Artık Başkalarını Memnun Etmek İçin Kendi Rahatını Feda Etmeyi Bırak

Artık Uyumlu Olmayı Bırak

Tamamdır, Ayşegülcüğüm! diyordu Sevda Teyze, kağıt peçeteyle dudaklarını silerken cıvıl cıvıl bir sesle. Peçete, Ayşegül Hanımın misafirine özel yaptığı pastanın peçetesiydi ve üzerinde yağlı bir krema lekesi vardı. Beş Mayısta sende buluşuyoruz. Ben kendi tarifimle yaptığım sucuklardan, turşulardan getireceğim, sen de artık sıcak yemekleri sen halledersin. Sonuçta doğum günü sahibisin! Misafirler çok önemli, Oğuzun iş arkadaşları da gelecek, ciddi insanlar. Kaliteli bir sofra olmalı.

Ayşegül Hanım karşısında, artık epeydir soğumuş olan çayını tutuyordu. Sevda Teyzeye bakarak başını sallıyordu. Onaylıyordu ve bir yandan yarın teslim edeceği üç aylık raporu, dolapta biten tereyağını, kocası Mesutun yine artan bel ağrısını ve yeni bant almak gerektiğini düşünüyordu. Her şey aklındaydı, bir tek Sevda Teyzenin anlattığı şeyler dışında. O ise anlatıyordu, boynundaki mor şalını düzeltiyor, pencereden dışarı dalgınca bakıyor, zihninde bir başkasının masasına tabakları nasıl yerleştireceğini tasarlıyordu.

En az yirmi kişi olacak, kızım devam etti Sevda Teyze. İyice uğraş Ayşegülcüğüm. Sen zaten bu işlerde ustasın. Zeynepin nikahında neler yapmıştın hatırlıyor musun? Tabağında bir lokmacık bırakmadılar! Şimdi de aynısı olsun. Ben de sana yardım ederim elbette. Yönlendireceğim seni.

Kısa, havlayan köpek gibi bir kahkahası vardı.

Ayşegül Hanım da tebessüm etti. Mecburen. Sevda Teyze, Zeynepin eşi Oğuzun halasıydı çünkü. Sonuçta aile işi, tartışmak olmazdı. Çünkü hep böyle davranmıştı. Gülümsemiş, onaylamış, söylenmemişti.

Tamam, dedi. Anlaştık.

Sevda Teyze, saat sekiz buçuk gibi kalktı, memnun ve tok bir şekilde. Ayşegül Hanım kapıyı arkasından kapatıp, sırtını kapıya dayadı ve bir dakika kadar öylece durdu. Antrede hâlâ misafir parfümü vardı; tatlımsı ve ağır bir koku. Duvarın diğer tarafında Mesut, oturma odasında televizyon izliyor, balık tutma programının sesleri geliyordu ve Sevda Teyzeye selam vermeye bile çıkmamıştı.

Gitti mi? diye seslendi Mesut, gözünü ekrandan ayırmadan.

Gitti.

Ne istedi peki?

Ayşegül Hanım mutfağa geçti, fincanları toplamaya başladı. Musluktan akan su nerdeyse kaynar idi, ellerini çekmedi.

Beş Mayısta kutlama olacak, dedi Burada.

Bizim evde mi? Ne kutlaması?

Benim doğum günüm. Hem Oğuzun işiyle de ilgili bir şeyler.

Oturma odasından belli belirsiz bir mırıldanma geldi. Ardından tekrar sessizlik, sonra yine balık programı.

Ayşegül Hanım ellerini havluya sildi. Havlu eskiydi, kenarlarında güneşten solmuş horoz desenleri, on beş yıl önce pazardan almıştı. Hala atamamıştı. Bir an havluya baktı ve içinden Ben de bu havlu gibiyim diye düşündü. Solmuş, kenarında horozlar… Orada duruyor, biri gelip ellerini silsin diye bekliyor.

Bu düşünceyi uzaklaştırdı, buz dolabında ne var diye bakmaya gitti.

Ayşegül Tümer, on gün sonra elli yaşına girecek. Koca bir ömür. Dile kolay, yarım asır. Otuz beş yılı net hatırlıyor. O otuz beş yılın bir tek gününü kendi için yaşamış mı, hatırlamıyor. Kocası Mesut, kızı Zeynep, annesi beş yıl önce vefat etmiş ve her hafta sonu ona menemen yapmaya giderdi, kayınvalidesi, ki o da başka bir semtte oturur ve çocuksu ilgi isterdi… Hiçbir zaman sadece kendi için.

İnşaat şirketinde muhasebeci olarak çalışıyor. Yirmi iki sene aynı iş, aynı masa. Arkadaşları saygılı, patronlar değerli elemanımız diyor, ama terfi yok, gerek de yok: Zaten Ayşegül Hanım hallediyor. O dert etmez, Ayşegül Hanım çözüm bulur.

