1932 yılının kışı geldiğinde Kabaktepe köyünde kimse günleri saymazdı. İnsanlar ambarlardaki buğday ununun kaşığını, sobadaki çırpıların sayısını, bir de kendi kalp atışlarını sayardıhala çalışıyor mu, durdu mu diye. O yıl kıtlık baş göstermişti, öyle bir soğuk bastırmıştı ki, penceredeki kırağı günlerce erimemiş, rüzgar bacalarda uluyup durmuştu.
Fatma Akarsu, köyün ucundaki bir odada tek başına yaşardı. Babası, Hasan Akarsu zengin köylü diye sürgüne gönderilmiş, annesiyle birlikte Anadolunun bir köşesine yollanmıştı. Fatma o zaman on altısındaydı. Annesi yolculukta ölmüş, babasını ise bir daha hiç görememişti. O sırada hastanede, zatürreyle yatıyordu. Taburcu olduğunda ise ne eve dönecek yeri ne de kimsesi kalmıştıevini açmışlar, sonra da odun yapmak için sökmüşlerdi. Ona da, zengin köylünün kızı sıfatıyla sürgün kararı çıkacaktı ki, köy muhtarı Ali Demir araya girmişti: Çalışkan kız, boş bırakmayın. Böylelikle Fatma, köyün ahırında çalışmaya başlamış, süt sağmış, gübre temizlemiş ve hep suskun kalmıştı.
Babası götürülürken Fatmanın dili tutulmuştu. Herkes şoktan derdi. Ağzını açardı ama ses yerine boğuk bir fısıltı çıkardı, o da yok olurdu hemen. Köyün sağlık memuru da çaresiz kalmıştı: Sinir işi, geçebilir Ama yıllar geçtikçe Fatma hep sustu. Köylü acır ama çekinirdi. Kimi akılsız oldu der, kimi deli kız, kimi ise Allahın kulu derdi. Fatma darılmazdı. Sessiz yaşar, gün doğumundan gün batımına dek çalışır, göze batmazdı.
Muhtar Ali Demir ona bütünüyle tersti. Yüksek sesli, geniş omuzlu, bakışı keskin. Herkesin olduğu yere ilk gelen, toplantılarda sesiyle kalabalığı bastıran, gerektiğinde masaya yumruk vuran bir adamdı. Daha yirmi altı yaşında muhtar olmuş, hem saygı hem korku toplardı. Kendisi yoksuldan gelmeydi ve disiplinin şart olduğuna yürekten inanırdı. Düzen bozan, düşmandır ona göreydi. Dışarısı kıtlık, kış; ama köyde düzen bozulmamalıydı.
Hayatı disiplinle geçerdi; gün doğmadan kalkar, köy hanesini, ambarları gezip mühürleri kontrol eder, işçilere görev dağıtırdı. Herkes mırın kırın eder, yine de dediklerini yapardı; çünkü Ali Demirin lafı yerde kalmazdı. Ne görev verirse, teslim ederlerdi. Böylece, her türlü belirsizlikte koltuğunu korurdu.
O kış köyde söylentiler başlamıştı; komşu köylerde açlıktan ölenler, şişenler vardı. Ali, köy ile ilçe arasında mekik dokur, çiftçilerin rızkı için fazladan tayın alabilmek için uğraşırdı. Adaletli olmaya çalışırdı; bilirdi ki biraz başıboşluk olursa hırsızlık başlar, ardından isyan gelir. O zaman her şey dağılır, köyü kurtaramazdı.
İşte o soğuk gecelerden birinde, ilçeden dönerken kestirme toprak yola saptı. Ay alçaktaydı, kar ise mavi mavi parlıyor, buz gibi yakıyordu. Kemikleri sızlarken, tek istediği sıcacık odasına ulaşmak, bir bardak çay içip uyumaktı.
Bindiği at birden kişnedi ve durdu. Az ileride bir gölge, elinde küçük bir torbayla yol kenarında belirdi.
Orda kim var! diye seslendi Ali.
Gölge duraksadı, kaçmaya yeltendi. Ali hemen arabadan indi, yaklaşıp baktı ve Fatmayı tanıdı.
Kâh gömleğine sarınıp, ürkek bakan kocaman siyah gözlerle Aliye bakıyordu Fatma. Gözlerinde hırsızlık korkusu değil, köşeye kıstırılmış bir ceylan tedirginliği vardı.
Torbada ne var? diye sordu Ali, cevabı az çok tahmin ederek.
