Günlük Sanatçı adlı kedi
Bugün yine Gülten Ablanın sitem dolu sözleriyle güne başladık. Şu kedi tam bir felaket, Saliha! Bundan kurtulmak lazım! diyerek dudak büktü, tek kulaklı, sarman kedim ayaklarımın dibinde dolanırken.
Neler diyorsun abla? O da bir canlı! dedim, içimde bir ürpertiyle.
Canlı mı? Dibine kadar! Ama farkında mısın, Saliha, senin evde haddinden fazla rahat davranıyor!
Sanki onu desteklercesine, kedim hafifçe tısladı. Sırtını kamburlaştırıp, yavaş adımlarla Ablaya karşı saldırıya geçti. Gülten Abla parmağıyla kediyi göstererek bir adım geriledi:
Bak işte! Ne dedim ben sana?!
Hemen araya girdim:
Sanatçı, kuzum, sakin ol, bir şey yok!
Kedim bir an başını kaldırıp bana baktı, sonra yumuşayarak tekrar ayaklarımın yanına döndü, bana yaslandı ve gözlerini kısarak oturdu. Sanki Ben buradayım, tetikteyim! der gibi.
Gülten Abla suratını burktu: Haylaz! Hem de acıyorsun buna!
Birinin acıması lazım, değil mi? diye derin bir iç çektim.
Sanatçı karşıma üç yıl önce çıkmıştı. O zamanlar benim için hayat epey zordu. Eşimi kaybetmemin acısı dinmeden, tek oğlum da aramızdan ayrılmıştı ve ben, ablamdan ve birkaç tanıdıktan başka tamamen yalnız kalmıştım. Gerçek dostum ise hiç olmamıştı.
Yanımda sadece Gülten Abla kalmıştı. İçimden ablam deyince hala biraz buruk, biraz sıcak bir his kaplar yüreğimi.
Gülten Abla büyük. Yaş farkımız öyle çok değil elbet ama yetişirken hep vurgulandı: Gülten Hanım bizim büyüğümüz! Çok akıllı, güvenilir! Her şey emanet edilir, layıkıyla yapar! Saliha ise… bizim melek kızımız. Ruhumuzun tesellisi. Harika çocuk! Ama çok dağınık, aman Allah! derlerdi.
Abla yıldız gibiydi; ben ise biraz dağınık ama herkesin sevgilisi olan bir çocuk. Ablam, ben yüksek notlar alınca: Senin neren övülmeye değer anlamıyorum! Ders çalışmak ne zamandan beri ödül gerek?! derdi. Ben ise Kavga çıkmasın, keyfi kaçmasın, diye hafiften gülümserdim sadece.
Liseden parlayarak mezun oldu, üniversiteye girdi, eve nadiren uğramaya başladı. Ben fırsatını buldukça sorardım: Nasılsın abla, işler yolunda mı?
O da hep: İşler yürüyor. Keşke günler uzasa! derdi.
Derslere mi vakit yetmiyor? diye endişe ederdim.
Ders mi! Asıl zaman yokluğu kişisel hayatımda! Nasıl düzgün birisiyle tanışayım ki, koşturup dururken? derdi. Sonra da gülüp, benim çocukça kaldığımı hatırlatırdı.
Her fırsatta ablam göz kamaştırırdı ve ben, uzaktan onun mutluluğuyla yetinirdim.
Üniversite bitince ablam yine yalnızdı. Genci ayağına getiren olmadı; karakteri biraz sert, lafı dolandırmaz. Annemin Biraz daha yumuşak ol, demeleri de nafileydi. Anne, bana neyi öğretiyorsun? Eski zaman değil artık! derdi.
Ve bir gün, gürültüsüz patırtısız, ben nişanlımla eve geldim: Tanışın, bu da Benim Kemalim… Ailem Kemale hemen ısındı. Yakışıklı, akıllı, yetenekliydi. Gazeteciydi, televizyonculuğa yeni adım atmıştı. Ama en çok da, ablamın vasıfsız bulduğu benimle, gözleri dolu dolu severek evlenmek istiyordu.
Benim hayatım boyunca en keyif aldığım şey, güzel giyinmek ve dikiş-dikmek oldu. O yüzden, kendime uygun bir meslek seçmiştim: Terzilik. Gülten Abla, bu meslek seçimini baştan kabul edilemez buldu.
Saliha, hem akıllı değilsin, hem de kimse senin diktiğin eteği, bluzu beğenmez!
