Ezeli Düşmanlar
Dünya işte, daha yeni kestirmek için yatağa uzanmıştım ki, birden açık pencereden köpeğimin hırçın havlaması patladı. Normalde benim Karabas sessiz, sakin bir hayvandır ama bugün nedense sabahın köründen beri bir türlü susmak bilmiyor Öyle havlıyor ki, adeta çılgın gibi.
Bir kaç kez evden çıkıp bahçeye koştum, acaba bir şey mi var diye; ama ortalıkta ne bir yabancı, ne bir şüpheli bir şey göremedim.
Şunu düşündüm: herhalde komşunun köpekleri bizim bahçenin kenarında dolaştı, Karabas onlara havladı.
Onun huyudur; kendi baktığı yerin sınırlarında yabancı istemez. O yüzden ben bahçeye çıkınca ortalıkta kimse durmuyor zaten.
Onun sesi mahallede yankılanınca, normalde kim olsa korkar. Komşunun köpekleri de ne olduğunu anlamadan kaçıp gitmişlerdir.
Kaldı ki Karabası gündüzleri genelde bahçedeki kulübesine kapatırım tedbir amaçlı.
Geceleri ise zinciri çıkarır, serbest bırakırım. O zaman da, ne olursa olsun, artık kendi sorumlulukları Her koyun kendi bacağından asılır, derler ya.
Bir defasında benim bahçeye komşu köyden üç hırsız girmeye kalkmıştı.
Biri tel örgüyü aşarken pantolonunu yırtıp orada bıraktı, diğeri ayağındaki spor ayakkabıyı telin altında unuttu. Üçüncüsü ise, can havliyle bir ağaca tırmandı, ta en tepeye çıktı.
Polis, itfaiyecileri çağırmak zorunda kaldı, çünkü adam kendisi inemiyordu. Karabas o gün onlara öyle bir ders verdi ki, hayatları boyunca unutamadılar.
Bir de şu var; köpeğim asla gereksiz yere havlamaz. Ama bugün adeta zıvanadan çıktı.
Karabas, bırak artık havlamayı! dedim, yataktan kalkıp pencereye gidince.
Köpek sustu ama birkaç saniye sonra yine başladı aynı şekilde, daha da kuvvetli.
Mecbur bahçeye çıktım, bakayım neye sinirleniyor bu koca Anadolu çobanı.
Tahmin ettiğim gibi, bahçede yine kimse yoktu. Karabas beni görünce hemen sustu.
Neyin var, niye konser veriyorsun burada? diyerek gülümseyerek kulübenin yanına gittim.
Köpek mutlu bir şekilde kuyruğunu salladı, gözüyle de özür diler gibi bana baktı.
Biliyordu, rahatımı bozdu; ama kolay kolay nedensiz havlamaz.
Ama şimdi yine bir bakış attı bahçe kapısına, ardından öyle bir havladı ki, mahalle inledi.
Başımı hızla çevirdim. Kapının kenarında, gri bir şey yıldırım hızıyla fırladı.
Hemen kapıya koştum, dışarı çıktım ve…
…karşımdaki sıradan bir kediymiş meğer.
Ama bir bakışı vardı ki, anlatamam! O kadar ukala, kendinden emin ve burnu havada bir bakış.
Senin burada ne işin var dostum? gülerek sordum. Bak, insan gibi kedilere söylüyorum, burada fazla gezme, Karabas hiç kedileri sevmez. Eğer yakalarsa…
Kedi umursamaz bir şekilde yüzünü buruşturdu, hatta bana öyle geldi ki, sanki bana gülümsedi bile!
Yakalayacak diyorsun ha? Senin köpek kulübe dışında çıkamadan ben çoktan duvarın öbür tarafındayım. Şişman köpeğin, az besle!
İnan ki, kedinin bu sessiz ama öyle zarif aşağılanması bana dokundu biraz.
Hadi git buradan! diye elimi salladım kedinin üstüne, sonra bahçeye girip kapıyı iyice kapattım.
Ne oldu dersiniz?
Tabii ki kedi beni dinlemedi. Tam tersine, şimdi her gün bahçemde dolaşmaya başladı.
Bahçe içinde geziniyor, kulübenin yanında oturuyor ve adeta Ben buranın gerçek sahibiyim ve umurumda bile değilsiniz, der gibi davranıyor. Karabas da sadece havlamakla meşgul…
Başta kediyi kovmak için birkaç kez evden fırladım ama ben içeri girer girmez yine çıkıp geliyor.
Sonunda, benim ona karşı yapacak bir şeyim kalmadı.
O küçük zaferinden sonra kedi adeta bahçe kralı gibi hissetmeye başladı.
Bir seferinde Karabasın kabında duran eti bile çaldı! O tabak kulübenin içinde, Karabas da köşede yatıyor, havlamaktan yorulmuş, gri kedi de fırsatı değerlendirdi.
