Zor Kazanılan Mutluluk

Zorlu Mutluluk

– Nasıl yani, boşanıyor muyuz? Deniz, sen dalga mı geçiyorsun?

Aylin, kocasının yüzüne bakarken hiçbir şey anlayamıyordu. Boşanmak mı? Neredeyse yirmi beş yıldır birlikteydiler! İki hafta sonra tam yıldönümleri, kutlamayı planlamışlardı ya da artık planlamıyorlar mıydı? Düşünceleri darmadağın. Davetler gönderildi, herkes gelecek. Aile toplanacak. Arkadaşlar ne hediye alsak diye arayıp duruyor Hatta birileri, mesela en yakın arkadaşı Yelda, hediyesini çoktan kargoyla yollamıştı bile. Keşke gelebilseydi. Ama o kadar hamileliğiyle uçağa mı binsin? Evinde otursun, sonra görüşür, bir kez daha kutlanır. Yelda, Aylin’le Denizi tanıştıran kişiydi; Aylinin eski üniversite arkadaşı. Düğünde de, gelin buketini, Aylin atmaya bile üşenmeden direkt eline tutuşturmuştu.

– Anlamıyorum, senin Kaan neden hâlâ oyalanıyor? Böyle bir kızı kaçıracak mı?

– Nereye gidecek canım? demişti Yelda, Aylinin saçlarını düzeltirken. Her şeyin bir zamanı var, Aylin. Kaan henüz hazır değil! Taze erkeğe ne gerek var? Sonra durduk yere 1-2 senede ayrılık mı yaşayalım? Yok, ben hasadın olgunlaşmasını beklerim! Yelda makyajını düzeltirken ciddi ciddi planını anlatırken Aylin katıla katıla gülüyordu.

– Sen de iki yılda neler hayal ettin be Yelda! Yarım yamaç yaşamayı beceremiyorsun.

– Ben tam adamıyım, yarım yok bende! – diyordu Yelda. – Gireceksem hepten girerim.

– Çocuk da mı, Yelda? İkiz mi, öyle mi? Birden çocuk ha?

– Evet! Hemencik ikiz! Bir doğurayım, tam takım olsun. Bizim ailede, Kaanın ailede hep örnekleri var

– O takımı büyütmek de dert!

– O daha kolay. Rekabet olacak, oyuncak paylaşacaklar, annelikte kariyer basamağı atlamış olacağım. Yeter mi? Saatlerce anlatırım!

Aylin gülüyordu, ama Yeldanın istediklerinde genelde başarılı olduğuna da yüzde doksan emindi.

Nitekim öyle oldu. Üstelik Yeldayı yukarıda birileri de fena halde ciddiye almış olmalıydı ki, ikiz yerine üçüz doğurdu. Kaderin ironiyle arası iyiydi!

Yelda, eşinin ailesinin gözdesi olmuştu bile. Kimseye eyvallahı yoktu ama gerektiğinde yardıma koşar, genelde de yardım Kaanın annesinin yeni mobilyası kurulacak, camlar yıkanacak gibi işlere Kaanı yollamaktan geçerdi. Mantığı şahane:

– Bir gün bize de lazım olacak bu yardımlar. Ben kendimi güvenceye alıyorum! Sen git annene yardım et, karşılığında akşam mantarlı patates yersin.

Sonra üçüzlere bakımlarında tam kadro dede-nene desteği geldi, Yelda hem çocukları, hem kendini toparladı. Bir yandan üniversiteye geri başladı!

– İyice kafayı mı yedin Yelda! Üç çocuk, okul? Sen bu tempoya nasıl yetişeceksin?

– Kim gelip üç çocuk annesine kötü not verecek, Aylin? Hem beyin çürümüyor, ileride cvde de artı puanla devam ederim, dedi Yelda.

Diplomasını aldı, iş de buldu; firmaya Bakıcıya gidecek kadar maaş yetiyor diyerek. Halbuki kaynana ve anne hallediyordu.

Hayatta zaman da yetiyordu, Yelda hep kısa yoldan, şaşırtıcı mantıklarla yolu bulabiliyordu. Aylin ise O çocukluğundan beri karar veremeyen, çorap rengine bile yorulan bir insandı.

– Ama sen karar verdiysen, orası kesin doğrudur! Ben ise hep kararsız, huzursuzum. Senin gibi sabit, güvenilirler bu dünyanın tuğlası. – diyordu Yelda.