Ama ablam bana inat ettikçe, ben onun için yine geceler boyu işledim, bluzlar, elbiseler diktim. Sonra, onun aynadan nasıl keyifle dönmesine bakardım gizliden.
Kıyafetlerim o kadar beğenildi ki, ablama sık sık Nereden aldın bunu? diye sordular, o ise: Sır! deyip geçiştirirdi, ama kendince gururlanırdı.
Kemalin ortaya çıkışı ablam için bir darbe oldu. Nasıl olur da, görece vasıfsız, sıradan Saliha birini bulmuş, hem de önce? Düğünümde, ablamın yüzü taş kesildi. O düğünde, kendi ellerimle diktiğim gelinlik bile bile dikkat çekti. Ne kadar hoşsun! Damadın da öyle! dediler. Ve bence ablam ilk kez kıskandı. O küçük, sivri acı ona yerleşti.
Ablam, aylar sonra alelacele biriyle evlendi. Eşi daha yaşlı, biraz kel, ama akıllı ve ne istediğini bilen biriydi. Nikah masasında şöyle dedi:
Sana destek olacağım, iki çocuk isterim. Hayatın kolay olacak; bakıcı, ev yardımcısı ayarlarız, evin düzenli olur. Ama bana olan sadakatin tam olmalı. Karşılığında huzur içinde yaşarsın.
Ablam hemen kabul etti. Evlilikleri gayet sağlam sürdü. Bende ve Kemalde olduğu gibi tutkulu bir aşk yoktu, ama huzur ve güven vardı.
Ablam sözünü tuttu; bir oğlan, bir kız çocuğu doğurdu. Onları bakıcısı büyüttü, zamanı dakikalarla planlıydı. Çocuklarının eğitimine, terbiyesine kendisi pek zaman bulamadı, çünkü sosyal hayatta, tezlerinde kendini gösterdi. Ve elbiselerin kaynağı sır olarak kaldı.
Ben ise, acelem yoktu. Doksanların o garip, ekonomik sıkıntılı döneminde terzilik yapmaya devam ettim. Müşterilerim beni elden ele, fısıldayarak tavsiye etti: Saliha, Terzi Saliha! Ama zor müşteri kabul eder. Çok iyi! O dönemde bakan eşlerine, sanatçılara dikiyordum. Her kıyafet özgün olmalıydı, çünkü bir davette iki aynı elbise rezalet olurdu.
Yıllar geçti, ben küçük bir atölye açtım, Gülten Ablanın desteğiyle. Atölye butik gibi bir yer oldu. Gülten Abla da bana destek için kredi verdi, Merak etme, hallederiz! dedi.
Bazen geçmişin içinden bakınca, ablamın bana ettiği haksızlıkların kaynağının kıskançlık olduğunu anlamakta geciktim. Oysa o, bana destek verdikçe, ben yeniden güç topluyordum. Oğlum Serdar doğdu, ama sağlığı hiç iyi olmadı. O küçücük, özel çocuk Ablam ona Güneşim, derdi, hep gülerek kucaklardı.
Kaygılı zamanlarımda, ablam hep yanımda oldu. Ben çalışırken Serdara iyi bir bakıcı buldu, atölyede hem bana hem oğluma yer ayarladı. Saliha çalışmalı! dedi. Serdarı ben de takip ederim!
Hastanede geçen geceler, uykusuz sabahlar Gülten Abla hiç bıkmadı. Ama Serdarın kalbi zayıftı, böbrekleri sıkıntılıydı. Kardeşim, ne olur ağlama, diyordu, senin suçun yok. Kader işte! Ama Serdar mutlu olsun, ona huzur verelim, yeter!
Ben de kabullenmeye başlamıştım. Ablam başka hekimler aradı, ben ona çay demledim. Kocası da: Elimden ne gelirse söylerim, dedi. O az, tok sözler benim için çok değerliydi.
Yıllar geçti, çocuklarımız büyüdü, ebeveynlerimiz yaşlandı. Benimle ablam arasında artık kavga kalmadı, dertleştiğimiz hep birbirimiz olduk.
Ama bir gün, Kemalin işinde büyük bir sıkıntı çıktı. Ablamın eşi zor durumda kaldı. Kemal aylarca uğraştı, sonunda her şey çözüldü. Gülten Abla kısa, ama içten teşekkür etti: Saliha, senin ve Kemalin yaptığını kimse bilemez. Ama söz veriyorum, size elimden asla bir destek eksik etmeyeceğim!
