Teyzenin Sahneye Çıkışı

Teyzenin Gecesi

Bunu giymeyeceksin, dedi Veysel, arkasını bile dönmeden. Antrede ayna karşısında durmuş, geçen ay onlarca bin lira verip aldığı koyu lacivert, ipek kravatını düzeltiyordu. O kravatın fiyatını Sare sadece tesadüfen buzdolabının fişini ararken bulduğu makbuzda görmüştü. Ciddiyim.

Veysel, bu senin şirketinin onuncu yılı. Evlilik yıldönümümüz neredeyse. Ben de senin eşinim.

Tam da bu yüzden. Nihayet ona baktı. O bakışta yıllar öncesinden tanıdığı bir şey vardı. Sevgi değildi. Tanıdık bir şeydi. Daha önce de görmüştü o bakışı. O zaman adını koymamıştı, şimdi ise sözcükleri fazla buluyordu. Eşimsin. O yüzden senden evde kalmanı rica ediyorum.

Neden?

İç çekti ağır ağır. Bir insanın karşısındakini gereksiz bulduğu, zamanını harcadığını düşündüğü o kendine has bıkkın tavrı vardı.

Sare. Orada iş ortaklarım olacak. Ciddi insanlar. Belki gazeteciler de gelir.

Ee, ne olmuş?

Sen… Kısa bir duraklama, gözleri kelime ararken boşluğa daldı. Sonra buldu, dudaklarının arasından çıktı. Sen teyzeysin. Yani bildiğin mahalle teyzesi. O mavili elbisenle, düğmeli olan. Oraya bambaşka kadınlar gelecek. Başka.

Sare mutfak kapısında durmuştu, elinde az önce ellerini kurularken kullandığı solmuş desenli havlu. Kocasına bakıyordu, işin nereye vardığını anlamaya çalışıyordu. Ne zaman açıklamaya ihtiyaç duymadan böyle konuşmaya başlamıştı ki?

Seninle Elif mi gidecek?

Hiçbir tepki yoktu. En korkuncu da buydu. Ne öfke, ne şaşkınlık. Sadece düz bir bakış.

Elif benim asistanım. Organizasyonun her şeyini o ayarlıyor.

Veysel.

Sare, lütfen başlama.

Sadece sordum.

Sadece sormadın. Ceketini askıdan aldı, alışkanlıkla silkti. Hep böyle imalı konuşuyorsun. Bıktım bu ima işlerinden.

Sare havluyu koltuğun koluna ağır hareketlerle bıraktı. Elleri titriyordu ama bunu onun fark etmesini istemiyordu.

Tamam, dedi. Tamam, Veysel.

Aferin sana. Aynaya son bir kez bakıp kendinden memnun kaldı. Çocuklar evde mi?

Derya arkadaşıyla. Emir üniversiteden sekizde döner.

Dönünce sessiz olsun. Geç geleceğim.

Kapı kapandı. Sare antrede öylece kaldı. Eskiden sevdiği, şimdi ise ona yabancı gelen pahalı parfümünün kokusu etrafı sarmıştı.

Mutfakta su ısıtıcısını çalıştırdı. Su penceresinden buhar tütmeye başlarken, yirmi üç yıl önce ona başka türlü bakan adama nasıl aşık olup evlendiğini düşünüyordu. O zaman kahkahasına hayran olduğunu söylerdi. Çan gibi gülüşün var, derdi. Sare utanırdı.

Su kaynadı. Fincanına sıcak suyu koyup bir poşet çayı bıraktı. Uzun uzun, suyun içindeki karanlık dalgalara baktı.

Teyze… Ona teyze dedi.

Daha elli iki yaşındaydı. Ne yüz, ne seksen. Elli iki ve aslında fena değildi. Dergi kapağı güzeli değildi ama o kelimenin ima ettiği zavallı insan da değildi. Saçları düzgündü, koyu kestane, hemen hemen hiç beyazı çıkmamış. Bakımlıydı. Ellerindeydi asıl marifet: Börek yapardı, perde dikerdi, gece üçte ağlayan çocuğu sustururdu, Veyselin Cemre Projeyi kurarken hiç anlamadığı defterleri o toparlardı.

O ince işleri kim yapardı? Kim oturup faturaları geceler boyu düzeltirdi?