Evde de aynı. Mesut elli dört yaşında, fabrika mühendisi, işini sevmiyor ama emekli olana kadar dayanıyor; Evde dinleniyorum, diyor. Yani: Televizyon, telefon, koltuk ve arada garaj. Evde yemek yapan Ayşegül, temizlik yapan da Ayşegül, faturaları yatıran da, eve alışverişi yapan da Ayşegül. Misafirleri karşılayanlar da. Mesutun prensibi olmuştu artık elini sürmemek. Artık bu konu tartışılmıyor bile, fon müziği gibi evin içinde.

Zeynep dört yıl önce evlendi. Kocası Oğuz iyi bir insan, çalışkan ama ailesi problemli. Oğuzun annesi yıllar önce vefat etmiş, babası kuzeyde bir yerde, fakat halası Sevda tüm aile rolünü üstlenmiş. Baskın, yüksek sesli, her şeyde kendi dediklerinin olmasına alışkın. Ayşegül Hanımdan ilk günden hoşlanmadı. Somut bir nedeni yok; fazlasıyla sessiz buluyordu, fazla uyumlu. Bu tarz insanlar, baskın karakterleri mutlu etmez, emir verme ihtiyacı doğurur.

Zeynep annesini seviyor ama Oğuzu daha fazla. Normaldir. Doğrudur, belki de. Ama konu anne rahatlığı mı, Oğuzun huzuru mu olunca, hep ikinciyi seçer. Sessizce, tartışmasız.

Ayşegül Hanım da böyle yaşar. Üç odalı bir apartman dairesinde, Bursa Osmangazide, sekizinci kat, her kattaki apartmanlar birbirinin kopyası ama ağaçlar hep farklı, çünkü kimse ağaçları aynı hizaya getiremez. Şikayet etmez. Kime neyi şikayet edecek, niye?

Sevda Teyze gittikten sonra bir saat mutfakta oturup yirmi kişi için alınacakları hesapladı. Liste uzadıkça uzadı; masrafı bir yandan yazıyor, eski bir fişin arkasına. Rakamları görünce göğsünde bir yük hissetti. Acıdan daha çok ağırlık vardı; biri sanki kucağına bir tuğla koymuş gibi.

Işığı kapattı, yatağa gitti.

Önündeki dokuz gün bir şenlik eziyeti havasında geçti. İlk başta kendini avutmaya çalıştı, Sadece ailemi mutlu ediyorum, kutlama güzel olacak, yeter ki dağılma, dedi. Fakat üçüncü günde o ses de kayboldu.

Her sabah altıda kalkıyordu; işe gitmeden bir gün öncenin malzemelerini çıkarıyor, alışveriş listesini gözden geçiriyor, markete sipariş için arıyordu. Akşam altılara kadar çalışıyordu, bazen daha fazla, çünkü çeyreklik rapor beklemiyordu. Ardından markete; ağır alışverişler, konserve, un, yağ, et… Yedinci kata torbaları çıkarıyordu, çünkü asansör arızalıydı. Eve gelince hemen bir şeyler kaynatıyor, hızlıca evi topluyor, sabahın birine, bazen ikisine kadar ayakta. Sonra tekrar altıda kalkıyor.

Mesut bunu görüyordu. Yani bedenen görüyordu. Ama içinden geçip bakıyordu. Bir defa, yardım ister misin diye sordu. Hallederim, dedi Ayşegül Hanım. Mesut rahatladı, yine telefonuna döndü.

Zeynep çarşamba aradı. Her şey hazır mı? diye sordu, Sevda Teyze sıcak yemekleri sordu, mezelere dikkat et diye belirtti, dedi. Ayşegül Hanım: Zeynep, salatayı en azından sen yapsan? Beni çok zorluyor, dedi. Zeynep bir an sustu, sonra: Anne, sen de biliyorsun, hem benim hem Oğuzun işi var, yardım ederiz gelirken. O yardımcı olacağız dediği, yemeklerin tabaklara aktarılması demekti. Ayşegül Hanım bunu anladı, tek kelime etmedi.

İki gün kala pencereleri sildi; geçen sefer Sevda Teyze cam kenarındaki tozdan bahsetmişti. Sandalyeye çıkıp silerken düşündü; en son bu pencereleri kendisi için değil, annesi geliyordu diye sekiz yıl önce silmişti. Hep başkaları için.

Ayağı sandalyeden kayıyordu az daha, tutunmayı son anda başardı. Kalbi hızla atıyordu. Enerjisi, bacakları, kafası aynı anda zonkluyordu.

