Her şeyin baştan başladığı o tuhaf rüyamda, bir akşamüstü göğsümde büyüyen yabancı bir sıkıntıyla annemin evinde ayakta duruyordum. Duvara gömülen eski bir Ankara saatinin akrebi sekizin üzerinde titriyor, yelkovan ise geri geri yürüyordu. Annem Nurten Hanım elinde altın yaldızlı çay bardağı, sesi incelikli bir sabırsızlıkla karışık, bana döndü ve sordu: Kızım, bu havada nereye hazırlanıyorsun böyle? Saate hiç baktın mı?
Ben ise adım Elifti bu düş ülkesinde, bildiğin Elif aynada kendime bakıp hafifçe gülümsedim. Saçımın arkasından çekip çıkan bir tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdım, sonra ağır ağır anneme döndüm. Zor bir muhabbet. Ama alışkındım artık; kulağımı tıkamayı öğrenmiştim.
Anne, on altı yaşında değilim uzun zamandır, dedim sesimi yükseltmeden, gülümsememi bozmadan. Artık yetişkin bir kadınım. Hesap vermek zorunda değilim, en azından sana.
Annemi bir anda sertleştirdi bu cümle. Alın çizgilerine yeni halkalar eklendi, dudakları sinek kanadı kadar inceldi. Ne cüretle karşısında böyle konuşuyordum?
Ama kızım, bu ev benim! diye yükseldi sesi, sesten çok kabaran bir öfke dalgasıydı. Ve Çocuğun ne olacak? Eğer o sekiz yaşındaki yaramazla uğraşmamı sanıyorsan yanılıyorsun! O kadarına ben gelemem, Elif!
Bütün vücuduyla bir huzursuzluk sergiliyordu annem, salonun köşelerinden koltukları gösterip geniş bir şikâyet jestiyle; sanki çocuk torunuyla bir arada olursa ev aniden yangın yerine dönecekmiş gibi.
Ben biraz rahat televizyon seyretmek, demli çayımı keyifle içmek istiyorum, dedi ellerini havaya açıp. Sürekli başında beklemek, ödevini yaptırmak, dırdırını çekmek istemiyorum! Yorucu, kızım, biliyor musun? Sürekli aynı terane az ağzına bir lokma almıyor, canı sıkılıyor, ödev diye isyan ediyor. Ben bunla mı uğraşayım?
Bu sözlerimle dinginliğim yok oldu, kalınca bir kararlılık geçti gözlerime. Kerem bu gece Zeynepte kalacak. Sen de kusura bakma anne, Mertin başında seni istemiyorum. Yanında örnek olacak biri lazım, tersi değil. Çocuklar ne görse kapar.
Bir an annem şaştı, sonra ortaoyuncu gibi göğsüne ellerini bastı, başını geri atıp büyük bir dramatik üzüntü oynadı. O kadar abartmıştı ki neredeyse komikti.
Bak nasıl konuşuyorsun bana! diye feryat etti. Ben sana kapımı açtım boşandıktan sonra! Oğlunu aldım, odanı verdim, başını sokacak yerin oldu Ama sen
Bir an sustu, belki vicdan azabı bekledi benden, belki yumuşarım sandı. Ama ben yerimden kımıldamadım. Annemin eski oyunlarını çok iyi biliyordum artık.
Unuttun mu? Bu evin dörtte biri benim, dedim açıkça, lafını yarıda kesip. Senin gibi tek başına sahip değilsin yani. Oturma hakkım var, iznini sormak zorunda değilim.
Onun şaşkın yüzüne baktım, içimde küçük bir zafer duygusuyla.
Ve senin bana mani olma hakkın yok, dedim çantamı kapatıp kontrol ederken. Sinirimden ellerim titrese de belli etmemeye çalıştım. Merak etme, burada çok durmayacağız. En fazla iki hafta, bilemedin bir ay. Sonra ne ben seni, ne sen bizi görürsün.
Annem bu kez homurdanarak ve alaycı bir kahkaha ile güldü, sesi apartmanda yankılandı. Nereye gidiyorsun peki? Elinde avucunda bir şey yok! Ev tutacak para bulamazsın, kredi çıkmaz peşinat nerede?
Ansızın sessizleşti, bana bir çıkış yolu bırakmayıp her kelimede çivilenmiş hissettirmeye çalıştı.