Teyze… Vay be…

Ağlamadı. Gözyaşları bir yerlere sıkışmıştı, göğsünde sıkışık bir ağırlık olarak hissediliyordu ama akmıyordu. Çünkü bu ilk konuşmaları değildi. Üç yıl önce ilk kez Biraz daha düzgün giyinsen, dediğinde çok alınmıştı. Sonra alıştı. Sonra razı oldu. Ve işte, artık kocası şirketinin kutlamasına kendisiz, yirmi sekiz yaşındaki Elifle gidiyordu. Elifin ne fırında böreği, ne solmuş havlusu, ne yirmi üç yıl süren bir evliliği vardı.

Dışarıda yavaşça hava kararıyordu. Mayıs gecesi, sıcak, dışarıdan gelen mahalle ağacı kokusu. Sare çayını bitirip, fincanını yıkadı, sonra dolaba yöneldi.

En arkada, kışlık paltoların arasında bir elbise vardı. Bordo, kadife, üç yıl önce Güneş AVMde indirimden almış, sadece evde denemişti. Veysel görünce yüzünü buruşturmuştu: Bu yaşta fazla canlı. Aşırı gösterişli. Sare elbiseyi torbaya koyup unuttukları arasına kaldırmıştı. Birine verecekti. Vermemişti.

Güzelce çıkardı torbadan. Kadife dokusu yumuşak, sıcak, cıvıl cıvıldı avcunda. Sare elbiseyi bedenine tuttu, aynada kendine baktı.

Hayır, teyze değil…

Antreden anahtar sesi geldi. Emir. Kapıdan ayakkabılarını çıkardı, ceketini koltuğa fırlattı, mutfağa geçti.

Anne, yemek var mı?

Buzdolabında köfte var. Isıt.

O elbiseyle ne yapıyorsun öyle ayakta?

Sare döndü. Emir kapıda durmuştu; uzun boylu, babasının kemikli yüz hattı, annesinin yorgun bakışlı, gri gözleri. Birinci sınıftaydı, zorlanıyordu son aylarda; biraz kambur, sanki üstünde ağır bir yük varmış gibi yürürdü.

Deniyorum, dedi Sare.

Güzel elbise. Mutfakta tencereyle uğraştı. Nereye giyeceksin ki?

Bir an duraksadı Sare.

Bilmiyorum. Belki hiçbir yere.

Emir tabağıyla geri döndü, mutfak masasına oturdu, dikkatle ona baktı. Bazen çok olgun bir bakışı vardı. Çocuklarına has o doğrudanlıkla, hiç kıvırmadan.

Babam şirketin davetinde mi?

Evet.

Yalnız mı gitti?

Cevap vermedi hemen. Elbiseyi sandalyeye astı.

Emir.

Anne, biliyorum. Bunu sakin, öfkesiz söyledi. Derya da biliyor. Zaten ikimiz de uzun süredir biliyoruz.

İşte o an, gözyaşı gerçekten gelecekti. Akan değil ama boğazında bir kütle gibi duran, Sare birkaç saniye pencereden dışarı bakarak derin derin nefes aldı.

Nereden öğrendiniz? dedi sonunda.

Baharda, Sadıklar Caddesindeki kafede gördüm onları birlikte. Fark etmedi bile. Emir tabağıyla oynuyordu. Önce iş sandım. Ama değildi. Gayet belliydi.

Bana söylemedin.

Ne yapacaktın ki?

İyi bir soruydu. Ne yapardı ki? Bildiğinden habersiz gibi mi davranırdı? Zaten son üç yıldır yaptığı buydu; tuhaf şeyleri görüp kendini Hayır, hayal kuruyorsun diye ikna etmek.

Bilmiyorum, dedi dürüstçe.

Ben de bilmiyordum. Yüz yüze baktı annesine. Anne. Bu elbiseyle güzelsin. Gerçekten.

Sare oğluna baktı. Oğlana, gecelerce ona kitap okuduğu, ayakkabı bağlamayı öğrettiği, okuluna sandviç koyup gönderdiği oğlana. On dokuz yaşında, bir şeyleri anlamasını hiç istemediği kadar büyümüş.

Teşekkür ederim, dedi Sare.