Ablam sözünü tuttu. Kemal hastalandığında da, bana omuz verdi. Kemal ağır ağır aramızdan ayrılırken, ben ablamın omzuna yaslanıp ağladım: Neden, neden bu kadar erken?
Sonra oğlumu da kaybettik. Serdarı… İkimiz doktorların açıklamalarını gözyaşısız dinledik. Arabayı unutup, elimizi bırakmadan bütün şehir yürüdük. Sarı tişörtü, kırmızı spor ayakkabısı… dedik birbirimize, anlamını anlatmamıza gerek yoktu.
Oğlumdan sonra ben çöktüm. İşleri çalışanlara devrettim. Atölyeye uğradığımda bazen başımı masaya koyup, bir çizgi bile çizemeden saatlerce kalıyordum.
Gülten Abla uğrayınca: Saliha diyor, ben ona boş bakışlarla cevap veriyordum.
Böyle olmaz, derdi, ağlamaya hazır haliyle.
Bu karanlıktan çıkışım beklenmedik şekilde, bir kediyle oldu.
Bir gün atölyeye sokaktan sıska, kirli ve bir kulağı parça olmuş bir tekir geldi. Kapıdan kovdular. Zavallı hayvan, merdivenin üst basamağına uzandı, gövdesini-gövdesini sarkıttı, yorgun bir bez gibi yattı. Ben geç geldim o gün atölyeye, onu o halde buldum.
Kızlar, bu da ne böyle? dedim.
Saliha Hanım, bir kedi geldi, gitmiyor! dediler.
Ayakkabımın ucuyla dokundum, biraz hırçınca. Kedi gözünü açtı, derin bir insan nefesi çekti ve dili dışarı düştü. Sanki diyor ki: Siz ne yaptınız bana insanlar? Açlıktan öleceğim neredeyse. Adım bile yok! Bir haftadır açım, siz hiç merhametli değilsiniz!
Kediyi izleyince ilk defa uzun zamandır içimde bir kıpırtı oldu, gülümsedim:
Amma da oyuncusun! Bak bak, Stanislavski bile çatlar kıskançlıktan! Neyse, gel bakalım, önce veterinere!
Kediyi veterinere götürdüm, kulağına baktırdım. Acı iğnede kısa bir tıslama dışında itirazı olmadı. Ardından ödül mamasını aldı, benimle eve döndü.
Hiç kedim olmamıştı, şimdi nasıl anlaşacağız, Sanatçı? dedim.
O an Sfenks gibi poz verdi. Gülümsedim: Anlaşıcaz, bakalım ablam onay verecek mi seni?
Tabii Gülten Abla hiç beğenmedi, ama yine de arka planda göz ucuyla kedinin Salihayı tekrar hayata döndürdüğünü fark etti.
Saliha, bu kedi sana garip bakıyor!
Olsun, bana kimse yıllardır böyle bakmamıştı!
Nasıl?
Sevgiyle…
O sahtekar, sana yalan söylüyor!
Olsun. Akşam ayaklarımı ısıtıyor, beraber film izliyoruz. Ekrana öyle odaklanıyor ki, sanki anlıyor!
Başına iş açtın, adı da Sanatçı! Kediye isim mi bu? Mırnav, Boncuk koyaydın!
Bu ismi hak ediyor, dedim. Gülten Abla da artık sıcak bakar oldu Sanatçıya.
Ama asıl onu kabul ettiği an, benim için hayatın ucunda olduğum gündü.
Bir cumartesi atölyeye tesadüfen uğradı. Zaten son zamanlarda işlerim yeniden açılmıştı, Sanatçı sayesinde üretkenliğim artmıştı. Atölyede ışık yanıyordu. Anahtarla kapıyı açtı:
Saliha! Ben geldim!
Turuncu bir yıldırım gibi kedi, ayaklarına atladı. Tırnaklayıp çorapları parçaladı.
Delirdin mi Sanatçı? Ne yapıyorsun!?
Kedide garip bir şey vardı, gözleri ateş gibi. Abla geri çekildi. Kedi acıklı bir miyavla, ablamla çocuk odasının arasına gidip gelmeye başladı.
Ne var orada? Saliha nerede? deyip koştu. Kapıyı açtı, ben yerde baygın yatıyorum, Serdarın fotoğrafına sarılı.
Acil, hastane, üç gün yoğun bakım… Gülten Abla hastanenin köşelerinde dua etti.
