İkinci Şansın Bedeli

İkinci Şansın Bedeli

Arda, gözlerini kısarak, Gülayın karşısında hafifçe öne eğilmişti. Ne olursa olsun anlatmasını, içindekileri dökmesini istiyordu. Yumuşak, neredeyse şefkatli bir sesle konuşmaya çalışıyor, sanki bir yanlış laf edecek olursa bütün gerçekler bir anda uçup gidecekmiş gibi çekinerek davranıyordu.

Hadi anlat bana! Söz, sinirlenmeyeceğim, dedi. Fakat sesiyle gözlerindeki bakış aynı gezegenden bile değildi. Gülay istemsizce ürperdi; o tanıdık gölgeyi yine Ardanın bakışında gördü. Şu meşhur şüpheciliği Sırtından tırmanan soğuk dalga, her seferinde tüylerini diken diken eden cinsten. Üstelik o sırada zaten boşanmıştık, diye ekledi Arda, sesini biraz kısarak.

Gülay derin bir iç geçirdi, dudaklarını gerginlikle ısırdı. İçinde birikmiş tüm sıkıntı yükselmeye başlamıştı. Yeter be, diye geçirdi içinden, insan aynı soruyu kaç kere yanıtlamalı? Her güne aynı sorgu, aynı şüpheler Kendini zapt etmeye çalıştı ama, duyguları zapt edilmeye pek gönüllü değildi.

Hiç-bir-şey. Hiçbir şey yoktu! Artık aynı şeyleri sormaktan vazgeçmeyecek misin? dedi, beklediğinden yüksek bir tonla. Aklından kekremsi bir düşünce geçti: Neden ikinci defa şans vermeye kalkıştım ki? Oysa arkadaşları uyarmıştı, “Arda gibisi kolay kolay değişmez” demişlerdi. Ama o an, aşklarının her şeyi değiştireceğine inanası gelmişti. Başkalarının sözlerini umursamamıştı bile.

Birden Ardanın sesi bıçak gibi keskinleşti, yumuşak havadan eser kalmadı. Yerini öfkeye bırakmıştı, gizleme gereği de duymuyordu.

İlaydadan sorarım, dedi kararlı bir sesle. Kızım bana asla yalan söylemez.

Bu söz içine bir yumruk gibi oturdu Gülayın. Kanı yüzüne fırladı, sesi öfkeyle titredi:

Hadi sor! Ama unutma ki çocuk daha beş yaşında ve geçen yılını kimin yanında geçirdiği karmakarışıktı, dedi sinirle. Birden dikleşti, ellerini yumruk yaptı. Küçücük kızlarını tartışmalarına malzeme yapacak olması içini kemirdi. Ben çalışmak zorundaydım onu okutabilmek, besleyebilmek için! Bırak artık, sürekli kiminle oturdun, kiminle tanıştın, diye sormanı! Senin ne haddine? Arda, bıktım senden, bak, bir kere seni terk ettim; rahat ol, ikinciyi de yaparım!

Arda bir an dondu kaldı, sanki böyle bir tepki beklemiyormuş gibi. Yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi ama sonra dudaklarını burkarak dokunaklı bir şekilde sordu:

Bilet parasını buldun mu bari?

Ama tam Gülayın bembeyaz kesilmiş yüzünü görünce toparlandı ve aceleyle ekledi:

Özür dilerim, öyle demek istemedim Sadece bu inatçılığın beni şaşırtıyor. Söz verdim ya, kıskanmayacağım diye Bir düşün bunu.

Gülay düşünmeden eline geçen ilk şeyibir yastıkkaptı ve çıkarken Ardanın üstüne attı. Yastık gururundan başka hiçbir zarar vermedi tabii. Arda bir cevap patlatacakken, kapıda İlayda belirdi.