Akşam Sare Deryayı aradı. Kız saat ona doğru geldi, koşar adım, pembe sırt çantası kolunda, başka birinin parfüm kokusu sinmiş.

Anne, suratın asık. Babam bir şey mi söyledi yine?

Otur, dedi Sare. Konuşmamız gerekiyor.

Üçü mutfak masasında demlediği çayı içtiler. Sare anlattı. Hepsini değil, ama yeterince. Veyselin söylediği kelimeyi. Bordo elbiseyi. Elifin varlığını. Çocuklarının yüzünde, düşüncelerini okuduğunu fark etti.

Derya, dudaklarını ısırarak dinledi. Çocukluğundan beri acı çekince hep böyle yapardı, kendini tutmak için.

Babam sana teyze mi dedi yani? diye sordu Sare anlatınca.

Evet.

Çok… Başını salladı, kelime aradı. Çok haksızca.

Haksızca, diyerek katıldı Sare.

Anne, sen hiç dışarı çıkar mısın? Gerçekten?

Sare, hâlâ sandalyede asılı duran elbiseye baktı.

Ben de bilmiyorum, dedi.

O gece zor geçti. Geniş yatağında kendi köşesine uzandı ve düşündü. Geçmişe… Yirmi üç yıl. Bu eve, bu çocuklara, bu adama adanmış bir gençlik. Emir doğunca işini bırakmıştı. Merkezde butik bir terzi atölyesinde en iyi ustalardan biriydi. Müdire Melek Hanım, Senin elinden her giysi ayrı bir güzellik, derdi; Sare ister istemez gurur duyardı. Sonra Veysel Ne gerek var? Ben bakarım, demişti. Sare de inanmıştı. O zaman gerçekten bakıyordu ve Sare sanmıştı ki, işte dünya bu. İyi bir hayat.

İyi bir hayat? Yan döndü, tavana baktı.

Şimdi ne biliyordu? Dikiş. Yemek. Ev işleri. Evde sessizce, görünmez olmak. Sonuncusu en iyi yaptığı işti.

Yok, böyle düşünmeyecek. Dikiş biliyor. Az değil. Elleri, aklı, yirmi yıllık deneyimi var; yarım kalan olsa da, gayri resmi de olsa. Çünkü kendine, çocuklara, komşu Nezakette bile elbiseler dikti; Nezaket derdi ki, Sarenin elbiseleri mağazadakilerden daha iyi.

Düşünceler boşa dönüp durdu. Uyumaya çalıştı, uyandı, yine uyuyamadı. Gece üçe doğru kapı sertçe açıldı. Veysel gelmişti. Banyoya gitti, su sesi geldi. Yanına uzandı, tek kelime etmeden, kısa süre sonra derin nefes almaya başladı.

Sare ise uzun süre gözlerini kapatamadı.

Sabah, Veysel erken çıktı; neredeyse kahvaltı dahi etmeden.

Haftasonu çok meşgulüm, akşam yemeğine gelmem, diye seslendi aceleyle.

Kapı. Sessizlik.

Sare kendisine kahve yaptı, pencerenin önüne oturdu. Dışarıda hafif yağmur, mahallenin çiçekleri kararmış, ıslak yapraklar parlaktı. Kahvesini yudumladı. Sakin, neredeyse soğukkanlı bir hisle düşündü. Belki de bir yerden sonra acı, başka bir şeye, daha keskin ve dik bir netliğe dönüşüyordu.

Kutlama Cuma günüydü. Bugün Salı.

Üç gün.

Telefonunu eline aldı, mesaj attı. Tansu Gülsoy; yıllarca şirkette muhasebeci olarak çalıştıktan sonra başka bir firmaya geçen, ama Sareyle bağını koparmayan, arada birlikte kahve içtiği, elli yaşlarında gerçekçi bir kadındı.

Tansu, bugün görüşebilir miyiz?

Cevap hemen geldi: Tabii. Üçte, Keyifli kafede?

Anlaştık, diye yazdı Sare.

Küçük, samimi bir kafede buluştular. Tansu kısa, gri ceketli, dikkatli bakışlıydı. Dinledi. Hiç bölmedi. Sadece Teyze lafını duyunca bir an kaşını kaldırdı.

Demek öyle dedi, dedi Tansu.

Böyle dedi.