Bak, eski kocan çok akıllıydı evi annesinin üstüne yaptı, sana bir şey bırakmadı. Ne kadar da safsın Üzülüyorum senin için! Demek ki ben de iyi yetiştirememişim seni!
İçimde bir kırık cam gibi acıyan bir his vardı ama dimdik durmaya çabaladım. Anne, seni ilgilendirmez, dedim buz gibi. Gözlerimdeki öfkeyi yuttum.
En mükemmel, en ilgili anneanne sen, değil mi? Halbuki Kerem saatler önce çıktı gitti.
Cevap beklemeden hızla kapıya yöneldim. Topuklarımın parkede çıkardığı ses uğultu halinde yayıldı. Son bir kez bile arkamı dönmeden çıkıp gittim.
Apartmanın önünde gece serini hissetmedim bile. Öfkem ciğerimi sıkıyordu, elim ayağım uyuşmuş gibiydi. Neden bana böyle bir anne düştü? Sanki bu cümle başımda dönüp durdu. Birileri kesin beni vefasız bulurdu; umrumda değildi. Artık biliyordum: Bazen hiç annen olmamasından daha iyiymiş bazı annelerin varlığı.
Nurten Hanımı ilk gören herkesi o meşhur tatlı dilli, yardımsever tavrıyla etkilerdi. Mis gibi Ankara şivesiyle gülümser, halini hatırını sorar, kimseye iyilikten kaçınmazdı. Ama evin içinde bambaşka biriydi: Sert, kontrol sevdalısı, en doğrusu tek fikrimdir diyen bir anne.
Ben, Elif, küçüklüğümden beri hep onun koyduğu kuralların esiriydim. Giyeceğim gömlekten tut da, gideceğim kursa, arkadaşlarıma kadar her şey annemin süzgecinden geçerdi. O kızla arkadaşlık olmaz, tek başına büyümüş, ya da O çocuk haşarı, kötü örnek, uzak dur ondan! Ama mesela annesinin devlet dairesinde çalışan kızı varsa, hemen Onunla yakın ol, lazım olur ileride.
Üniversite seçimini annem hiç bana bırakmadı. Sen tıp okuyorsun, başka laf istemem, dedi. Oysa ben kan görünce bayılacak gibi olan, korkan o utangaç kızdım. Onun gözünde bu sadece şımarıklık, ilgi çekme çabasıydı; Sen uyduruyorsun, işten kaçmak için.
Çabaladım anlatmaya, ama fayda etmedi. O yüzden tek kaçış yolunu evlenmekte buldum. On sekizime yeni basmışken, tanıdık bir çocuk adını hatırlamıyorum, çünkü düşümdeyim ya bana evlenmeyi teklif ettiğinde neredeyse düşünmeden evet dedim. Sadece annemin tahakkümünden kaçmak istiyordum.
Evlilik ilk başta fena gitmedi; artık özgürüm diye hayal kuruyordum. Sonrasında küçük şeylerden başlayan kavgalar büyüdü: Bulaşık, alışveriş, harcamalar Eski eşim, adını burada Bora koyalım, zamanla geç gelmeye, alkol kokmaya, en basit soruya sert cevaplar vermeye başladı. Sohbeti bırakıp geceleri eve uğramaz oldu. Bir şey yok canım, yorgunum deyip geçiştirme başladı.
Kerem dünyaya geldiğinde işler daha da kötüye gitti. Uykusuzluk, yorgunluk, Boranın evde olmaması Kavga eksik olmaz oldu. En fenası bir gün eve geç gelip açıkça başka biriyle tanıştığını söyledi. Dert etme, ayrılabilirsin, tutmuyorum ki seni, dedi.
Elde avuçta yoktu, başka gidecek yerim de yoktu. Babam yoktu, annemle hâlâ aramız gergindi. Çevremde çocuğumla beni alacak bir dost çıkmadı. Katlandım. Geceleri annemin hayaliyle ağladım çoğu kez.
Üstelik okulu da bırakmıştım; hamile olduğumu duyunca tıp fakültesinde sadece bir dönem gitmişken ayrıldım. Çocukla ders bir arada olmuyor, hayat yükü ağırdı.
Kerem anaokuluna başlayınca bir nefes aldım; yeniden okumaya karar verdim. Zorunluluktan, muhasebe kurslarına yazıldım. Hayal değildir ama reel bir ekmek kapısıydı. Gece geç vakitlere kadar kitaplarla uyukladım yine de, ama aldığım her iyi not içimde yeni bir umut ışığı yakıyordu.