Minik kız, pembe fırfırlı elbisesiyle babasına koştu. Gözleri ışıl ışıl, yüzünde coşkulu bir gülümseme vardı. Babasının bacağına sarıldı, heyecanla konuşmaya başladı:

Baba, baba geldin! Çok özledim seni!

Arda üzerine bir zafer havası ekleyerek eşine baktı, Bak, kızım kimi daha çok seviyor? der gibiydi. Gülaya kısa ve alaycı bir bakış atıp, İlaydaya döndü. Yüzü bir anda çocuk gibi yumuşadı, sesi şefkatle doldu.

Gel bakalım fıstığım, biraz oyun oynayalım, dedi, kızını kucağına alarak. Küçüğü hafifçe havaya kaldırdı, o sırada İlayda’nın çan gibi kahkahası yükseldi ve Ardanın yüzünde daha da geniş bir gülümseme beliriverdi. Hadi bırak annemiz biraz dinlensin, çok yoruldu.

Gülay mutfakta, elindekini yumruk yapmış, havlunun kenarına o kadar sıkı sarılmıştı ki knuckles’ları bembeyaz kesilmişti. İçini bir burukluk kapladı: Harika, şimdi kızı da bana karşı dolduracak, diye geçirdi içinden. Boğazındaki birikintiyi zor bastırdı, gözleri dolsa da kendini tutmaya çalıştı. Yeter artık, dedi kendi kendine, bitmeli bu iş, zamanı geldi.

Zihninde her şey hazırdı. Bir hafta sonra mesleki gelişim kursunun belgesini alacak, kurs bitecekti. Sonra ilk uçak biletini alıp Ankarada, İstanbulda, İzmirde… Farketmez, yeter ki uzaklara, gidecekti. Arda sanıyordu ki onun hiç parası yok, bir yere gidemez. XXI. yüzyılda yaşıyorlar; uzaktan çalışmak inanılmaz kolay, birkaç siteye bakınca onlarca iş ilanı elinin altında.

Mutfak penceresinin önüne geçti, havluyu bırakıp sokağa baktı. Cadde cıvıl cıvıldı: Herkes bir yerlere koşturuyor, otomobiller akıyor, dükkân vitrinleri çoktan ışıklarını yakmıştı.

Yani şu şehrin tek artısı da bu, dedi alçak sesle, pencereden dışarı bakarak. Buradaki diplomalar kıymetli, iyi iş bulmak hiç zor değil. Hangi şehir olursa olsun…

Göğsü bir nebze hafifledi. Uzun zamandır ilk defa acı ya da öfke değil de net bir güven duymaya başladı. Karar kesin, geri dönüş yok. Tek yapılacak, belgeyi bekleyip eşyaları toplayıp yepyeni bir başlangıç

*********************

Neden Arda’ya bir şans daha verdi? Gülay da bilmiyordu. Ama işte… adam öyle samimi konuşmuştu ki! Sanki başka bir insandı, hatalarını tekrar etmeyecek, en iyi eş ve baba olacaktı. Onu öyle özlemle, sesinde titrek bir umutla dinlemişti ki, karşı koyamadı. Ya belki de yeni bir başlangıç olurdu Güzel bir aile olurlar, parklarda çocuğuyla gezer, birlikte bayram kutlar, gelecek için hayaller kurarlardı.

Ama sözler havada kaldı. Arda ilk ay güllük gülistanlıktı: Çocuğa yardımcı, yemek yapıyor, Gülayı işten geldiğinde gülücükle karşılıyordu. Sonra eski tas eski hamam. Gene başladı: Neredeydin?, Niye geç kaldın?, Kimle konuştun telefonda? soruları, iğneler, durup dururken şüpheler.