Bu Elifi ne zamandır biliyorsun?

Uzun süredir içime doğmuştu zaten. Emir de dün onayladı.

Tansu fincanını çevirdi.

Sare. Bir şey söyleyeceğim, alınma.

Söyle.

Ben biliyordum. Direkt baktı. Hâlâ şirketteyken görmüştüm birkaç kez, iki yıl önce. Söylesem mi, diye düşündüm, sonra vazgeçtim. Dedim kendi meseleleri, karışmam. Şimdi anlıyorum ki, yanlış etmişim. Özür dilerim.

Sare bir süre sustu.

Boşver, dedi. Artık önemi yok.

Ne yapacaksın peki?

Göz göze geldiler.

O kutlamaya gideceğim.

Uzun süre Sareye baktı, sonra yavaşça başını salladı.

Çocuklarla mı?

Evet.

Bunu yapmanın ortalığı karıştıracağını biliyorsun.

Biliyorum.

Kocan çok kızacak.

Farkındayım.

Bir süre ikisi de sustu.

O zaman söyle, neye ihtiyacın var?

Sare biraz gülümsedi. Son iki gündür ilk kez.

Saçımı düzgünce yapan birine. Tek başıma beceremem.

Perşembe akşamı, Derya annesinin yanına, tuvalet masasının önüne oturdu, saçlarını tarıyordu. Yavaş, özenle, sadece önemli anlarda çocukların gösterdiği sabırla. Sare saçını önceki akşam azcık boyamıştı, sadece kıştan kalan donukluğu silmek istemişti.

Anne, korkmuyor musun? dedi Derya.

Biraz.

Babam kızacak.

Muhtemelen.

Ne diyorsun peki?

Hiçbir şey. Aynadan kendine bakıyordu Sare. Gidip içeri gireceğim sadece.

Derya son tutamı toka ile sabitledi, geriye çekilip sonucu beğendi.

Çok güzel oldu, dedi. Anne, sen gerçekten güzelsin. Sadece unuttun bunu.

Sare kızını sıkı sıkı kucakladı. Derya bir an şaşırdı, ama o da sarıldı.

Elbise yataktaydı. Bordo, kadife, yumuşacık. Sare yavaşça giydi. Fermuarı Derya kapadı. Aynaya baktılar.

Orada bakan, yabancı biri değildi. Sadece yıllarca unutulan eski bir kadın. Daha razı olmamış hali.

Makyaj; dikkatlice, az ama yetkin. Sürme, rimel, kiremit renkli ruj. Siyah oniks küpe, annesinden kalma.

Anne, dedi Emir antreden. Taksi geliyor.

Geliyorum.

Sare küçük, siyah el çantasını aldı. Paltoyu giydi, elleri hafifçe titriyordu. Bunu fark edince bilinçli olarak yavaşladı. Sakin olmalıydı.

Hadi gidelim, dedi.

Deniz Yıldızı Oteli şehrin en iyi oteli değildi ama saygın ve şık bir yerdi. Veysel statü için seçmişti: büyük salon, yüksek tavan, şirketin ikram ekibi. Sare sekiz yıl önce bir düğün sebebiyle bir kez gitmişti; o mermer zemin ve dev avizeyi hatırlıyordu.

Taksi kapıya park etti. Sare ilk çıktı. Basamaklarda bir an durdu, akşamın ılık, mayıs kokulu havasını iç çekti.

Anne, dedi Emir usulca, biz senin yanındayız.

Biliyorum, dedi ve Deryanın elini tuttu. Yürüyoruz.

Antrede birkaç davetli, telaşla rozeti takıp salona çıkanlar vardı. Sare ağır ağır yürüdü. Karşısına üniformalı genç bir görevli çıktı.

Merhaba. Cemre Projenin kutlamasına mı geldiniz?

Evet, dedi Sare. Ben Veysel Karahanın eşiyim. Bunlar da çocuklarımız.

Genç görevli bir an duraksayıp başını salladı.

Buyurun, ikinci kat, Amber salonu.

Salon kalabalıktı. İyi giyimli insanlar, pahalı parfüm kokuları, sıcak kanepe tepsileri, barda yükselen bir kahkaha. Hafif bir müzik. Sare kapıda durdu, pek çok kişinin ona baktığını hissetti. Burada yabancıydı buna şüphesi yoktu. O insanlardan bazıları, Veysel Karahanın son yıllardaki hayatını biliyordu ve kim bilir kaç kişi Elifin farkındaydı.