Fatma sustu, Ali kendisi torbayı açtı: Arpa unu. Tam da köy ambarındaki, çok dikkatli dağıtılan, sadece ihtiyaç sahiplerine verilen undan. Üç-dört kilo kadar; hırsız diye damgalanmaya, hatta sürgüne yetip de artardı.
Hırsızlık ha, dedi Ali sakin sesiyle. Ne olduğunu biliyor musun? Savaş zamanı yasası asarlar! Seni yakalamam gerecek.
Fatma dizlerinin üstüne çöktü, karın üstünde. Ne dil döktü, ne de ağladı; ancak göğsünden yabani bir uğultu yükseldi, Ali’nin gözlerinin içine baktığında tarifsiz bir umutsuzluk gördü.
Kim için? dedi Ali, kendine de şaşarak.
Fatma, titreyerek ayağa kalktı ve eliyle köy yönünü gösterdi. Sonra beş parmağını, ardından üçü, sonra tekrar beşi kaldırdı. Ali düşündü, anladı: Komşu Fikriyenin, geçen hafta tifodan ölen Cemalin çocukları için… Üç çocukları kalmıştı, üç gündür açtılar. Bunu komşu Hatçe teyze anlatmıştı.
Kalk ayağa, dedi Ali, çatallaşan sesiyle. Hadi, kalk.
Onu kolundan tutup kaldırdı, torbayı da arabaya attı. Fatma şaşkındı.
Bin yanıma, dedi. Götüreceğim seni. Kimseye bir şey deme. Ben seni görmedim, sen de beni görmedin.
Fatma sustu, arabada giderken bir kelime etmediler. Sıra Fikriyenin evine geldiklerinde, Ali torbayı kapının önüne bıraktı, sonra sandalyenin altındaki ekmekle biraz kurutulmuş balığı da Fatma’nın çantasına ekledi. Fatma bir şey der gibi oldu, Ali hemen böldü:
Sakın. Çocuklar yaşarsa kârdır. Ama bir daha olursa, affetmem!
Fatma başını salladı, Ali ise arkasına bakmadan uzaklaştı. Fatma uzun süre arabanın arkasından baktı.
O gece Ali uyuyamadı. Karnı sancıdı, hep düşündü: Neden yakalamadım? Neden kendi kurallarımı bozdum? Cevap bulamadı, sadece Fatmanın gözlerinde gördüğü derin acının ağırlığını hissediyordu.
İlkbahar gelince köyde biraz rahatlama oldu. Otlar çıktı, yollar kurumaya başladı, insanlar tarlalara döndü. Ali sabah akşam işteydi, ekipman ayarlıyor, tohum paylaştırıyor, herkesin çalışmasını denetliyordu. Fakat bu yıl işlerin içine bir acayiplik karıştı: Fatma.
Önceleri ona sıradan işçi gözüyle bakardı, şimdi ise fırsat buldukça görmeye gidiyordu. Fatma hâlâ tek kelime etmezdi, ama süt sağarkenki, yerleri süpürürkenki hareketlerinde bir zarafet vardı. Göz göze bakmazlardı ama Ali onun farkında olduğunu, varlığını hissettiğini sezmişti.
Utanç ve vicdan, ruhunda yeni doğan, adı olmayan bir hisle yarışıyordu. Ali, yapmacıklık sevmez, kararlarını hızlı verirdi ama burada beceriksizleşti. Duygusunun adını koymaya, doğru olup olmadığını tartmaya çekindi. Adı bile belliydi: Nişanlıydı, Elif, köyün demircisinin kızıyla. Güzel, uzun boylu, sarışın ve şen şakrak. Geçen sonbahar sözlendiler, Elif sürekli düğünü bekliyordu. Elif iyi bir eş olurdu; çalışkan, titiz, babası da zengin sayılırdı.
Doğrusu bu, diye kendini ikna ederdi Ali. Fatma kim ki? Sessiz, geçmişi lekeli, başında çeyizi dahi olmayan kız. Düşünmek bile yasaktı.
Ama kendisini yanında bulmaktan da alıkoyamıyordu.
Mayıs ayında bir gün Fatmayı, eğilmişken bahçede çapa vururken gördü. Demirciye gitmekteyken, adımlarını geri çekemeden Fatmanın bahçesinin önüne saptı.
Yardım edeyim mi? dedi, kendi tonuna şaşırarak.