Neden boşanmışlardı ilk seferinde? Yok, aldatma falan değildi! Ne Arda ne de Gülay. Ama şu kıskançlık Arda öyle hastalıklı kıskançtı ki, Gülay neredeyse sokaktaki yeni mazgala bile gönül koyacak sandı. İş bulamıyordu; hangi ofiste en az iki üç erkek varsa, tartışma kaçınılmaz. Anne-babasına yalnız başına gidemiyordu; çünkü karşı komşu bekar ve efendiymiş, yok efendim iki kere kapıyı tutmuş! Arda’nın delilleri de buydu.

Arkadaş buluşmaları? Onlar da tarih. Önce Arda homurdanıyor, sonra yüksek perdeden konuya giriyordu:

Kız arkadaşlarının derdi belli, söyleniyordu Gülayın bir buluşmaya gitme teklifinde. Herkes peşinde, flört havada uçuşuyor

E onlar bekarsa hakkı değil mi? diye kız arkadaşlarını savundu Gülay bir gün, içi içini kemirerek. Kendi hayatlarını kuracak tabii. Herkes mutlu olmalı!

O zaman tek başlarına yapsınlar! Evli kadına kötü model olmasınlar! cevabı hazırdı Ardanın, kolları kavuşturulmuş şekilde.

Öyle öyle, zamanla kızlar aramayı azalttı, sonra tamamen koptular. Gülay anlatmaya çalıştı ama kimse anlamadı. “Bize bir iki saat buluşmak bile haram mı? Ne demek ‘izin vermiyor’?” dedi dostları. Sonuç: Gülay yapayalnız kaldı. Oysa elinde minik bir çocuk, başı gözünde.

Bir akşam yemeğinde Arda birden pat diye konuya daldı:

İkinciyi de yapalım artık.

Gülay elinde kaşık dondu kaldı. Yarım saattir kızına bir kaç kaşık daha yesen diye dil dökmüştü; oysa minik burun kıvırıp sandalyesini çeviriyor, sonra afacanca tabağını devirip kahkahalar atıyordu. Gülay yorgunlukla masayı silerken Ardanın pür soğukkanlı konuşması tüylerini diken diken etti: Kadın azıcık kendine gelmişken ikinciyi öneriyordu; Gülay zaten tek çocukla zar zor başa çıkıyor!

Bakıyorum boş vaktin çoğalmış, diye ekledi kocasının döndürdüğü bıçağı. Kız kardeşinle yazışmana baktım, kurslara falan heveslenmişsin. Ne gerek var? Zaten çalışmayacaksın ya…

Boğazında kocaman bir düğüm oluştu Gülayın. Sakin olmaya çalışıyordu ama, elleri masa örtüsüne yapıştı. Öğrenmek istiyor, gelişmek istiyordu; hiç olmazsa bir umudu olurdu.

Gelişmek istiyorum, bunun nesi kötü? dedi kısık bir sesle, gözleri hafif nemlenerek.

Görüyorum ya; müsait vaktin bol, devam etti Arda, hiç umursamaz. Bir oğlumuz olunca öyle şeylere zamanın kalmaz zaten!

Bunu duyunca iyice daraldı. Bir çocukla başı zor çıkıyor, bir tane daha asla! Belli ki tedbir almak şart olmuştu, Arda anlamadan, gizliden. Zaman kazanmalı, bir çıkış yolu bulmalı. Ama kesin bir şey vardı: Daha fazla dayanılır gibi değildi.

Her şeyin tuzu biberi, Gülayın abisinin doğum gününe gitmesini yasakladığı an oldu. Arda Orada fazla erkek olacak, uygun olmaz, diye diretti. Gülay anlatmaya çalıştı, Kendi abim, aile olacak, dedi ama Arda burnunun dikine gitti.

O gün Gülayın sabrı taştı.

Arda işteyken kararlı şekilde eşyalarını ve İlayda’nınkileri topladı. Elleri biraz titredi ama hızlıca toplandı. Abisini aradıabisi hemen anlayıp yardıma koştu. Küçük bir nakliyeci tuttu.

Sessiz sedasız taşındılar. Ardında masaya, Üzgünüm, ama böyle olmuyor. İlayda sakin bir ortamda büyümeli, diye bir not bırakıp gittiler.