Babamı gördün mü? dedi Derya.

Şu an hayır, dedi Sare, ve salona göz gezdirdi. Buluruz.

Veysel salonun arka köşesindeydi. Yanında iki takım elbiseli adam, biri Sareye tanıdıktı. Gürbüz, beyaz saçlı, ağırlıklı bakışlı Recep Korkmaz, Cemre Projenin eski ortağı. Veysel ya çok saygı duyardı ona ya da korkardı; Sare hiçbir zaman ayırt edememişti bunun farkını.

Elif de Veyselin yanında duruyordu.

İlk defa görüyordu Sare onu, ama zihninde yıllardır tanıdığı biri gibiydi. Genç, uzun boylu, dar lacivert elbiseli, gösterişli saçlı, güzel bir kadın. Sare buna üzülmeden, bir hava durumu gibi kayıtsızca fark etmişti. Genç, güzel bir kadın. Yirmi sekiz yaşında. Eli Veyselin kolunda öyle bir rahatlıkla duruyordu ki söze gerek yoktu.

İşte babam, dedi Derya sakince. O kadınla birlikte.

Sare salona ilerledi.

Adımlarını yavaş tuttu. Birkaç kişi yol verdi, bazıları döndü baktı. Hiç kimseye bakmadan, sadece arka köşedeki masaya ve oradaki adama odaklandı.

Veysel onu üç metre kala gördü. Yüzü hemen değişti. Önce küçük bir şaşkınlık. Sonra sertlik geldi bakışına.

Sare, dedi çok kısık, boğuk bir tonda. Burada ne işin var?

Şirketinin yıldönümü için geldim, dedi Sare de aynı sakinlikle. On yıl. Önemli bir gün.

Recep Bey gözünü Sareden Veysele, sonra tekrar Sareye çevirdi.

Sare Hanım? dedi, sesinde bir sıcaklık vardı. Uzun zaman oldu. Çok iyi görünüyorsunuz.

İyi akşamlar Recep Bey, dedi Sare, gülümsedi. Siz de öylesiniz.

Elif küçük bir adım geriye çekildi. Eli Veyselin kolundan usulca kaydı.

O sırada Derya, Sarenin hemen arkasında durmuştu, bir adım öne çıktı. On beş yaşında, kara gözlü, dimdik. Çocuksu ama rahatsız edici bir doğrudanlıkla Elife baktı.

Baba, dedi Derya, sesi öyle berrak ki yakındaki herkes duydu. Az önce kadını kucaklıyordun. O annem değil.

Etraflarındaki havada bir kayma oldu. Müzik biraz azalmış gibi hissettirdi. Recep Beyin yanında duran iki adam birbirine baktı. İncili kolyeli bir kadın başını çevirdi.

Veyselin rengi soldu. Bronz teninde bile seçiliyordu.

Derya, diye başladı. Bu, iş içindi, açıklayabilirim…

Baba, çocuk değilim ben, dedi aynı dengeli tonla Derya. Emirle ikimiz uzun süredir biliyoruz.

Emir yanında dikildi, sessizce elleri aşağıda. Bir şey söylemedi, bir tek bakış fırlattı babasına.

Recep Bey öksürdü, kadehini masaya bıraktı.

Veysel Bey, dedi, görüyorum ki konuşacak aile meseleleriniz var. Sonra görüşürüz.

Eski jenerasyonun bir ciddiyetiyle Sareye başını eğdi, sonra ötekilerle gitti. Yanındaki adamlar da uzaklaştı.

Elif alçak sesle, Ben sanırım ikramı kontrol edeyim, dedi ve kayboldu.

Şimdi Veysel ve Sare yalnız kaldı, çocuklar hariç. Veyselin yüzünde öfke yoktu, önceleri alışık olduğu yorgun ifadeyi şimdi başka türlü algılıyordu Sare: bu bir şaşkınlıktı. Ne yapacağını bilmeyen bir adamın şaşkınlığı.

Sare, dedi boğuk bir sesle, ne yaptığının farkında mısın?