Bir zaman sonra, sabrım tükenince, boşanma davasını açtım. En azından işim vardı, Kerem okullu olmuştu. İstanbul gibi bir şehirde ev kiralamak imkânsızken, annemin evindeki payıma tutundum. Yani çocukluğumun her köşesini bildiğim, ama hiçbir zaman yetişkin hissetmediğim ev Başka yol yoktu.
Bir akşam bu kararımla buram buram çay kokan mutfakta Zeynepe dert anlatıyordum. O mutfağın masa örtüsünü kemiriyordu heyecandan. Senin annen Keremi harap eder, dedi. Sen de dayanamazsın. Kar yağıyor, camdan sanki usulca bile bana dertler anlatıyordu.
Geçiciyiz, dedim biraz yorgun ama kararlı. Bir-iki ay en fazla. Sonra taşınıyoruz, annem isterse yılda bir konuşuruz, ilk adımı ondan beklerim.
Zeynep küçümseyici bakmadı, ama merakını tutamadı. Sonra? dedi. Böyle plan yapman bana tuhaf geliyor Elif. Kupa çay elinde, düşünerek gülümsedim. Annemden daha saf değilim oğlum için her şeyi yaparım. Birisi bana açıkça ilgi gösteriyor ama adını sormasan iyi Şansa, ona güveniyorum.
Zeynepin deli merakı gözlerinde yandı ama sustu, kırmamak için. Şansa güveniyorsan, ben arka çıkıyorum. Ama dikkatli ol! dedi sonunda.
Peki azıcık hoşlandın mı bari? dedi sonra, gizli endişeyle, Bir kere annenden kurtulmak için evlendin. Yetmedi mi? Gerekirse bana gelin, az çok geniş evim var. Anlamlı bir şefkatle önerdi.
Ondan sonra ellerimde geleneklere uygun çay bardağıyla bir süre sustum. O iyi bir baba. Kocaman iki çocuğu var. Keremle orada tanıştık, parkta Sohbetlerimiz çocuklardan başladı, sonra her şeyden konuşmaya başladık. En önemlisi, bana baskı kurmuyor, oğluma da saygı duyuyor. Tam da çocuklar gibi bir adam. Sakin, çalışkan, yardımsever Ve ben bu kez yandım, Elifin sırası
Tehlikeyi anlamış gibiydi Zeynep ama elimi sımsıkı tutarak Senin arkandayım, diye yineledi.
Rüyamda zaman hızlandı. Nurten Hanıma dediğim gibi iki ay sonra evimizden resmen taşındık. O beklediğim şans adı Mahir olan o adam bana evlenme teklif etti. Tezce toplandık: Üç çanta, Keremin oyuncakları, biraz umut. Herkes den fazla Kerem mutluydu. Anneannesiyle geçirdiği zor günlere veda etti.
Annem haberi alınca hemen evi birbirine kattı, sokakta bağırdı çağırdı: Ben damadı görmek istiyorum! Uygun bulmazsam düğün olmaz! Ben ise netim, Tanıştırma olmayacak. Bu ipleri kopardı. Nurten Hanım sokak ortasında tüm komşulara bana ettiğini anlattı, Nankör, düşüncesiz, utanmaz Eski imajı yıkıldı, komşuları usulca başlarını sallayıp yanlarından geçtiler.
Ben ise gerçek anlamda, rüyada bile olsa ilk defa mutluydum. Mahir, Kerem ve bana sevgiyi, güveni, huzuru sundu. Benliğimdeki eski duvarları yıktı; yeni umutlar inşa ettik. Eş olarak, baba olarak. Ben artık örtülü bir kadere boyun eğmeyip, eğitimime yeniden başladım. Üniversiteye girdim, çalıştım, çocuk büyüttüm bazen zorlandım, vazgeçmedim. Artık kendi paramı biriktirdim, bir acil gün param oldu sadece ekonomik değil, duygusal bir güvenim vardı.
Geçmişin kırık camlarını düşündükçe hayata gülümsedim. Kendi yolumu çizmiştim. Artık annemin kararlarına mahkûm değildim. Gerçekten kendi hayatımı yaşıyordum. Geleceği bilmem, ama şunu biliyordum: Bu rüyada, bu dünyada, kararımı ilk defa ben verdim.