Aynı gün Gülay boşanma davası açtı.

Duruşma klasik Türk filmi gibiydi. Arda hakem istiyor; kabahatlerin, günahların haddi hesabı yok – yargıç temiz aile reisi, Gülay ise nankör. Ses kabarıyor, Gülay bir şey anlatmaya kalksa, Arda cümleye el koyuyor.

Hakim hanım yaşını başını almış, gözlerinin ucunda yorgunluk çizgileri var. Her iki tarafı da sağlar, ama Ardaya Biraz sakin olun demekten bıkıyor. Sonunda uzlaşma süresini reddettiler, o gün yolları ayırdılar.

Bu aileyi kurtaracak ihtimal göremiyorum, dedi hakim açık açık. Gülay Hanım, böyle stresli bir durumda beş yıl dayanarak yaşamak hakikaten zor.

Gülay hafifçe başını salladı. Uzun yıllar sonra içi ilk kez biraz olsun hafifledi. Doğru yaptığının farkındaydı.

Boşanma sonrası anne-babalarının evine taşındılar, kısa sürede iş buldu, yavaş yavaş toparladı. Taşınmak kolay olmadı: Hazırlık, yol, küçük kızla yolculuk, aileye durumu anlatmak Ama baba evine adım atar atmaz omuzlarındaki tonlarca yük sanki uçup gitmiş gibi oldu.

Uzun zamandır hayalini kurduğu grafik tasarım kursuna kaydoldu. Arda, Vakit kaybı der çıkışırdı; şimdi ise Gülayın önü apaydınlıktı. Program öğretiyor, denemeler yapıyor, harflerle, renklerle oynuyordu. Dersler ona güç ve enerji veriyor, ileriye bakmasını kolaylaştırıyordu.

Arkadaşları da olmaya başladı: kurstan bir kaç hanım, işyerinde iki kişi, parkta tanıştığı bir annenin kızı Gülay hatta bir iki buluşmaya da gitmeye başladı: Kafede kısa ve nezaketen bir kahve, samimi sohbet, hafif gülümsemeler Yıllar sonra ilk kez özgür hissetti. Kimseden izin almadan, tehdit görmeden, kimseyi idare etmeden.

Akşamları, eski muşamba sandalyeye oturur, çiçekli kupasından nane çayı yudumlardı. İlayda bahçede kuzenleriyle oynardı: Beraber koşuyorlar, tahtadan ev yapıyorlar, güvercinlere ekmek atıyorlardı. Minik gülüşü Gülayın içini ısıtıyordu.

İşte böyle yaşanmalı, diye düşündü Gülay, sıcak çaydan bir yudum daha içerken. Ne kavga, ne şüphe, ne de bir daha yanlış bir şey söyleyeceğim diye korku Sadece hayat, küçük basit mutluluklar En önemlisi İlaydanın huzur içinde büyümesi.

Gülay umutlanmıştı. Kursu bitirip freelance işlere girmeyi, belki aile evine yakın bir daire tutmayı planlıyordu. Derken, bir yıl sonra Arda tekrar karşısına çıktı.

Pazarda, elmalı tart için elma seçerken oldu her şey. Tek tek kontrol eder, çürüğüne bakar, en parlak, sert olanları özenle kasaya atardı. Kalabalık, pazarın sesleri, satıcıların cıvıltısı Alıştığı, huzurlu bir ortam; tam Gülayın seveceği türden.

Birden arkasında bir bakış hissetti. O kadar yoğundu ki, tüyleri diken diken oldu. Döndü baktıArda. Onu hatırladığından çok farklıydı. Zayıflamış, yüzü kemikleri sivrileşmiş. Mor halkalar, dar gelen elbisesi Ama bakışı hiç değişmemiş: Analiz eden, ölçüp biçen, gözleriyle içini okuyan.