Güvenilir Deniz de ne güzel anladı ya bu güveni! Normalde çocuk olmaması evliliklerini zorlaştırmıştı, elden bir şey gelmiyor diye kabullenmişlerdi. Aylin, bir çocuk yuvasında gönüllü olmuş, ama bir çocuğu evlat edinmeye cesaret edememişti. Kendi anneliğini, bir başkasının çocuğunu candan sevebileceğine inanmadı.

– O senin çocuğunu görünce anlarsın – Habibe Hanım, gönüllülük yaptığı çocuk yurdunun müdürü, Ayline böyle diyordu.

– Ya hiç görmezsem o çocuğu? O zaman bu his bende yoksa ne olacak? Ya sırf acıdığım için alırsam, çocuğu da kendimi de mutsuz etmez miyim?

– O zaman hiç almaman çok daha iyi. – demişti Habibe Hanım. – Birini umutlandırıp sonra geri gönderenleri ben burada çok gördüm. Bak şu küçük Merte, onu iki kere iade ettiler.

– Nasıl yani? Beş yaşında mıydı, altı mı?

– Altı. İlk ailede iki yıl, ikinci ailede bir yıl kaldı Onun sevgisi yetmedi. Bir gün oyuncak bile almadılar elinden. Çocuk yemeyi, içmeyi kesti. Yuva diye yalvardı.

– Korkunç – Aylinin yüreği burkulmuştu.

Bu sohbetlerden çıkıp hemen Merti evlat edinmeye gidecekken, Yelda kendine getirdi onu:

– Gerçekten onları sevecek kadar aşk var mı sende? Yoksa sırf acıdığın için mi istiyorsun? Deneme yapmayacaksın, Aylin. Gerekirse benimkilerden birini ödünç al da gör, anne olmak isteyip istemediğine karar ver.

Aylin bir daha yurda gitmedi. Ama Merti hep hatırladı, o çocuk vicdanının çıpası oldu, asla kimseye acıyarak bağlanmamayı ondan öğrendi.

Buz gibi bir sonbahar günü, Aylin mutfakta, kaloriferin yanına sokulmuş, ne yapacağını bilemeden titriyordu. Deniz valiz mi toplasa? Hangi eşyalarını? İnce şeyler kalsa mı? Burası yazdan çabuk çıkardı, kışı uzun sürerdi Bir an çocukluk günlerine gitti: annesinin yanında dağlarda yürümek, gereksiz özgürlük fantezileri. Şimdi annesi de yoktu, Deniz de olmayacaktı.

Özgürlük istemiyordu. Dizinin dibi, gece ortaya karışık kahve, rastgele tiyatro En güzel anlar spontane yaşanmış, plansız günlerdi. Deniz arar:

– Aylin, ne yapıyorsun?

– Felaket yoğunum! İki görüşme, sonra bankaya gitmem lazım.

– Aman bırak şimdi, hadi çıkalım dolaşalım?

Aylin de bırakırdı her şeyi, bir saat sonra ormanda yürürlerdi. Onca güzellik geçmişte kaldı.

Ve şimdi, Denizin bir kadın ve çocuğu olacak. Yeni hayatı, yeni ailesi Yoksa hiç mutlu olmamışlar mıydı? Eğer baştan beri kandırılmış hissedecekse Onu tek başına mutlu edememişse, ne anlamı var?

Aylin cam kenarında dizlerini kalorifere çekmiş, dönüp bir şey yapmaya çalışıyordu ama kımıldayamıyordu. Deniz evdeydi, çekmece kapakları kapanıyor, ayakkabılık açılıyordu. Çiçek saksısı bile yerinden kaymıştı. En sonunda Deniz kapıyı çarpıp gidince, Aylin saksıyı yere fırlatıp bağıra bağıra ağladı.

Biraz hafifledi sanki. Toprak ve çerçöpün mutfağa yayılması, olan biteni kabullenmesini sağladı. Her şey siyaha dönüşmüştü; çünkü ışığı, onu bırakıp giden Deniz kapıdan çıkmıştı.

Sonra telefonu aldı:

– Yeeeeeldaaa…

Azarlama gibi feryat çıktı boğazından. Yelda ise cevaplarda hep kendine has netlikteydi:

– Deniz gitti mi?

– Gitti.

– Tamam! Yarın yanındayım!