Fatma doğruldu, başındaki yazmayı düzeltti ve başını salladı. Ali çoktan çitin üstünden atlamış, eline çapayı almıştı. Kolları yanına sarkık, Fatma çekingen bir bakışla onu izliyordu.
Keşke, dedi Ali, lafı nereye getireceğini bilmeden. Keşke köydeki kadınların arasına daha çok katılsan. Hep yalnız olmaz böyle.
Fatma cevap vermedi. Ali çapayı eliyle yere koydu, yanına geçti, elini tuttu. Eli soğuktu, sertti, ama birden parmakları titreyip hafifçe Alinin elini sıktı.
Fatma dedi, sesi kısılarak. Ben
Fatma gözlerini kaldırdı, o gözlerde her şeyi okudu Ali. Ve korktu. Sıçrayıp geri çekildi, pişman oldu.
Affet, dedi, sesi titrek. Olmaz, olmasın.
Geri döndü, hızla uzaklaştı. Fatma tel örgüde kalakaldı, elleri yorgun şekilde yanına düştü.
O günden sonra Ali Fatmadan uzak durdu. Bayramda düğün tarihi koydu, Elif sevindi, koşturdu; köy düğün hazırlığına girişti. Fatma daha da silikleşti, görünmez hale geldi. Onunla göz göze gelmemeye, yolları kesiştirmemeye gayret ederdi Ali. Onun üzüldüğünü bilirdi; kendi acısı da az değildi.
Eylül ayında her şey değişti. Ali, yönetim odasında, geç saatlere kadar çalışmıştı. Eve dönerken, Fikriyenin ahırından ince, titrek bir ağlama sesi duydu. İçeri baktıFatma, yere sarılmış küçük bir kız çocuğu; Fikriyenin üç yaşındaki kızı Münevverin karnı şişmiş, gözleri donuktu. Yanlarındaki iki çocuk güçsüzdü, biri neredeyse hiç nefes almıyordu.
Ali hemen çocukları yokladı, canlı ama zayıf olduklarını fark etti. Fatma gözlerine bakınca öyle bir çaresizlik gördü ki, hiç düşünmeden kız çocuğunu kucağına aldı.
Hastaneye gitmeliler, hemen ilçeye!
Fatma başını sallamadı; anlamıştı: Onun ilçede lafı sözü olmazdı. Ne atı vardı, ne de adı geçerdi. Bunu ancak Ali yapabilirdi; yaptı da. Tüm gece arabayla, çocukları yorganlara sarıp ilçeye götürdüler. Doktor, bir gün daha geç kalsalardı üç çocuk da açlıktan ölürdü, dedi. Ali ve Fatma sabaha yakın köye döndü. Ali, Fatmaya bakıp sordu:
Sen kendin bugün yemek yedin mi?
Fatma başını yere eğdi. Ali söylenerek eve girdi, ateşi yaktı, suyunu kaynattı, elindeki kurutulmuş ekmeklerden biraz getirdi. Fatma kaynar suyu içti; Ali karşısında otururken bu dünyadaki her şeyin anlamını sorgularcasına hissetti.
Fatma, dedi Ali, Elifle düğünü bozacağım. Dayanamam Sensiz yaşayamam.
Fatma titredi, kupasını bıraktı, hemen başını salladı. Sonra ansızın Alinin elini yakaladı, yanağına bastı ve sessizce, sarsılarak ağladı. Ali kollarına aldı onu; o kadar inceydi ki, titremesinin içinde kocaman bir yaşam vardı.
Büyük kavga koptu. Elif dedikodulardan her şeyi öğrenmişti, muhtarlığa fırtına gibi daldı:
Yazıklar olsun sana Ali! Kimle evleniyorsun? Zengin köylünün kızıyla, dili olmayan kızla mı? Seni kovarlar, herkes her şeyi duyacak! Kendi onurunu, şerefini düşün biraz!
Ali dişlerini sıkarak sustu. Elif haklıydı; o zamanlar zengin köylü kızı ile evlilik, hem de dilsizleyüz karası, işten kovulmak demekti. Ama Elifin Fatmanın evinin önünde küfrettiğini görünce, içinde bir şey kırıldı.
Defol, dedi kısık sesle. Yeter artık.
Ben mi utandırıyorum seni? dedi Elif. Hayatını mahvedeceğim!