Gülay dedi Arda, bir adım atarak, sesi garip biçimde yumuşamış, ürkekçe. Seni bulmaya çalıştım.

Gülay içgüdüsel olarak geri çekildi, elma kasasını siper yapar gibi göğsüne dayadı, parmaklarını sapına gömdü.

Neden? dedi sesi titreyerek, sakinliğini yitirmemeye çalışsa da.

Değiştim, dedi Arda, fazla yaklaşmadan, mesafeyi koruyarak. Cidden. En değerli şeyi kaybettiğimi anladım. Sensiz, İlaydasız Yapamıyorum da…

Gülayın boğazında bir yumru oluştu. Bir anda eski güzel anılar, şakalar, yağmurda dans, koltukta masum oyunlar, Ardanın İlaydaya masal okuduğu, Gülayın yelek ördüğü akşamlar Hepsi birden canlandı ama sanki çok uzaklardaydı şimdi.

Yalnızca bir şans ver bana, dedi Arda. Bakışında bu defa içten bir umut vardı. Bir tek Söz, başka biri olacağım. Eskisi gibi değil.

Adam bir şekilde, garip bir biçimde Gülayın bir kez daha şans vermesine razı etti onu. Zaten İlayda da babasını çok özlüyordu. Bütün gün, Baba ne zaman gelecek?, Bizi unuttu mu?, Birlikte arayalım mı? diye soruyordu. Hatta odasına kapanıyor, bazen üç kişilik resimler çiziyordu. Bu hali Gülayın içini parçalıyordu.

En sonunda, bir şartla, tekrar denemeye karar verdi: Yeniden nikah yok, en az birkaç yıl boyunca. Bunu Ardanın gözlerinin içine baka baka söyledi:

Pasaportta ikinci bir damga yok. Önce değiştiğine iyice emin olmam lazım. Ve; ailemle, dostlarımla görüşmem, çalışmam, kimseye hesap vermem sınırlandırılmayacak. Anlaştık mı?

Elbette, elbette, Arda hemen başını salladı, öyle hızlı ve gönüllü ki, Gülayın içi hafif kıpırdadı. Her istediğin gibi olacak. Anladım ben.

Ve aldı götürdü onları ülkenin öbür ucuna. Gülay bir an sevindi: Yeni şehir, yeni başlangıç, tertemiz sayfa Derken, tuhaflıklara yeni şehirde iyice alıştı. En yakınında tek kişi Arda, eski dostlar, iş arkadaşları hatta anne-babası dahi binlerce kilometre uzakta. Zaman farkı yüzünden arayıp konuşmak bile güç, Arda da eğip büküp kontrol ediyordu.

Akşam ara istersen, onlar için sabah olur, tam yerinde olur, diye öneriyordu.

Gülay telefonu eline almaya görsün, Arda bir şekilde tesadüfen odaya uğruyor, Annen ne diyor?, Baban bizden bahsetti mi? diye soruyordu.

Ama asıl can sıkıcı olan, Ardanın kafasına bir türlü silemediği o yıl boyunca (boşanmalarından sonra) birileriyle görüştüğüne inanmasıydı. Takıntı gibi takılıp kalmıştı.

Hadi gerçekçi ol, biri oldu değil mi? Sinirlenmem, sadece doğruyu söyle, diye durmadan kurcalardı.

Gülay açıklamaktan yoruluyordu: Çalışma, çocuk, zaten canı bir şeye yetmiyor. Ama Arda inanmıyordu.

Yok canım, değiştin bak, kesin biri var, deyip duruyordu.

Telefonunu inceliyor, mesajlara bakıyor, komşuya kuryeye, kimle olursa olsun Ne dedi?, Niye o kadar uzun sürdü?, Kim aradı? diye soruyordu.

Bir akşam, İlayda uyuduktan sonra, olay zirve yaptı.