Düşse şimdi kemik mi çatlasa? İlk akla gelirdi: E kutlamayı kim yapacak şimdi?

İçini acıtan bir gülüşle kahkaha attı. İçine çekik, tuhaf bir kahkahaydı.

Kaldı yerden, devam etti cam sildirmeye.

Dördü beşe bağlayan gece üç saat uyudu. Geri kalan bütün vakitte yemek yaptı, böreği sardı, eti marine etti. Fırında kaşarlı kuzu, iki çeşit salata, limonlu levrek. Sevda Teyzenin özel isteği olan, kendi hiç sevmediği jöle balığı yaptı. Lahmacun, çünkü Mesutun kuzeni Erkan bunlarsız eğlence olmaz diye tutturmuştu. Bir de pastayı bir gün önce yaptı, vişneli, pandispanyatek kendisine yaptığı şey o oldu.

Sabah yedide duş aldı, iki yıl önce kendine alıp hiç giymediği mavi elbisesini giydi. Aynada kendine baktı: Gözlerinin altında mor halkalar, hiçbir fondöten onları kapatamıyor, elleri kızarık, dudakları kurumuş. Ama elbise güzeldi. Bunu biliyordu.

Vay canına, süslenmişsin, dedi Mesut koridordan geçerken. Aferin!

Hepsi bu kadardı. Çok güzelsin, İyi ki doğdun, Nasılsın? yoktu. Sadece aferin ve yanından geçti.

Konuklar on ikide gelmeye başladı. İlk gelen Sevda Teyze oldu, on bir buçukta. Kocaman çantasıyla geldi; ev yapımı sucukları, bir litrelik turşu ve bir kutu çikolatayı çıkardı. Çikolatayı masanın kenarına, turşuları ortaya koydu. Bütün eve göz attı, mutfağa baktı, başını salladı.

Aferin Ayşegülcüğüm, dedi. Aynı Mesut gibi. İyi hazırlamışsın.

Sonra telefonuna sarıldı, birilerini aramaya başladı.

Bir gibi herkes toplandı. Yirmi üç kişi. Ayşegül Hanım oturduklarında hepsini saydı. Masalar birleştirildi, çarşaf geçen gece on ikiye kadar ütülenmişti.

Misafirlerin en fazla altısını tanıyordu. Diğerleri Oğuzun arkadaşları veya Sevda Teyzenin dostları. Evinde yabancı kişiler; yemeği yiyen, sandalyede oturan, üçüncü kattaki Şerife Hanımdan alınan sandalyeleri kullanan.

Erkan başladı ilk tosta. Karman çorman bir hikaye anlattı, kimseyle ilgisi olmayan, ama herkes güldü. Sonra Oğuz kalktı. Ayşegül abla bu işleri iyi bilir, dedi kısaca. Sonra yine işten, başka şeylerden konuştu. Rakamlar, isimler, Ayşegül Hanım anlamadı bile.

Sevda Teyze ayağa kalktı. Hazırlıklıydı. Konuşmasını Oğuzun iş arkadaşına ayırdı; başarısı, azmi, aslan gibi delikanlı. Sonra Ev sahibemizi de analım, dedi gülerek, madem sofrasındayız. Herkes güldü.

Ayşegül Hanım gülümsüyordu. Masanın başında oturuyordu, doğum günü sahibesi diye. Herkese teşekkür ederim, diyordu. Ama içinde yavaş bir değişiklik vardı. Sanki kaynamaya yakın ısınan su gibi.

Ayşegül, burada tuz yok! diye biri seslendi.

Gitti, tuz getirdi.

Ekmek az, ekmeği çıkar, dedi Erkan.

Ekmek getirdi.

Ayşegül Hanım, çatal eksik, diyen bir kadın, onu ilk kez görüyordu.

Çatal getirdi.

Sonra biri başka bir meze, biri ek tabak istedi. Sonra mineral suyu, Zeynepin getirmeyi unuttuğu, balkon dolabından aldı.

Ayşegül Hanım sürekli mutfak-salon arasında gidip geldi. Oturabildiğinde tabağı dolu, yemeye fırsat olmuyordu.

Bir kere tost konuşmak istedi. Ayağa kalktı, kadeh kaldırdı. Yanında oturan Zeynep de kadehini kaldırdı. Fakat aynı anda Sevda Teyze, Oğuzun arkadaşıyla yüksek sesle konuşmaya başladı. Herkes ona döndü. Zeynep kadehini indirdi, Ayşegül Hanım da yerine oturdu. Tost edemedi.