Sonra da o eti, köpeğin gözü önünde çiğneyerek yiyordu.
Bütün bunları gözümle gördüm; içimdeki sinir kabardı.
Demek sen böyle… öfkeyle mırıldandım. Dur, seni pişman edeceğim, köpeğime böyle davranamayacaksın.
Karabası bahçe kulübesinde gündüz kapalı bırakmayacağım artık diye karar verdim.
Tam olarak değil aslında kapıyı kapalı tutacaktım ama bir tık açık bırakacaktım, Karabas isterse büyük patisiyle kapıyı itip bahçeye çıkabilecek.
Dedim ki, Artık bahçede düzeni sağlasın…
Çünkü bu gri kedi hem köpeğimi hem beni yoruyordu; huzur bırakmadı.
Ama o gün Karabasla birlikte gri kediyi bekledik, nedense yoktu.
Bir şey mi hissetti, yoksa gerçekten başına bir şey mi geldi? Bilmiyorum. Hatta bu kadar zekice kurguladığım planda kedinin gelmemesi moralimi bozdu. Ertesi gün de gelmedi, üçüncü gün de yoktu.
Karabas bana şaşkın şekilde baktı, ben ise omuz silktim. Ona ne diyeyim ki?
Belki de artık hayırlı, kedi bize uğramıyor, dedim, gülerek. Sessizlik güzel…
Gerçi, itiraf etmek gerekirse, biraz da hilekarca konuşuyordum.
Şunu kabul edeyim Gri kediyi özledim. Evet, garip geliyor ama öyle!
Karabas alışmıştı, havlamak ezeli düşmanına, onun tuhaf davranışlarına sinirlenmek.
Şimdi ise Sıkıcı
Bir kaç gün sonra Karabas gözüyle bana kediyi aramaya gitmemizi istedi.
Nasıl mı? Sessiz gözlerle. Yaklaşıp bakıyor, ben de anlıyorum.
Sence gri kedi başına bir şey mi geldi? diye daldım. Ama hakikaten o huyla, başı bir belaya girer. Tamam, Karabas, gidelim bakalım, var mı bir şey yolun üzerinde?
Kapıyı açtım, dışarı çıktım, arabamın yanında durup sağa sola baktım.
Karabas da yanımda, o da koca tüylü kafasıyla etrafı kolaçan ediyor.
Bir taraftan, tanıdık ve… sevmediği kedinin kokusunu almaya çalışıyor.
Ama kolay değildi.
Komşunun bahçesinden gelen ahır kokusu her türlü kokuyu bastırıyordu zaten.
Mahalledeki yol boyunca yürüdüm, tekrar bahçe kapısına döndüm, Karabası da içeri sokacakken…
Tam kapıyı tutuyordum ki, birden durdum, sola baktım.
Yakında bir yerde yüksek bir kedi sesi ve ardından bir köpek havlaması, üstelik hırçınca…
Bir dakika sonra gri kedi tozlu yolda beliriverdi, koşarak, bir ayağı aksak. Peşinde ise bir köpek.
Ama sıradan bir köpek değil, cins hayvan; Doberman ta şehirden.
Kim olduğunu biliyorum. Her yaz ve ara sıra kışın şehirden gelen bir aile Dobermanını getirir. Demek gri kedi Karabasa yaptıklarını bu şehirli köpeğe de yapmak istedi, ama hesaplar tutmadı.
Doberman belli ki kediyi ısırmıştı. Kedinin gri tüylerinde kanlı lekeler bile vardı.
Ben gri kediyi izlerken Karabası unuttum bile.
O da, hiçbir zaman izin almadan yapmadığı bir şeyi yapıp, birden fırladı.
Karabas! Nereye gidiyorsun?! diye bağırdım, kediyi bekleyen felaketi düşünerek. Doberman bu kadar zarar vermişken şimdi daha da kötü olacak dedim. Dur Karabas!
Ama köpek beni dinlemedi. Yavaş yavaş hızlanıp gri kediye doğru koştu.
Kedi de bunu görüp, yolun ortasında korkudan dondu.
Herhalde hayatının tehlikede olduğunu anladı Hem de öyle bir durumda ki, kel alp saçında.
Sonra ne oldu dersiniz? Daha doğrusu siz tahmin edersiniz, ben ise anca o an farkına vardım.
Karabas kedinin yanına varıp onu kokladı, sonra…
…sonra bir aslan gibi bağırıp Dobermana saldırdı.
Dobermanı, ta yolun ucuna kadar kovaladı. Neyse ki Dobermanın refleksleri iyi, hemen döndü, kulaklarını yatırdı.
Yoksa hala köyde Karabasa denk gelecek bir köpek yoktu.
Kedi fırsattan istifade çil yavrusu gibi kaçtı. Ben Karabasa odaklandım, gri kedinin gittiğini fark etmedim bile.