Gene biriyle mesajlaşıyorsun! dedi, elinden telefona ani bir hamleyle saldırdı. Kim bu? Sevgilin mi?

Ver onu hemen! Gülay ayakta, elleri titremeye başlayarak tepki gösterdi. O, Ayşe! Parkta buluşacaktık, çocukları oynatacağız, söyledim ya sana!

Ayşe tabii, dedi Arda alayla, ekranı kendine çekerek. Niye gülücük koyuyorsun? Flört mü bu yani?

Allah Allah, ne oluyor sana? dedi Gülay, kendini tutamayarak. Sonra hemen ağzını kapattı, kızı uyandırma korkusuyla.

Madem saklayacak bir şeyin yok, aç bakalım mesajları, dedi Arda, sesinde resmen tehdit. Ne var bunda? Aç, göster.

Hayır, dedi kararlı şekilde Gülay, telefona iyice yapışarak. Yeter! En baştan söylemiştim: Hesap yok, sorgu, sual yok. Anlaşmamız buydu.

Nereye gidiyorsun, paran yok, işin yok, ev bile bulamazsın! dedi sanki yolunu keserken.

Orada yanılıyorsun, dedi Gülay. O an karnında birden bir güç, uzun zamandır hissetmediği bir özgüven kabardı. Grafik tasarım kursunu bitirdim, portföyüm var. Ayşe bana iki iş bile buldu; küçük işler, ama başlangıç için yetiyor. Ve biliyor musun? Artık yalnız kalmaktan korkmuyorum. Yeniden başlamaktan da Çünkü ben, ben artık baş edebilirim.

Tam o anda çocuk odasından uykulu bir İlayda sesi duyuldu:

Anne? Niye bağırıyorsun?

Gülay koşup kızının yanına gitti, kapıyı araladı, yatağa yanaştı. Biraz yere çömeldi, minik kızının saçlarını okşadı, burnunu kokladı.

Bir şey yok güzelim, şefkatle fısıldadı. Sadece yeni bir yolculuğa çıkacağımızı düşündüm. Bol güneşli, çimenlerde oynayacağın, ne zaman istersen salıncağa bineceğin bir yere gideceğiz. İster misin?

İlayda gözünü hafif açıp gülümsedi, annesine sarıldı.

Arda kapıda durmuş onları izliyordu. İlk defa uzun zamandır kaybolmuş, biçare görünüyordu. Gerçekten Gülayın gideceğini o an idrak etti sanki.

Gerçekten mi gideceksin? sordu sakin, biraz şaşkın bir şekilde.

Evet, dedi Gülay netlikle. Hem de bu sefer sonsuza kadar. Benim ve İlaydanın huzura ihtiyacı var Seninle olmuyor, Arda. Kusura bakma.

***********************

Arda çırpındı, döndü dolaştı ama iş işten geçti. Gülay ne telefonuna cevap veriyordu ne mesajlarına. Her girişiminde soğuk ve kararlı bir Bitti. Kararım kesin, cevabını aldı.

İlayda önceleri çok üzüldü bu ayrılığa. İlk günlerde, Babam gelecek mi?, Onu yine görecek miyiz? soruları, ara sıra omzuna yaslanıp sessizce ağlamaları oldu. Ama Gülay ona sarıldı, sevgisini, ilgisini esirgemedi. Güzel bir parka bakan küçük, ferah bir ev tutmuştu artık; çocuk odasında yeni desenler, rengarenk yastıklar, oyuncak dolu raflar Hayat, minik minik neşelenmeye başladı.

Birlikte mahalledeki resim atölyesine yazıldılar. İlayda zaten resme bayılırdı; üçüncü derste iki arkadaş buldu, beraber gülüp oynuyor, hangi resmi yapacaklarını konuşuyorlardı. Giderek babayla ilgili anılar azalıyor, yeni heyecanlar günlerini dolduruyordu.