Herkes yemeği övdü. Jöle balığı muhteşem, Lahmacunun eşi yok, Et nasıl bu kadar yumuşak oluyor? Tarifleri anlattı, kibarca gülümsedi. Yemeği överlerken iyi hissetti elbette, ama canı yandı. Çünkü övdükleri Ayşegül değil, yemek; çünkü onun varlığı, mutfak, mutfak önlüğü, getir ve ekle. Doğum günü sahibesi değil, hizmetçi.

Zaman geçti, üçüncü saat oldu neredeyse. Dışarıda mayıs güneşi, masa başındakiler sesi yükseldi. Oğuz bir başarısını anlatıyor, Sevda Teyze araya gülüşler sıkıştırıyor, Mesut ve Erkan köşede balık veya araba konuşuyorlardı.

Ayşegül Hanım, mutfağa dördüncü kez et servisi için geçti. Fırından çıktı, elleri yorgunluktan titriyordu. Üç saatlik uykunun etkisiyle başı dönüyordu. Ete gözü kaydı, tabağa koymaya başladı.

O sırada Sevda Teyzenin tok ve buyurgan sesi geldi salondan:

Ayşegül! Gelecek misin? Bu arada yanına yoğurt al, bitti burada!

Ne Ayşegülcüğüm, ne de lütfen… Sadece buyurgan bir yoğurdu al!

Bir hizmetliye, bir bulaşıkçıya hitap eder gibi.

Ayşegül Hanım durdu. Ete kaşığını havada tuttu. Mutfak sessizdi. Dışarıda eski bir çınar rüzgarda sallanıyordu. Ocağın üstü boştu.

İçinde bir şey tık dedi.

Acı yoktu. Basitçe. Sanki bir düğme çevrildi.

Kaşığı yere bıraktı, eldivenlerini çıkardı, her zamanki gibi fırının yanındaki çengele astı. Sonra servis tabağı ve yoğurdu aldı, salona geçti.

Hepsini masaya koydu.

Hazır ol, dik durdu.

Affedersiniz, dedi. Sesi yumuşak ama netti, birkaç kişi ona döndü. Lütfen, dinler misiniz?

Sevda Teyze, Oğuzun arkadaşıyla bir şeyler anlatıyordu. Zeynep annesine şaşkın baktı. Mesut bakmadı.

Lütfen, dedi bu kez biraz daha yüksek sesle.

Sevda Teyze de döndü. Yüzünü buruşturdu, rahatsız edici bir şekilde.

Biri sorun mu var? dedi, hafif sinirle.

Ayşegül Hanım masaya baktı. Kendi misafirlerine ve yabancılara, kocasına, nihayet bakmıştı. Zeynep ise kadehini havada unuttu, hala anlamıyordu. Sevda Teyze ise mor şalı, doymuş yüzüyle masanın sahibine dargın bakıyordu.

Birkaç cümle söyleyeceğim, dedi. Bugün benim doğum günüm ve elli yaşına girdim.

Evet canım, nice yıllara! diye biri bağırdı uzaktan, kadehini kaldırdı.

Bekleyin, dedi Ayşegül Hanım. Bir dakika sadece.

Salon sessizleşmişti. Kalbinin atışı düzelmiş gibiydi. Sanki içeride zor verilen bir karar alınmış ama kendisi bile yeni fark etmişti.

Geçtiğimiz on günümü başkasının kutlaması hazırlığı olarak geçirdim. Gecelerce uykusuz, market alışverişleri, yemekler, cam silmek, ütü, komşudan sandalye istemek… Her şey tek başıma. O kadar kalabalık masada bir kere tost konuşamadım. Üç kez lafım bölündü. Sekiz kere sofradan kalktım, siz yerinizde otururken. En son yoğurt getirmem bir emir cümlesiyle istenmişti.

Derin bir sessizlik oldu. O anda herkes duymuş ama ne yapılacağı bilinmemişti.

Ayşegül, nedir bu şimdi? dedi Mesut. Onda da bir utanç, ama anlamamak vardı.

Anne… diyebildi sadece Zeynep.

Sevda Teyze tepki aradı, cevap hazırlıyordu. Ayşegül Hanım göz göze geldi. Kadıncağız içinden sıktı ama söylemedi.

Sizden bir ricam olacak, dedi Ayşegül Hanım, sesi beklemediği kadar sakindi. Lütfen getirdiğiniz ne varsa alın, kutlamaya başka bir yerde devam edin. Yakında Sıcak Sofra diye güzel bir kafe var, oraya davetlisiniz, ödemeyi ben yapmak isterim. Ama evimde, bu kutlama burada bitti.

Birkaç saniye sessizlik. Sonra herkes aynı anda konuşmaya başladı.

Erkan alçak sesle bir laf etti, duymadı bile. Oğuzun iş arkadaşları ceket bakmaya girişti. Sevda Teyze ayağa kalktı, masadaki turşu kavanozunu aldı bu ince, küçük, ama sembolik bir kırılmaydı, bilmediği bir şekilde Ayşegül Hanımı biraz güldürdü bile.