Şirketinin onuncu yılına geldim, diye tekrarladı Sare. Önemli bir gün.

Birkaç adım öteden şampanya tepsisine uzandı, bir kadeh aldı. Köpükler yukarı tırmanıyordu.

Evde kalabilirdin, dedi Veysel daha sessiz.

Kalabilirdim, dedi Sare. Kalmadım.

Veysele baktı, ve o anda sanki bir şey yerli yerine oturdu. Ne öfke, ne zafer duygusu. Sade bir netlik. Onca yıl yemek yapan, gömlek yıkayan, çocuk büyüten, ona hep inanan bu delikanlıya şimdi yalnızca bir şey düşünüyordu: ne kadar zaman boşa gitmişti.

Şirketine kadeh kaldıracağım, dedi Sare. Sonra gideceğiz. Çocuklar yorgun.

Çocuklara döndü.

Hadi, dedi kısık sesle.

Çıkarken Sareye bakan gözler, farklı anlamlarla doluydu. Kimisi meraklı, kimisi acıyan, kimisi yadırgayan. Onlara aldırmadı. Hayır, yok saymak değildi. Sadece, acının zirvesinde yeni bir acı yoktu.

Kapıdan çıkarken Emir koluna girdi.

İyi yaptın, dedi.

Sadece geldim, dedi Sare.

Geldin, işte bu iyi olan.

Eve dönünce elbiseyi askıya asıp dikkatlice çıkardı. Yüzünü yıkadı. Yattı. İlk defa haftalardır rahat bir uyku çekti. Sabah dokuzda uyandı.

Sonrası ağır ağır, ama kararlı bir ılıkla değişti. O kutlamadan sonraki iki hafta içinde. Sare, olanları Tansudan duydu. Bazen Derya, babasının mutfakta şarja bıraktığı telefonunda gördüğü bir mesajdan ipucu yakalardı.

Recep Korkmaz yeni projeye imza atmadı. Ne doğrudan reddetti, ne de sebep söyledi; telefonda Biraz düşüneyim, dedi. Recep Bey için aile önemliydi. Salonun ortasında gördüğü tablo tüm saygısını eritmişti. Sevgili meselesinden ziyade, eşini evde bırakıp sevgilisini resmi davete götürmesi… Bu, evin düzenine aykırıydı. Recep Bey böyle şeylere saygı duymazdı.

Ardından öteki ortaklar da çekildi. İtibar, yıllarca örülüp birkaç haftada dağılırdı. Cemre Projede yönetim kurulu, son yıllardaki bazı anlaşmaların usulsüzlüğüyle ilgili tartışma başlattı. Mesele sadece Elif ve elbise olmaktan çıkmıştı, ama bir ipin ucu ötekini de çekerdi.

Elif, kutlamadan üç hafta sonra Cemre Projeyi sessizce bıraktı. Münakaşa yok, sadece istifa dilekçesi. Veysel birkaç gün eşyası kalmış biri gibi gezindi.

Akşam eve geldi bir gün. Sare önüne bir tabak çorba koydu, odaya geçti. Veysel uzun süre masada oturdu. Derin derin iç çekiyordu.

Bir akşam, Sare, konuşmamız lazım, dedi.

Konuşalım. Ama önce şunu söyle: Gerçekten konuşmak mı istiyorsun, yoksa benim seni dinlememi mi bekliyorsun?

İlk başta anlamadı farkı. Sonra galiba anladı. Başını önüne eğdi.

Özür dilerim, dedi.

Sare karşısında, elleri dizinde, sessizce oturdu. Eli titremiyordu artık. Ona baktı ve düşündü: Artık çok geç. Çünkü affetmek canlı bir duygu ister. Oysa aradaki canlılık çoktan kurumuştu. Yıllar ve teyze kelimesi arasında bir yerde.

Peki, dedi. Duydum seni.

Bu bir affetmek değildi. Veysel bunu anladı.

Boşanma konuşmasını Sare kendisi başlattı, tam bir ay sonra. Sakin, arkasına avukat alarak. Tansu iyi bir avukat bulmasına yardımcı oldu. Evi paylaştılar. Çocuklar anneleriyle kaldı. Veysel buna ses çıkarmadı, tek ses çıkarmadığı şey buydu.