Başlarda Arda her gün aradı, hal hatır sordu, gün nasıl geçti, neler yaptınız dedi. İlayda anlatıyorduyeni arkadaşlarını, resimlerini, park gezmelerini Derken, zamanla aramalar seyrekleşti; önce iki günde bir, sonra haftada bire, sonra bir bakmışsın, gün aşırı kısa bir mesaj ve cüzdanı yormayan paralar Arda anlamıştı artık; ikinci kez kızını ve eski karısını duygusal açıdan zorlayarak, şantajla hedefine ulaşamaz.

Gülay sonunda özgürce nefes almaya başladı. Yıllardır ilk kez omzunda bir yük yoktu. Akşamları İlaydayla kucak kucağa parka giderler; ördekleri besler, yaprak toplar, oyuncak uçurtma uçururlar Kızcağız koşturur, güler, en güzel akçaağaç yapraklarını getirirdi. Gülay ise bu neşeli çocuğa bakıp, İyi ki korkmadım, iyi ki yeniden başladım, diye düşünürdü.

Her defasında, bu saf, doyasıya gülümsemeyi gördükçe, Gülay bir seçim yapmış olmaktan gurur duyardı. Evet, yeni iş bulmak, hayatı kurmak, düzen oturtmak kolay olmadı. Ama huzur ve hayatlarının yeni neşesi, her şeye değdi. Şimdi minik dünyalarında yalnızca güven, huzur, bol gülümseme ve yeni umutlar var. Ve o dünyada, kıskançlığa, korkuya ya da sonsuz hesap sormalara asla yer yoktuGülay bir sabah, pencereden ilkbahar güneşinin utangaç ışıklarının salona süzüldüğünü gördü. İlayda, henüz uyanmamıştı; minik nefesi, odadan belli belirsiz duyuluyordu. Kapının yanındaki sehpanın üstünde, kurs arkadaşından gelen bir zarf duruyordubelki yeni bir iş vardı içinde, belki de renkli bir kart; hayatı artık sürprizlerle doluydu.

Zarfı eline alıp pencerenin önünü açtı, baharın kokusunu içine çekti. Kendi kendime yetebiliyorum, diye fısıldadı, bir tebessümle. O an içinden bir parıltı, hafif bir sevinç yükseldibu, kaybolan neşesinin yeniden filizlenmesiydi. Geçmişin acısı ne zaman usulca yaklaşsa, hemen dönüp günışığına, kendi kurduğu huzurlu hayata sarılıyordu.

Bir süre sonra İlayda uyanıp yanına koştu, kollarına atladı:

Anne, bugün pikniğe gidelim mi? Uçurtmayı da alır mıyız?

Gülay eğildi, kızının saçlarından öptü.

Elbette, dedi neşeyle. Gök ne kadar büyükse, umutlarımız da o kadar büyük olsun.

O gün, parkta, yeni dostlarla, yaşam dolu kahkahalar arasında, Gülay başını kaldırıp bulutlara baktı. Gökyüzü pırıl pırıldı; pembe uçurtma rüzgârla dans ediyor, İlayda bak anne, daha yükseğe! diye bağırıyordu.

Gülay işte o an anladı ki, eski acılar göçmen kuşlar gibi gelip geçiciydi; asıl kalıcı olan, kendi cesareti, sevgisi ve yeniden başlama gücüydü. Artık geçmişe bakmak yoktu. Önlerinde parlak, yepyeni bir hayat vardısayfaları kendi renkleriyle dolduracakları bir öykü. Genç kadın usulca gülümsedi ve kızının elini daha sıkı tuttu. Çünkü bazen ikinci şansın gerçek bedeli, korkusuzca ileriye bakabilmekti; ve ona bu cesareti, sevgisi vermişti.

Hayat onlara baştan başlamak için fırsat vermiştive bu kez, gerçek huzur onların ellerindeydi.

Rate article
Lifequest
İkinci Şansın Bedeli