Zeynep annesine yaklaştı.

Anne, napıyorsun? fısıldadı. Çok ayıp oldu. Artık Sevda Teyze…

Zeynep, kesti Ayşegül Hanım sakince, seni çok seviyorum. Fakat şimdi lütfen çık.

Kızı şaşkın bakıyordu adeta tanımadığı biri gibi. Ve Ayşegül Hanım da içinden geçirdi: Doğru. Çünkü karşısında dik duran ve Çık, lütfen, diyen, o eski annesi değildi.

Mesut en son ayrıldı. Kapıda durdu.

Delirdin mi? sordu. Kızgınlık yoktu, daha çok merak.

Hayır, dedi Ayşegül Hanım. Galiba daha yeni toparlanıyorum.

Bir cevap vermeden çıktı.

Kapıyı kapattı, kilitledi. Bir süre antrede, kimsesizliğin yoğunluğunda durdu. Gerçek bir sessizlik. Gece yarısı ya da gün ağarırkenki gibi. Ama şimdi öğlen üçtü, mayısın beşi, dışarıda serçeler cıvıldıyor, aşağıda apartman kapısı çarpıyordu. Evdeyse kendinden başka kimse yoktu. İlk kez, derin bir nefes gibiydi. Yıllardır tutulmuş bir nefesin bırakılması gibi.

Odaya geçti. Masaya baktı. Et dolu tabak, yarı yenmiş salatalar, ekmek, kadehler. Kendi tabağı dokunulmamıştı.

Yemediği için açtı. Tabağı aldı, ısıtmadan, çatalla beraber mutfağa gitti. Çünkü onun pastası da orada duruyordu. Vişneli pandispanya. Tabak yaptı, sıcak çay koydu kendine. Yeni kaynamış suyla.

Oturdu.

Dışarıda mayısın canlı çınarı, yeni yeni patlayan minik yapraklarıyla rüzgara oynuyordu. Ayşegül Hanım baktı, yemeğini yedi. Eti güzeldi. Yemek yapmayı hakikaten iyi biliyordu. En azından bu kısmı Sevda Teyze doğru söylemişti.

Sonra bir dilim pasta aldı.

Pandispanya hafif, vişne ekşi tatlı, krema yumuşak. Ağır ağır çiğnedi. Kimse Ayşegül getir, kimse içinden saydam bakmıyor. Sadece o ve kendi için yaptığı pasta.

Kaç yıllık maziden sonra ilk defa.

Ağlayacağını sanmıştı aslında. Böyle sahnelerde ağlanmaz mı? Eğer film olsa, burada hüzünlü bir piyano, gözyaşı başlardı. Olmadı. Onun yerinde sakin, toprağa benzer bir güven vardı. Sanki ilk defa, altında sallanmayan sağlam bir zemin vardı.

Telefonuna iki saat bakmadı. Sonunda alıp baktı.

Bir sürü mesaj. Zeynep üç kere yazmış: Anne arar mısın, Anneye anlamadım ne oldu?, İyi misin? Mesut bir kez: Hiç hoş olmadı. Sevda Teyzeden tık yok, şaşırtıcıydı. Yabancı birkaç numara daha, herkes olan misafirlerden. Bir de Şerife Hanım: Ayşegülcüm, sandalyeyi ne zaman getirirsin?

Sadece Şerife Hanıma döndü: Yarın getiririm, kusura bakmayın.

Zeynepe: İyiyim. Takma kafana. Yarın konuşuruz.

Mesuta mesaj yok.

Toparladı masayı. Sakin, sinirsiz. Kalanları kaplara koydu, dolaba yerleştirdi. Tabakları su dolu leğene bastı. Çöpleri döktü. Masa örtüsünü kaldırdı. Sandalyeleri geri götürdü üçüncü kata. Şerife Hanım kapıyı sabahlıkla açtı, sorusuzca baktı. Akıllı kadın.

Eve gelince banyo yaptı. Köpüklü, uzun, sıcak. Tavana baktı, üç senelik nem lekesi, Mesutla boyayalım diye kaç kere konuşmuşlar, yapmamışlardı. Üç yıl tavanı boyamayı ertelemekle, üç yıl hayatı ertelemek aynı şey, diye düşündü.

Mesut on ikide geldi. Ayakkabıları çıktı, kapı açıldı, kısa bir süre sessizlik. Odaya geldi, kapıda durdu. Ayşegül Hanım yatakta kitaptaydı.

Sen ne yaptığının farkında mısın? dedi.

Evet, dedi.

Ee?

O kadar. Farkındayım.

Sevda Teyze Oğuz… olay çıkacak, hiç düşündün mü?