Boşanma sürerken Sare bir terzi atölyesi açtı. Küçücük, iki odalı, bir mahalle ötede. Düşündü taşındı. Pastane açmak kolay olurdu belki, ama elleri kumaşı, dikişi daha iyi hatırlıyordu. Melek Hanım telefonu duyar duymaz, Sare, bunu on yıl önce yapmalıydın, demişti.

Bu hem güzel hem buruk bir iltifattı. On yıl önce, karar verme cesareti yoktu. Artık vardı.

İlk ayları zordu. Para kıttı, müşteri seyrek, Sare sabah akşam çalışıyor, eli sızlıyor, akşam eve tebeşirli ellerle dönüyordu. Derya bazen okuldan atölyeye gelir, köşedeki masada ödev yapar, bazen kumaşlarla ilgili anneye sorular sorardı. On beş yaşındaki bir insanın gözünden çıkmış bazı ince yorumları unutmaz, bir kenara yazardı Sare.

Emir ise kendi mücadelesiyle baş başaydı. Veysel, oğluyla barışmak için birkaç kez uğraştı. Emir dönerken sessizdi. Bir akşam Sare’ye dedi ki:

Annem, Polinle sorun var.

Sare dikkat kesildi.

Ne oldu?

Bunca şeyden sonra nasıl baba olacağımı bilmiyorum, dedi. Kendisinin de tekrarlayacağından korkuyormuş.

Bu senin tekrarın değil Emir.

Biliyorum. Ama o anlamıyor.

Sare biraz sustu.

Zaman ver. Bakıp görecek. Kelimeyle değil, zamanla olur bu işler.

Emir yeterince emin olmadan başını salladı. Polinle meseleleri uzun sürdü. Sare kaygılıydı ama müdahale etmedi. Her çocuğun kendi başına baş etmesi gereken alanı var. Bunu Sare geç öğrendi ama öğrendi.

Atölye büyüdü, ağır ağır da olsa. Bir yıl sonra, sürekli müşteriler oluştu. Bir buçuk yıl sonra ilk gelinlik siparişleri geldi: en zor, en kazançlı işler. Bir yardımcı aldı: Elif diye bambaşka bir genç kız, elleri becerikli, huyu anlatmaya değerdi. İyi anlaşıyorlardı; bakıştan anlaşılan, sessiz bir uyum.

Tansu arada uğrar, çayını içerler, dikiş kalıpları ve iplikler arasında sohbet ediyorlardı. Bir gün, Sende sevdiğim şey ne biliyor musun? Kızgın değilsin, dedi Tansu.

Ara sıra kızıyorum, dedi Sare.

Yok yok. Sen öfkelenmiyorsun, öfke yıkar. Sen kızıyorsun, o geçip gidiyor.

Düşünüp hak verdi Sare.

Derya on yedi yaşına gelince, tasarım okumak istediğinden emin oldu. Bunu öyle bağırarak değil, bir gün elinde çizim dosyasıyla gelip Sarenin önüne koyarak gösterdi. Sare uzun uzun baktı. Orada bir tutku, ham bir şey, hatalarıyla ama vizyonla doğmuştu.

Senin yolun, dedi Sare.

Engel olur musun?

Hayır. Senin yolun, bunu benden iyi bilirsin.

Derya zarif, sıcak bir tebessümle annesine baktı.

Anne. Sen değiştin.

Değiştim mi?

Önceden hep Peki ya babam ne der, insanlar ne düşünür? derdin. Şimdi sormuyorsun.

Sare kızına baktı.

Geç öğrendim, dedi.

Geç değil. Çizim dosyasına topladı. İyisin anne, iyisin.

Bu, Sarenin yıllardır duyduğu en güzel iltifattı. Ne alkış, ne iltifat; kendi gözünden gören birinin iyisin demesi.

Veysel nadir göründü. Bazen çocukları almaya gelir ya da unutulan eşya bırakırdı. Bazen hâlâ derli toplu görünürdü, bazen değil. Söylentilere göre, Cemre Projede kıdemini kaybetmiş, taşeronlarla çalışan orta düzey müdür olmuş. Düşüştü elbet. Ama Sare bunu çok düşünmeden geçerdi; onun kendine ait, başka bir hayatı vardı artık.