Bir hafta geçmeden ilçeye isimsiz bir şikayet mektubu gönderildi: Muhtar Ali, zengin köylülere göz yumuyor, onlarla yaşıyor, köyün buğdayını hibe ediyor. Ali ilçeye çağırıldı, her şeyi olduğu gibi anlattı, çocukları, duygularını saklamadan. İlçe başkanı Mustafa Bey, uzun uzun susup sonra dedi ki:
Sen delisin, Ali Kendini ateşe attın ama yine de hakkın yenmez. Muhtarlıktan alacağım ama hapse attırmam. Git marangozluk yap, madem ki böyle gönül işlerine düştün.
Ali Demir muhtarlık koltuğundan, marangoz ustalığına geçti. Aynı yıl ekim ayında, sessiz sedasız, Fatmayla nikah kıydılar; şahitler, köyün eski at arabacısı ve komşu Hatçe Teyze oldu. Fatma sade bir elbise, Ali temiz bir gömlekle eve döndüler; o ev ki bir zamanlar Ali ona ilk kez kaynar su kaynatmıştı.
Fatma uzun süre inanamadı, köşe minderiyle uğraşırken Aliye tuhaf bakıyordu. Ali usulca elini tuttu:
Tamam Fatma, artık hayat boyu beraberiz. Dilin de geri gelir iç huzurun olursa, yoksa onsuz da idare ederiz. Ben seni yine de anlarım.
Fatma başını Alinin göğsüne koydu.
1934 yılında bir oğulları oldu. Dedesi Hasanın adını verdiler. Hasan, babasına tıpatıp benzer açık kumral saçlı, gri gözlü, cin gibi bir çocuktu. Fatma onu kucağına alınca yıllar sonra ilk kez gülümsediAli bu gülüşü görüp, hayatının hiç de boşuna geçmediğini anladı.
Hasan, köyde deli dolu, meraklı bir çocuk olarak büyürken, Fatma sözsüzce ama bakışlarla, elleriyle iletişim kurdu oğul ona her şeyini anlardı. Ali ise köyün marangoz ekibinde çalışır, dürüstlüğüyle, emeğiyle kendisini sevdirmişti. Eski günler unutulmuştu, komşu Elif başka biriyle evlenmişti; Ali ve Fatma karşılaştıklarında birbirlerine mesafeli, soğuk bakarlardı.
Sonra savaş çıktı.
Ali ilk günlerde askere gitti, köyü ve Fatmayı, yedi yaşındaki oğlunu Arkadaşlarına emanet ederek. Fatma kucağında oğluyla, köyün çıkışında bayrak salladı; Ali gitmeden Oğlumu koru! diye bağırdı.
Savaş yıllarında Aliden az mektup geldi; önce Ankaradan, sonra Hataydan, sonra uzun sessizlik. Fatma, ilçenin hastanesinde çalıştı, Hasanı Hatçe Teyzeye bıraktı, aylarca eve uğrayamaz oldu.
1943 kışında hayatı bütünüyle değişti.
Fatma izinli eve dönecekti, ama ilçede savaş yaralılarıyla dolu trenler üst üste gelince üç gün daha orada kalmak zorunda kaldı. Bu sırada Alman uçakları istasyonu bombaladı. İlçede ve istasyonda yıkım oldu, bombalar kaçanlara da isabet etti.
Hasan bu günlerde Hatçe Teyzenin yanındaydı, ama yaramazlıktan komşunun oğlu ile istasyona gitmişti. Tam o sırada bombardıman oldu.
Fatma enkazın üzerinde oğlunu aradı, askerlerin kollarına yapışıp gözyaşıyla gösterdi; oğlum, oğlum diyordu. Yaralıları hastaneye götürdüler, Hasan yoktu. Üçüncü gün ona bir kâğıt verdiler: Hasan Demir, 1934 doğumlu, ölüler arasında kaydedilmiş; naaşı tanınamadan toplu mezara gömülmüştü.
Fatma bağırmadı, yere yığıldı, Alinin bir zamanlar duyduğu o acı hırıltılı sesi çıkardı. Geri döndüğünde üç gün eve kapanıp kimseyle konuşmadı. Sonra bahçeye çıkıp, ot gibi hissizce karşıya baktı. O günden sonra konuşmaya çalışmadı bile.
Oysa Hasan yaşıyordu.
Bombardıman başlar başlamaz bir kenara koşmuş, korkudan bayılmıştı. Onu da Elif buldu; o sıralar hastanede hemşireydi, Fatma’nın oğlunu hemen tanıdı. İçinde yıllardır büyüttüğü kin alevlendi. Hasanı eline aldı, başka köydeki ablasına yolladı. Sahipsiz çocuk, sahip çık dedi.