Düşündüm, dedi Ayşegül Hanım. Mesut, çok yorgunum. Yarın konuşalım.

Kısa bir süre daha baktı, salona geçti, oradaki çekyatta yattı. Bunu bazen, küsünce yapardı. O bunu duydu ama çağırmadı.

Gece lambasını kapattı. Karanlıkta yattı.

Tam on saat uyudu. Son zamanlarda ilk kez.

Altı Mayısın sabahı sıradandı: Perde arasından güneş, serçeler cıvıldıyor, kahve makinesi geceden ayarlanmış. Kalktı, kahvesini içti, tost yedi. Mesut hâlâ uyuyordu, salondan derin nefesi geliyordu.

Dizüstünü açtı.

Başlangıç bir rastlantıydı; sadece haftalık hava durumuna bakacaktı. Yan sekmede, aylar önce açıp unuttuğu bir turizm acentesi sayfası duruyordu. Bir süre gezinip kapatmış, vakti olmamıştı.

Tıkladı.

Kapadokya, Safranbolu, Eskişehir. Sekiz günlük Anadolu turu. Otobüs, rehberli, kahvaltılı. Fotoğraflar: beyaz taş camiler, eski sokaklar, mayıs ışığında tarihi surlar. Hiç görmemişti. Daima istemişti. Mesut bu tip gezileri sevmezdi: Ne gerek var, köye gidelim. Yirmi yıl köy. Patates, bahçe, soba.

Acenteyi aradı, sabah dokuzda.

Merhaba, sekiz günlük Anadolu turunu incelemiştiniz, dedi tatlı bir kadın sesi.

Evet, dedi Ayşegül Hanım. En yakın turda yer var mı?

On dört Mayısa tek kişilik bir kontenjan kalmış.

Tek kişilik iyi. Tek onu istiyorum.

Telefonla hemen ödemeyi yaptı. Sonra elinde ahizeyle cama bakarken büyük bir huzur hissetti. Ne mutluluk ne heyecan, yalnızca huzur. Sanki ilk defa doğru bir adım attığını biliyordu.

Zeynep aradı aynı sabah. Tedirgin, buz üstünde yürüyen biri gibi.

Anne, nasılsın?

İyiyim, dedi Ayşegül Hanım.

Biz konuşmamız lazım. Sevda Teyze çok bozuldu. Oğuz üzgün. Bu bu çok ani oldu.

Biliyorum.

Sevda Teyzeyi arasana, özür dilersen yatışır, her şey…

Hayır, Zeynep.

Kısa bir sessizlik.

Nasıl hayır?

Kendi evimde, doğum günümde, insanları çıkarmam için özür dilemeyeceğim.

Ama anne…

Bekle. Kahve kupasını eline aldı, sıcak. Bir şey diyeceğim, beni dinle, Zeynep. Kızım olarak değil, sadece beni bir dinle.

Zeynep sustu.

Dün elli yaşıma girdim. O günü, başka birinin törende hizmetçilik yaparak geçirdim. O kadar yoruldum ki elim titredi, bütün gün yemeden içmeden koşturdum, kimse kutlamadı bile. Hiçbir lütfen yok, teşekkür yok, gözünün içine bakan yok. En çok da beni üzen: Ben bunu kendim yaptım. Bu masayı ben kurdum, bu insanları ben davet ettim. Yirmi yıl kimse nasılsın demedi çünkü ben önemsemedim.

Durdu. Camda bir güvercin durdu, bakıp uçtu.

Anne, dedi Zeynep, bu kez başka bir tonda, savunmasız, insanca, haklısın bence. Ama çok şaşırdım…

Biliyorum. Ben de.

Hep böyle mi olacak şimdi?

Ayşegül Hanım hafif gülümsedi.

Bilemem. Ama bir tur satın aldım.

Nasıl bir tur?

Anadolu turu. Sekiz gün. On dördünde gidiyorum.

Uzun bir sessizlik.

Yalnız mı?

Yalnızım.

Anne, dedi Zeynep kısık sesle.

Kızım, bu benim hayatta kendime hayatımda ilk planladığım tatil. İlk kez kendim için. Belki başlamam gerek.

Zeynep cevap vermedi bir süre. Sonra: Tamam. Ara beni dedi ve kapattı.

Mesut öğleye doğru öğrendi turu. Mutfakta aşure pişiriyordu. Yavaşça anlattı: bilet aldım, on dörtte gidiyorum, sekiz gün, Anadolu gezisi.

Bir süre baktı. Sonra:

Beni sormadın.

Hayır.

Ne demek bu?

Nasıl istersen, Mesut.

Ayşegül, iyisin, değil mi? Doktora mı gitsek?

