıydı.
Annesi anahtarı vermeyi reddetti ve; Artık bir kızım yok! deyip Zeyneple ilişkisini kesmek istedi. Sonunda eşi apartmanın kilidini değiştirdi. Kim bilir, davetsiz misafirlerden neler çıkabilirdi. Birkaç kişi yine geldi, kapıyı çaldı, ama artık açan olmadı. Kardeş, akraba beslemek, çok yıpratıcı bir işmiş.
Zeynep, annesiyle ilişkisi bozulduğu için üzgündü. Ama çok rahatladı, parasını artık kendine yetiyordu. Göğüs ağrısı ve iç sıkıntıları da gitmişti; annesine hayır diyebildikçe, kendi huzurunu koruyabiliyordu. Annesinin beklentilerini karşılamak uğruna kendini feda etmekten vazgeçmişti.