Akşam Karabasa mama vermeye bahçeye çıktığımda neredeyse kabı elimden düşürdüm.
Kedi oradaydı. Canı sağ, gözü minnet dolu, ve Karabasın bacağına başını yaslamış, sessizce mırıldanıyordu. Karabas bana öyle bakınca ben de kahkahalarla güldüm.
Affet patron, ama onu kurtardım, artık ömrümün sonuna kadar ona göz kulak olmalıyım! bakışında yazıyordu.
Şaka değildi.
Karabas, artık gri kediyi koruması altına almıştı.
Kendi kabındaki mamayı bile paylaşmaya izin verdi bu bizim huysuz, ciddi, koca köpeğimiz için büyük bir cömertlikti.
Gri kedi bir şekilde onun kalbini eritmişti. Artık düşman değil, gerçek arkadaş olmuşlardı.
Ve hikaye burada bitmedi yanlış anlamayın.
Çünkü gri kediyi veterinere götürmek için şehirdeki kliniğe gittik. Ayağındaki yara ciddi; kendi başına iyileşmezdi. Veteriner dikiş attı. Tedavi sonrası gri kedi bizde kaldı.
Ben ona gözetimim verdim, Karabas da gözünü bir an bile ayırmadı üzerinden. Oysa daha birkaç gün önce ikisi de kediyi öldürecek kadar öfkeliydi. İşte hayat böyle bir şey.
Bir süre sonra bahçe kapısında genç, güzel bir kadın belirdi.
Karabas havlamak istedi ama kadını ürkütmemek için bir iki kez nazikçe ses çıkardı. Ben duydum, evden fırladım.
M-merhaba… dedim, şaşkınlıkla. Buyurun, bir şey mi istemiştiniz?
Kadın gri kediyi arıyormuş. Sokakta görüp görmediğimi, bahçeye girip girmediğini sordu.
Ya da belki sizin bahçenize gelmiştir. Benim kedim biraz şımarıktır. Ne kadar kapalı tutsam da, benim Toraman hep kaçıp akşamlara kadar dönmez. Şehirde dairede sakin, ama buraya anneme geldim; annem felç geçirdi, bakımla uğraşıyoruz, kedi de serbest bırakınca adeta çılgınlaştı. Genelde eve dönüyordu, yıkıyordum, besliyordum, ama bu günlerde hiç yok; endişeliyim.
Aslında Toramanın nerede olduğunu biliyorum, gülümsedim. Buyurun bahçeye gelin. Köpeğimden korkmayın, size zararı olmaz.
Köpeğin yanında mı? Neden?
Bakınca göreceksiniz.
Elbette kadın tereddüt etti, ama gözümdeki samimiyeti görünce güvendi. Bahçede Karabasın yanında kediyi görünce şaşkınlıkla durdu.
Toraman! Sen nasıl buradasın? Ne oldu sana? dedi, kedinin bandajlı ayağını ve kalçasını görünce. Sonra bana bakıp Sizin köpeğiniz mi yaptı bunu?
Yok yok, yanlış anladınız, utandım. Biz, aksine, kedinizi kurtardık!
Kimden kurtardınız?
Eğer vaktiniz varsa, anlatayım. İlginç bir hikaye.
Kadına her şeyi anlattım. Bu sırada tanıştık; adı Arzuymuş. O da çok güldü.
Vay be Toraman sana sabır göstermezken, sen onu kurtardın.
Biz Karabasla böyleyiz, gülerek cevap verdim. Ama bakın, şimdi kedi hem beden hem ruh olarak iyileşiyor. O kadar sakin ki. Artık huysuzluğuyla uğraşmıyoruz.
Hep böyleydi aslında… Belli ki taze köy havası ona yaramış. Ya da belki bana daha az ilgi gösterdiğim için içerlemiştir. Annemle ilgilenmek zorundayım; yavaş yavaş tekrar yürümeyi öğreniyoruz, meğer bu iş sabır istermiş.
Gelin, yine uğrayın, mahcup şekilde dedim. Kedinizle birlikte.
Teklifinizi düşüneceğim, dedi Arzu, tatlı bir şekilde.
Altı ay sonra bütün köy düğün yaptı: benimle Arzunun düğünü. Toraman ve Karabas da davetlilerdi tabii. Doberman bile vardı, Toramanı ısıran.
Doberman kediyi tanıdı, başta ters ters baktı ama Karabasla göz göze gelince hemen bozuntuya vermedi. Hikayemiz böyle işte…
Şunu da ekleyeyim: Bazen en büyük düşmanımız, hayatımızın hiç beklemediğimiz dostu olur. O gri kediyi başta istemedim, Karabasla uzun süre uğraştık ama sonunda hem o canı kurtardık, hem kendi yalnızlığımızı. İnsan, bazen düşmanıyla barışınca, gerçek dostluğun değerini anlar.