Aşureyi karıştırdı, tadına baktı. Biraz daha şeker ekledi.

İyiyim, dedi. Yirmi dakikaya hazır olur.

O çıktı, oda boyunca gezinip sustu, sonra televizyonu açtı. Hayat akıyordu.

Bir sonraki günler gerginlikle geçti. Mesut bazen sustu, bazen bağırdı. Sen ne oldun böyle, Eskiden böyle değildin, Kimse böyle yapmaz. Dinledi. Karşı çıkmadı. Eskiden her konuda savunurdu kendini, şimdi içinden gelmiyordu.

Zeynep üç gün sonra tekrar aradı. Sevda Teyze bir daha o eve gelmem diyor, dedi. Ayşegül Hanım: Tamam, dedi. Zeynep başka şey bekliyordu, duraksadı.

Hiç üzülmüyor musun?

Hayır.

Sonuçta akraba

Zeynep, Sevda Teyze benim akrabam değil. Oğuzun akrabası, başka konu. Benim ailem, bir an durdu, benim ailem sensin. Ve Mesut. Ve ben artık nasıl başka bir düzende yaşarız diye düşünüyorum. Sevda Teyze için değil.

Zeynep hı dedi, sonra hangi otel, hangi tur diye sordu. Küçük ama bir adımdı. Anladı, Ayşegül Hanım hissetti ve anlattı.

On üç Mayıs, son gün, küçük bir valiz topluyordu. Kolay taşınacak. Yedi yıl önce bir kez tatile gitmişlerdi Mesutla, her şeyin yedekleriyle tek başına valiz hazırlamıştı. Şimdi sadece kendisi için. Mavi elbiseyi de koydu, gitsin o da.

Mesut geldi, valize baktı. Yatak ucuna oturdu.

Gerçekten gidiyorsun, dedi. Soru sormadı, söyledi.

Gidiyorum.

Sekiz gün.

Sekiz gün.

Alnını ovuşturdu, iç çekti.

Yemek, falan hazır mı, ben beceremem…

Mesut, dedi tatlıca. Koca adamsın, üç gün yetecek yemek dolapta, hazır. Sonra ya pişirirsin, ya sipariş edersin. Halledeceksin.

Bakakaldı. İçinden kızgın bir şey söylemek istemiş gibiydi sanki, ama bir şey onu durdurdu. Belki Ayşegül Hanımın artık eski gibi görünmemesiydi. Kendisinin bile görmeye başladığını hissetti.

Tamam, dedi. Git.

Sadece git. Ne iyi yolculuk, ne kendine dikkat et. Ama ne işin var da değil. Bu da yeterdi.

Valizi kapattı.

O akşam, liseden arkadaşı Gülcan aradı. Farklı semtte oturuyordu, nadiren buluşuyorlardı, özel bir şey olunca arardı.

Şerife Hanım anlattı, dedi Gülcan. Herkesi doğum gününde çıkarıp göndermişsin.

Rica ettim, dedi Ayşegül Hanım.

Ayşegül, helal olsun.

Durdu.

Gerçekten mi?

Otuz beş yıldır seni tanıyorum, hep susup çekip taşıdın. Nihayet bir şey yapman çok iyi oldu.

Abartma, dedi gülerek.

İyi tamam abartmayayım. Nereye gidiyorsun?

Anadolu turu. Yalnız.

Yalnız! Gülcan sustu. Ben de hep isterdim.

Git o zaman.

Kocam bırakmaz ki.

Bak Gülcan, dedi, o sekiz yaşındaki çocuğa söylenir. Biz artık büyüğüz. Gitmek istemiyorsan gitmezsin.

Gülcan kahkaha attı. Sonra ciddileşti.

Ayşegül, sen artık başkasın.

Belki. Bilmiyorum. Sadece uyumlu olmaktan yoruldum.

Herkes yoruluyor. Sen harekete geçen ilk tanıdığım oldun.

Belki ilk değilim. Sadece biz kadınlar utanıp anlatmıyoruz.

Utanıyor musun?

Ayşegül Hanım cama baktı. Akşam, pencerelerde ışıklar, birinde kadın mutfakta tabak yıkıyor, diğerinde televizyon, birinde biri odayı arşınlıyor.

Hayır, dedi. Utanmıyorum.

On dört Mayıs sabahı, altı buçukta kalktı. Mesut hâlâ uyuyordu. Kahve yaptı, yanına sandviç. Evrağını iki kere kontrol etti. Giyindi, valizini aldı. Mavi elbiseyi üstüne sabah giydi. Beğendiği için, çünkü insan elli yaşında sabah altıda bile güzel elbise giyebilir.