Üçüncü yaz harikaydı. Ilık, uzun günler. Atölye daha geniş bir mekâna taşındı, üç dikiş ustası oldu. Sare bazen yeni kiraladığı küçük dairenin balkonunda, akşam güneşinde çay içerken gün batımında huzur bulduğunu hissederdi. Her akşam değil; genelde ya siparişlerle ya hesaplarla meşguldü. Ama arada öylesine, sadece oturduğu zamanlar, sadece şunu fark ediyordu: İyiyim. Kitaplardaki gibi bir mutluluk değil, ama iyi… Kendi halinde, yorgun, ama iyi.

Bir sonbahar günü, o geldi.

Atölyenin camından Sare gördü onu. Veysel kapıda tereddütlü duruyordu. Yaşlanmıştı. Zamandan değil sadece, özgüvenini yitiren adamların yaşlanışıydı o. Omuzları düşük, takımı hâlâ kaliteli ama eskimiş kesim.

Dışarıya kendisi çıktı.

Veysel, dedi. Buyur.

Küçük toplantı odasına oturdular; çay demledi Sare, ikram etti.

Nasılsın? dedi Veysel.

İyiyim, dedi Sare. Yoğunuz. İşler iyi.

Duydum, dedi Veysel. Başarılar.

Cevap vermedi Sare. Elini fincanın etrafında birleştirip sustu.

Sare. Veysel durdu, Bir şey söylemek istiyorum… Düşündüm.

Düşündün, dedi Sare, soru sormadan tekrar etti.

Hatalıydım. Pek çok şeyde. Bunu şimdi anlıyorum.

Veysel.

Dur, lütfen. Zamanında kıymetini bilmedim. Ya da biliyordum da zaten olması gereken bu diye düşündüm. Eve, çocuklara, sana… Yanılmışım.

Sare baktı. Karşısında oturan bu yorgun adamda; vaktiyle evlendiği genç Veysel, teyze diyen Veysel ve Elifin gidişiyle çökmüş Veysel… Hepsi bir aradaydı. Bunu şimdi net şekilde görebiliyordu.

Duyuyorum seni, dedi.

Şey, ben… Durdu. Düşündüm ki… Baştan olmaz tabii. Ama… ara ara görüşsek, konuşsak. Çünkü ben artık yalnızım Sare. Tamamen yalnızım.

Sessizlik.

Sare fincanı masaya koydu, pencereye baktı. Sonbahar göğü, kaldırımda sarı yapraklar, bir bisiklet. Sonra ona döndü.

Veysel, dedi. Sana kızgın değilim artık. O geçti. Yıllara acıyorum. Sana değil, yıllara. O yılların başka türlü olamamasına.

Sare.

Bir dakika. Yumuşak, ama dimdik söyledi. Artık ben eski ben değilim. Uzun zaman aldı bu. Geriye gitmek istemiyorum.

Veysel uzun süre sustu. Çay bardağına baktı. Sonra başını yavaşça salladı.

Anladım.

Anladığının farkındayım.

Çocuklar… dedi.

Onlarla sen ilgilen, dedi Sare. Senin vazifen. İlgilen. Emir ezildi ama hâlâ açık. Eğer gerçekten konuşursan.

Veysel ayağa kalktı. Ceketini çekiştirdi; bir zamanlar evdeyken en çok izlediği hareketlerden biriydi bu.

Elbise sana çok yakışmış, dedi.

Sare baktı üstüne. Üstünde bordo değil, kendi diktiği koyu mavi, sade yakalı elbisesi vardı.

Sağ ol, dedi Sare.

Veysel çıktı gitti. Kapı kapanınca bir sessizlik oluştu.

Sare birkaç dakika daha oturdu. Küçük toplantı odasında sessizlik ve hafif bir serinlik. Vazonun içinde kurumuş çiçekler, yarım kalmış çay bardakları. Masanın kenarında Sarenin çizimleri.

Sonra kalktı, fincanını yıkadı, eline kalemini aldı, yeni tasarımının başına geçti.

Kapıdan Elif başını uzattı.

Sare Hanım, sıradaki müşteri bekliyor.

Tamam, dedi Sare. Bir dakika beklet.

Elif başını sallayıp kapıyı kapattı.

Rate article
Lifequest
Teyzenin Sahneye Çıkışı