– Delirdin mi? Sakın! Hem hamilesin…

– Sezdim zaten. Son gelişinizde Deniz bana bakamadı, şimdi anladım. Aylin, sakın üzülme, her şey daha iyi olacak!

– Yelda neyi iyi olacak? Her şeyim bitti… Ben şimdi ne yapacağım?

– Kendine elbise al!

– Ne??

– Duyduğunu yap. Hemen şimdi git, al. Bana da fotoğrafını yolla. Evde oturma! Sonra biletini al, dağlara gidiyoruz.

– Dağ falan mı? Doğumuna az kaldı!

– Ben hamile değil, canavarım mı? Otelde kalırız, yürüyüş yaparız. İtiraz istemiyorum, bilet numaranı bekliyorum!

Yelda kapattı. Aylin aynanın karşısına geçti. Evet, yaş geçmiş olabilir, genç değil. Ama henüz bitmedi! Eski püskü hayatı sonsuza dek bitmiş değildi, Yeldanın dediği gibi: DAHA BİTMEDİ!

Aylin hızlıca gözyaşlarını sildi, hareketlenmesi gerektiğini biliyordu. Herkesi aradı, planları iptal etti, düğün-hazırlık işlerini durdurdu.

Evde iki elektrikli süpürgesi varken, klasik Türk evi refleksiyle yine de eline süpürge ve bez alıp mutfağı topladı. Saksı yeni alınır nasılsa.

Elbise tam istediği gibi oldu. Kırmızı ve dikkat çekici. Yelda gibi ben buradayım! diye bağıran şeyler giymezdi, ama artık fark eder mi?

Aynadaki Aylin yorgun ve üzgündü ama yenilmemişti. Eğer sinirlenebilseydi… Belki o zaman her şey birden temizlenirdi içinden. Ama bir anda, belki de Denizin gitmesinin sebebini anladığı için, çok da haksız görmemişti kocasını. Sonuçta dostlukları geride kalmıştı, ihanet etmek acı ama başına gelince insan anlıyor.

Yolculuk meşakkatliydi, aktarmalı uçak Ama daha iyi, kafası dağılıyordu.

Yeldayla birkaç gün boyunca dağ yollarında yürüyüp, sustular, konuştular, güldüler. Yelda konuştu konuştu, Aylinin kafasında dün önemli görünen meseleleri bugünün gereksiz ayrıntısına çevirdi.

– Dön artık. O semtte de çocuk merkezi aç, hem baban hasta. Yakında olman iyi olur…

Aylin düşündü, ve döndü. Boşanma, araba-ev satışı, evrak işleri Her şey geride kaldı. Denizin telefonunu da sildi.

Bursa baharda ayrı güzel karşılamıştı. Soluğu kısacık, ama tekrar nefes aldığı bir yaşamda bulmuştu. Babasının evine taşınmadı, yakın bir apartman aldı. Çünkü babasının kapısında çarpıştığı, babasının yanındaki yeni hanım Leman Hanım polite ve nazik davranarak, yerini ona açtı. Ne kavgalık, ne paylaşmalık bir şey vardı. Annesiyle babasının aşkını, annesi ölünce babasına yas tutmayı zorunlu görmüyordu. Babasına yeni can geldiğini görmek, pişirdiği çayın yanında Leman Hanımla gülüşmek güzeldi.

– İsmail Bey de fena değil hani, di mi Aylin? dedi Leman Hanım gülerek. Demek ki sevgi belki herkesin başına gelmiyordu ama bir yerlerde bulunabiliyordu.

Aylin yıl boyu çalıştı; iki yeni çocuk gelişim merkezi açtı. Yoğunluk hiç şikayet ettirmedi. Görünüşünü, saç stilini, hatta yıllardır istediği köpeği bile sonunda aldı. Ama her akşam, çayını karıştırırken, Denizle geçirilen eski günleri yad ediyordu. Hayatına devam edemese de, ondan vazgeçemiyordu.

Bir buçuk yıl sonra bir vergi sorununu çözmek için eski şehrine döndü. İşini çabuk halletti, eski merkezlerinin bulunduğu semte gitti. Orada bir tanesi kapanmıştı ama diğeri çalışıyordu. Camdan bakıp çocukların resim yapışını, öğretmenin ayı gibi homurdanışını gözledi, gülümsedi. Hayat devam ediyordu.