Hasan, hafızasında ne adı ne de kökeni kalmadan, yeni bir ailede Hasan Yıldız olarak büyüdü. Eski annesini, babasını neredeyse tamamen unuttu; yeni ailesine alıştı.
Elif köye döndü, Fatmanın haline içten içe sevinerek baktı: Kocasını almıştı, şimdi de oğlunu kaybetti.
***************
1945te Ali, sol kolu sakat, savaştan döndü. Köye gelişinde oğlunun olmadığını evin kapısında Fatmanın bakışından anladı. Sarıldılar, ikisi de ağlamadan ne kadar hasret biriktirmişlerse paylaşmış gibi, rüzgar saçlarını savurdu.
Neden koruyamadın? diye fısıldadı Ali. Fatma sustu; Alinin kendisi de savaşın çocuğa gücü yetmeyeceğini bilirdi. Ama acı büyüktü.
Yaşam sürdü. Ali sakat koluyla marangozlukta ustalaştı; köylülerin evlerini onardı, pencereyle kapı yaptı. Fatma yine sabahları ahırda, gün boyu suskun. Evde sessizlik Mutluluk sessizliği değil, umudun söndüğü bir sessizlik.
Elif, iki kızıyla yakın evde yaşadı. Kocası savaşta öldü, iyi geçindi, köylüyle barıştı. Ali ile rastlaşınca soğuk, mesafeli selam veriyordu. Ali, sahte gülümsemelerini hemen fark eder, yolunu değiştirirdi.
Böylece on yıl geçti.
Bir yaz günü, Ali köyün dışında bir kapı tamir ederken iki genç geçti: Biri siyah saçlı, biri uzun boylu, sarışın. Sarışın oğlan sanki Alinin gençliğinin fotoğrafı gibiydigözleri, çene yapısı, kaşları aynı.
Ali irkildi, yere çakılıp kaldı.
Hey evlat, dedi sesi titreyerek. Adın ne senin?
Hasan, dedi delikanlı. Ne oldu?
Ali dondu, sessizce oturdu. Arkadaşı gülümsedi ama Hasan bakakaldı.
Doğum yılın? dedi Ali kısık sesle.
Otuz dört. Tanıdık mısınız?
Ali başını sağ eline koydu, gözleri doldu. On yılın ağırlığı bir anda omzuna bindi.
Ben, babanım Oğlum, ben senin babanım.
Hasan ne düşüneceğini şaşırmıştı. Aklında bir şeyler canlanmıştı: sıcak eller, annesinin serin yüzü, tavan arasındaki insanlar, bir kadın
Annen Fatmaydı, otuz dörtte Kabaktepede doğdun, savaşta kayıp bildirdiler, ama sen ölmemişsin!
Hasanın aklında geçmişten fotoğraf parçaları belirdi, hep yabancı kaldığı hayat. Gel, dedi Ali. Anneni görelim.
Fatma, erik ağacının altında oturuyordu, havuç soyuyordu. Hep öyle yapardı; kimselere konuşmaz, kendi dünyasında yaşardı.
Ali oğlu Hasanı getirdi, Annen konuşamaz, ürkme, dedi.
Hasan, yavaşça bahçeden girdi. Fatma başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Fatma, yere düşen havuçları unuttu, elini ağzına götürdü, ayakta dondu kaldı. Hasan yaklaştı, bir şey söylemeden annesine ellerini uzatınca, Fatma ellerini yüzüne sürdüdokundu, yokladı. Sonra göğsünden boğuk, acılı bir feryat yükseldi; oğluna sarıldı.
Anne, dedi Hasan; kelime garip ama tam yerindeydi.
Ali uzaktan, göz yaşlarını sile sile izledi.
Bir hafta sonra, köyde herkes Hasanın bulunduğunu duydu. Elif evine kapandı. Hasan kendisini hatırlamaya zorladı; savaş zamanı, ablasının evine götürülüşü, annesinden alınışı, kadının yüzü. Her şey hafızada netleşti.
Köy toplantısında herkes Elife sordu:
Neden böyle yaptın Elif? Neden kadına çocuğunu çok gördün? On üç yıl kardeşimizi neden yaktın?
Elif, gözleri kin dolu:
O benim kısmetimi elimden aldı! Onun acısını çıkardım.