Antrede bir süre durdu. Üç oda, sekizinci kat, çınar manzarası. Tava lekesi, horozlu havlu. Her şey tanıdık, her şey bildik, biraz da hüzünlü. Biraz da yeni. Tam da buydu.

Mutfaktan ses geldi. Mesut çıktı, atlet ve eşofman, karışık saç. Valizle halde onu görünce:

Gidiyor musun? dedi.

Evet, taksi bekliyor.

Başını salladı. Bocaladı. Sonra:

İyi ki doğdun, Ayşegül. O gün söylemedim.

Bakıştılar. Yirmi yedi yıllık adam; yorgun, saçları ak. Ne olacağını bilmiyorlar. Değişir mi, bilemez. Hayat dizi değil, sekiz gün gezmekle değişmiyor.

Teşekkürler Mesut, dedi sadece.

Kapıdan çıktı.

Taksi apartmanda hazırdı. Valizi bagaja koydu, arka koltuğa oturdu. Şoför, genç bir çocuk: Otogara mı, abla? Evet, otogara.

Bursa yeni uyanıyordu. Caddeler sakindi, arabalar az. Mayıs sabahı, hafif serin. Işıl ışıl yeşil ağaçlar, siyahtan maviye dönen gökyüzü, sanki çocukken dikkatle baktığı gibi her şey. O kadar basit şeyler ki, yıllardır görmemiş.

Otogarda kalabalık, bildik insan seli, simit kokusu, anonslar, valizli insanlar. Kendi uğrayacağı perona gitti, orada dikildi.

Otobüs vaktindeydi.

Koltuk cam kenarı, alt sıra, iyi. Yanındakiler yaşlıca, selamlaştı. Karşısındaki kadın termosundan çay ikram etti. Sonra Teşekkürler, sonra içerim, dedi.

Otobüs yola çıktı.

Bursa gözden kayboldu; evler, ağaçlar, garajlar. Sonra ovaya açıldı, tarlalar, ormanlar… Gökyüzü alabildiğine genişledi. Ayşegül Hanım dışarı baktı, düşünmeden. Sadece bakmak, sadece kendi. Yemek menüsü, alışveriş, hesap, kimin neye ihtiyacı olduğuyla ilgilenmeden.

Telefon cebinde. Sessizce.

İçinden, Safranboluyu göreceğim, diyor. Eskişehirde Porsuk çayını, Kapadokyada balonları izlemeyi. Hayatında hep gitmek istemişti, bir türlü gitmemişti.

Karşısındaki kadın: Çok mu uzak?

Gülümsedi.

Anadolu turuna gidiyorum, dedi.

Güzel. Yalnız mı?

Yalnız.

Cesaret ister, dedi saygıyla.

Bence gecikti bana, Ayşegül Hanım. Ben cesaret demem. Sadece geç kalmış bir işim vardı.

Otobüs ilerlerken tarlalar, ormanlar, gökyüzü. Koltuğa yaslandı, gözlerini kapattı. Uyuyacak değil, sadece öylece. Sadece var olmak için.

Telefon titredi. Zeynep: Anne iyi misin? Otobüste misin?

İyiyim, otobüsteyim. Merak etme. yazdı.

Tur yöneticisinden mesaj: Hoşgeldin, Ayşegül Hanım. Yarın sabah Kayseride buluşacağız.

Teşekkürler, geliyorum, diye cevapladı.

Telefonu yine cebe koydu. Camdan yine dışarıya baktı.

Otobüs yol aldı. Arkada Bursa kaldı; daire, soluk havlu, tavan lekesi, kutlama gecesinin masa örtüsü… Önünde tur, Kapadokya, Safranbolu, yeni insanlar, sekiz gün, sadece ona ait.

Dönünce ne olacağını bilmiyor. Mesutla konuşacaklar mı, yoksa yine sessizlik mi? Zeyneple her şey yoluna girecek mi? Sevda Teyze mesaj atar mı, sonsuza kadar kopar mı? Hiçbirini bilmiyorve ilk defa bilmiyor olmak korkutmuyor. Eskiden belirsizlikten paniklerdi, her krizi önceden yönetmek isterdi.

Şimdi bu sadece hayat.

Devam eden, bilinmeyen, ona ait.

Otobüs hızlandı. Tarlalar, ormanlar, uzaklarda tek tük köy evleri. Ayşegül Tümer dışarı bakıp düşündü: Eğer bir gün biri yine aynı o buyurgan tonda yanında yoğurdu al derse, nazikçe sırıtacak. Hayır, diyecek.

Küçük bir kelime.

İki harf.

Dün ilk kez gerçek anlamda söyledi.

Başlamak mümkün.

Hayatta hiçbir zaman geç değil.

Rate article
Lifequest
Artık Başkalarını Memnun Etmek İçin Kendi Rahatını Feda Etmeyi Bırak