Biraz daha yürüdü, eskiden Denizle oturduğu apartmanın önüne, beraber hayalini kurdukları parka gitti. Oturur musun, oturmaz mısın, adımlar onu tanıdık bankın önüne getirdi.

Bir adam, bankta bebek arabası hareket ettiriyordu. Çenesinden, oturuşundan evet, Denizdi bu! Saçları daha da beyazlamıştı. O kendi kendine küçücük olmuştu; yalnızlığından bükülmüş, tüketilmiş bir adam…

– Deniz

Onun yanına oturup,

– Nasıl gidiyor hayat? dedi.

Saçma bir soruydu, ama işte… Deniz başını kaldırdı, gözleri yorgun.

– Kötü, Aylin… Her şeyimi kaybettim. Yanlış bir tercih, hepsi bu.

– Hadi canım. Şimdi yeni bir ailen, çocuğun var. Mutlu olman lazım

– Eşim yok artık, Aylin. Melis doğumda gitti…

Aylinin içini bir acı kapladı. Denizin bu kadar yorgun, ezik olduğunu görünce ona acıdı. O kurumsal yılbaşı partisi ve Denizin hayatının değiştiği gün aklından geçti. Elbette olan oldu, hayat böyle bir şey.

İkisi sessiz kaldı. Küçük kızı Eva birazdan uyanırken, yan yana yıldızlar yandı.

Aylin minik Evanın yüzünü inceledi. Bir şey kıpırdadı içinde… yıllar önce Habibe Hanımın annesini tanıyınca her şeye cevabın olacak lafı yankı yaptı.

Birkaç ay sonra tekrar çocuk yuvasına, bu kez kararlı şekilde gitti. Orada karşısına, yüzü her şeye küsmüş Mert çıktı.

– Mert, neden geldim biliyor musun?

– Beni almak için.

– Sen ister misin benimle yaşamayı?

– Bilmem, inanmıyorum. Herkes geri veriyor.

– Ben herkes değilim. Kaybetmek acı ne demek, çok iyi biliyorum. Ben seni geri vermem.

– Neden?

– Çünkü anne dediğin, çocuğuna asla canını acıtacak birini layık görmez.

Mert anlamaya çalışarak, Aylinin kırmızı elbisesinin kolunu elledi.

– Çok güzel.

– Ben de çok seviyorum. Bana en kötü günde neşe getirdi bu renk.

– Ben de denemek istiyorum.

– Deneme yok, yapıyoruz. Eğer istersen.

Mert sessizce başını salladı. Aylin rahat nefes aldı.

Ve birkaç yıl sonra, bir dağ yolunda, mutlu bir aile konvoyu: Zayıf, kara kuru Mert, Eylülü izliyor, küçük kız ormanda fırlamış kaçıyor.

– Eylül, bak ormanda kurt var!

– Yalan!

– Ve ayı! Büyük! Hem çok aç!

– Onlara anneleri lapa pişirmedi mi??

– Hayır, anneleri bilmiyor. Bizim annemiz biliyor.

– Evet.

– Annemiz ayılara lapa yapsın, ayılar da tok olur!

– Anne! Eylül diyor ki ayılara lapa verelim!

– Sütlacı mı? dedi Aylin çocuklarına yetişirken.

– Hayır, anne! Senin lapanda hep topak olur!

– Olsun! Ayılar öyle sever belki Yani, belki!

– Onlara ver benimkinden!

– Bütün balı da senin mi? Kendim isterim onu!

Eylül hemen Denizin kucağına geçti. Aylin, Mertin saçını karıştırdı:

– Peki, senin fikrin, Mert? Görelim mi ayıları? Yoksa eve mi dönelim?

– Ben eve dönmeden önce daha çok şey görmek istiyorum!

– Tamam, Mert!

Ve güldüler, kahkahaları vadide yankılandı. Bugün güneşli, tertemiz bir gündü.

Hayat insanı kırıp döküyor hakikaten. Ama bazen, en olmayacak yerden, yeni bir dal uzanıyor, asıl aile dediğin böyle kuruluyor işte Ne kadar zorlu olursa olsun, bazen mutluluk insanı ikisiyle, bazen üçüyle, bazen dağ gibi büyük bir kalabalıkla buluyor.

Ve elbette, minik bir köpekle birlikte, evde kimse sıkılmıyor!

Rate article
Lifequest
Zor Kazanılan Mutluluk