Sonra öğrendi ki, Sanatçı beni aramış; atölyedeki yardımcılar onu bir odada tutmuş, ama o tuhaf bir ağıt gibi miyavlamış. Ancak ben gözlerimi açınca sakinleşmiş.
Beni üç hafta sonra taburcu ettiler. Önce atölyeye! dedim.
Ablam: Sana kediyi ben getiririm dediyse de, kendim götürmek istedim. Zorlukla basamakları çıktım. Kızlar atölyede beni güler yüzle karşıladı. Sanatçı ise yıldırım gibi koşup ayaklarıma dolandı, sevinçle mırıldandı.
Kucağıma aldım, kulağını okşadım.
O beni çağırdı, Abla. İlk önce onu duydum, sonra seni
Nasıl yani?
Anlatamam, önce Kemalin, sonra Serdarın sesi Sonra birden Sanatçının miyavlaması. Ve sonra tekrar sen
Gülten Abla şaşkındı, ama Sanatçı belli ki biliyordu. Patisiyle çeneme dokundu, bana sımsıkı sarıldı, kucağımda bir yumak gibi huzurla yattı.
Ah, bana yeni görev verdiler galiba, dedi Gülten Abla. Bilmiyorum ne, ama onaylandım!
Sanatçı bir gözünü açıp, yakıcı yeşilini gösterdi. Mırıldandı, huzur ve umut getirdi. Ben gülümsedim, ablamın yüreğini yeniden sevince boğdum.
Çünkü insanın ihtiyacı olan şey, sevdikleri yanında, ruhunda huzur bulmak. Az şey değil Çok şeyO günden sonra hayatımızın temposu biraz daha yavaşladı. Atölyede sabahları ilk iş Sanatçı, içeriye uzanmış güneş ışığına kendini bırakır, yanından geçerken bana kısacık bir selam mırlardı. Gülten Abla her gelişinde pencere kenarındaki koltukta oturur, çayını yudumlar, çocuklardan, geçmişten, dostlardan konuşurdu. Sessizce anladık: Birimiz düştüğünde, diğerimiz elinden tutar, Sanatçı ise aramızda görünmez bir köprü olurdu.
Zaman aktı, yaralar yavaştan kabuk bağladı. Geceleri oturup, Serdarın ve Kemalin hikâyelerini anlattık birbirimize. Kimi zaman acı, kimi zaman umutla gülümseyerek. Sonra bir gün Gülten Abla başını kaldırıp şöyle dedi:
Saliha, biliyor musun; şu kedinin adını ilk duyduğumda çok anlamsız gelmişti bana. Ama şimdi düşünüyorum da, hayatımızdaki bütün eksikleri, kayıpları, yalnızlıkları bir sanat gibi dönüştürdü, eksik yerleri renklerle ördü sanki.
Gözlerim doldu, sessizce Sanatçıyı okşadım. O, sanki her şeyi onaylarcasına tekrar patisini yüzüme uzattı, sanki Birlikte tamamız, der gibi.
O günden sonra ne zaman bir gölge çöker gibi olsa üstümüze, Sanatçı bir köşede tıkır tıkır patileriyle dolaşıyor, gözlerini kısarak bizi izliyordu. Arasında ablamla göz göze geldiğimizde, artık tartışmaz, yılların birikmiş sevgisini, özlemini bir anlığına sarılmalarda, çay bardaklarının kenarında, paylaşılmış bir tebessümde buluyorduk.
Hayat ne olursa olsun, bir gün ansızın eksilenlerin ardından yeni bir yol açıyor, en beklemediğin dostluktan umudu devşiriyordu. Ve en sonunda şunu öğrendim: Bazen en büyük iyileşmeyi, kayıpların içine doğan küçücük, tek kulaklı, sıradışı bir sanatçı getiriyormuş. Ve biz ona ne verirsek, o da bize aynı sıcaklıkla geri getiriyormuş.
Sanatçı bir gün, pencere pervazında kuyruğunu dışarı sarkıttı, güneşe karşı başını çevirdi ve derin bir uykuya daldı. Ben ve ablam, bir kediyle, yarım kalan her şeyi tamamlayabildiğimizi anladık. Çünkü hayat, eksik kalanların hikâyesini birbirimizin gözlerinde parıldayan o sessiz sevgide yeniden yazıyor.
Ve ben her gün, minnetle
Teşekkür ederim, Sanatçı.