Fatma bir adım öne atıldı. Elifin önünde durdu. Elini, sadece omzuna koydu. O kadar çok affetme vardı ki bu hareketinde, herkes nefesini tuttu. Sonra geri döndü, evine gitti. Elif gözyaşlarını tutamadı.
Hasan hemen köye alışamadı. Gidip geliyordu. Şehre gidip çalışıyordu. Ama Fatma onu sabırla bekliyor, sofralar donatıyor, izliyordu.
Bir gün, Hasan küçük kızını getirdi.
Al anneanne, torunun. Adı Nuray.
Fatma kızı kucağına aldı, dudakları titredi.
Nu-ray, diye fısıldadı. Sesi önce boğuk, sonra daha net.
Hasan, hayretle bakakaldı. Ali, sandalyesinde doğruldu. Fatma bir daha:
Nuraycık.
Ve torununa sarılıp ağladı.
1980, Kabaktepe
Fatma Hanım, yaşlı erik ağacının altında oturuyordu. Ağaç meyve vermez olmuştu ama kimse kesmemişti; her dalı eski günleri hatırlatır: O gece Aliyle koyu bir sohbette ısındığı anları, Pıtırcık Hasanın çocuk kahkahalarını, Fatmanın sessizce ağladığı akşamları.
Hasan elli yaşına gelmişti. O da köyde marangozdu, babasından el almıştı: Demirin oğlu da altın elli derdi herkes. Eşi Nurten ile kızları Nuray, iki oğlu vardıikisi de sarışın, Minik Demirler.
Ali iki sene önce ölünce Fatma gözyaşı dökmedialışmıştı beklemeye, susmaya. Sandalyede oturup Alinin elini tutmuş, geçmişlerini bir film gibi aklından geçirmişti. Unutamadığı o kış, un çuvalı, Alinin kaynar su yaptığı ilk günü, Ben seni görmedim, dediği an, bunların hepsini bir kutsal hatıra gibi sakladı. Şimdi Ali öte dünyaya o huzurla gitti, Fatma ise onun hatırasıyla yaşadı.
Zamanla Fatmanın konuşması geri geldi. Önce fısıltı, sonra sözcükler, adını ilk yüksek sesle söylediğinde Hasan şok geçirdi. Artık köy suskun Fatma derken, o mahallenin en konuşkan, en yaşlısı olmuştu.
Yalnız gecenin koyu sessizliğinde, gene eski Fatma olurdu: derin, kimsenin bilmediği hüzünle bakan, adı olmayan sessizliğin kadını.
Elif beş yıl önce yatağında, ölüm döşeğinde Fatmayı çağırdı. Uzun uzun yalnız konuştular. Sonra Fatma dışarı çıktığında yüzü aydınlıktı. Neydi? diye soranlara, Hasana sadece dedi ki:
Zoruna gitmiş. Af diledi. Ben içimde her kini söküp attım, hep böylesi esastır; insan kendi öfkesinin esiri olursa, ömrü yanar, tükenir. Ben kendi kini söküp attım, şimdi yaşıyorum.
Fatma bugün ağacın altında oturup, hayatının aslında aziz bir saadet olduğunu düşünüyor: Açlık, savaş, evlat acısı, suskunluk, ağır işhepsi vardı; ama Ali’nin sevgisi daha da ağır bastı. Birlikte yaşlanan eller, evlat, torunlar, onların çocukları Ve huzur. Çocukluğunda babasının Sabret Fatma, sabrın sonu selamet. dediğini anımsadı şimdi: Öylece de oldu. Zorluklardan sonra huzur gelir, bereket doğar.
Güneş batarken, hafif bir rüzgar erik ağacının yapraklarını oynattı, köyün uzağından ineklerin sesi, bir de taze biçilmiş ot kokusu geldi. Fatma derin bir nefes aldı, o sessizliği hissetti: Bu defa ona dayatılan sessizlik değil, içten gelen o tam huzur ve barıştı. Bütün acılar, küskünlükler dinmiş, önemli olan her şey olup bitmişti.
Başörtüsünü düzeltti, ağır adımlarla içeri girip semaveri ocağa koymaya gitti.
Bugün günlüğüme şunu not ediyorum: Hayatta asıl huzur, taşıdığın kinleri affetmeyi başardığında başlar; hangi fırtına koparsa kopsun, kötülüğü içinden söküp atan zamanın elediği un, eninde sonunda ekmek olur. Ve sen o ekmekten bir lokma yiyince, hayatı aziz görürsün.




