Gecikmiş İsyan
Ne yaptığının farkında mısın? Elifin sesi çok sakindi, neredeyse duygusuz, ve işin ilginci, işte bu sakinlik bir çığlıktan çok daha ürkütücüydü. Bunun bizim için ne anlama geldiğini anlıyor musun?
Zehra pencerenin önünde durmuş, sokağa bakıyordu. Dışarıda ince bir sonbahar yağmuru yağıyor, insanlar başlarını önlerine eğip, şemsiyeleriyle hızlı hızlı geçip gidiyorlardı; kimse kimsenin yüzüne bile bakmıyordu.
Benim için ne anlama geldiğini biliyorum, dedi sonunda.
Senin için, diye yineledi Elif kelimeyi, sanki ağırlığını hissetmek ister gibi eliyle havada tartarak. Hep böylesin: senin için. Peki ya biz?
Siz yetişkin insanlarsınız.
Anne, altmış bir yaşındasın.
Kaç yaşında olduğumu biliyorum, Elif.
Elif koltuğa oturdu. Koltuk eskiydi, daha eski evden, eski hayattan kalanlardan. Zehra o koltuğa baktı ve düşündü: Kaç kere atmak istedim ama bir türlü atamadım. Alışkanlıktan, üzülmekten, bir şeyler kopacak korkusundan. Sanki o koltuğu atmak, canlı bir şeyi atmak gibiydi.
İnsanların ne söyleyeceğini düşündün mü hiç? diye sordu kızı.
Düşünmedim, dedi Zehra.
Ve bu doğruydu.
***
Her şey mart ayında başladı. Zehra Hanım önceki mesleğiyle Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni, şimdi ise emekli ama hâlen mahalle kütüphanesinde çocuk atölyesiyle meşgul Ankaradan eski arkadaşı Aylayı ziyaret etmeye gitti.
Ayla, sekiz yıldır Eskişehirde yaşıyordu. Eşi vefat ettikten sonra taşınmış, şehrin kenarında küçücük bir ev almış, bahçesinde domates biber yetiştirmiş, kendi deyimiyle de sonunda nefes almayı öğrenmişti. Zehra, genelde yazları gelir, ama bu sene içinden bir şey acele et, şimdi git diyordu: Şimdi, yazı beklemeden.
Mart ayı Eskişehirde serin ve sessizdi. Alçak yerlerde kar hala erimemiş, tepelerde toprak kahverengiye dönmüştü. Minareler gökyüzünün solgunluğunu yansıtıyordu. Zehra dar sokaklardan yürürken uzun süredir hissetmediği bir sakinlik içindeydi. Boşluk değil, gerçekten sessizlik. Farkı, ancak burada anladı.
Ayla kapıda, eski yün çorapları ve paltosuyla karşıladı.
Sonunda geldin, dedi. Hadi gel, çay da var, börek de.
Mutfakta oturdular, çay içtiler. Ayla mahalleden, bahçesinden, komşulardan, keçi almayı düşündüğünden bahsetti.
Keçi mi? Zehranın kaşları kalktı.
Ee, kendi sütümüz olur, peynir mayalamak kolaymış, okuyorum hep.
Ayla, sen ömründe kaç keçi gördün de…
İlginç işte, dedi gülerek Ayla, çayı tazeleyerek. Sen nasılsın? Çok solgun görünüyorsun, kusura bakma, gerçek bu.
Zehra ellerine baktı. Elleri sıradan, yaş almış, damarlı.
Böyle işte.
“Böyle” olmaz. Bir şey mi oldu?
Yok, her şey alışıldık gibi.
İşte asıl sıkıntı da bu, dedi Ayla. Her şey alışıldık gibiyse problem de orada.
Zehra sustu. Camın öte yanından erken gece çökerken sokağın ucunda ilk sokak lambası yandı.
Ertesi gün Ayla onu Eskişehirin pazarına sürükledi. Öyle market falan değil, klasik mahalle pazarı; tezgâhlarda turşular, el örmesi çoraplar. Zehra, kuru mantarların önünde bir adam gördü.
İlk başta tanıyamadı. Sanırım 35 sene olmuştur, epey değişmiş; ama bir duruş, ellerin ceplerdeki hali hiç değişmemişti. Olduğu yerde kaldı.
Adam da durdu.
Zehra? dedi kararsızca.
Osman.
O an başka bir şey söylemediler. Sonra Ayla, işleri olduğunu bahane edip uzaklaştı, onlar kalabalığın içinde, mantar kokularının ve ıslak toprağın arasında duruverdiler.
Burada mı yaşıyorsun? dedi Zehra.
İki yıldır. Ya sen?
Ziyarete geldim, Aylaya.
Anladım.
Tekrar bir sessizlik. Fakat bu, sıkıcı bir sessizlik değildi; sanki acele etmeye gerek olmadığını bilmeleri gibi.
Hiç değişmemişsin, dedi adam.
Doğru değil.
Belki azıcık.
Zehra güldü. Böyle güleceğini beklemiyordu.
***
Osman Bey, üniversite arkadaşlarındandı; dostu değildi, sevgilisi hiç olmamıştı, sadece beş yıl aynı sınıftaydılar. Üniversite sonrası herkes kendi yoluna gitti. O başka bir kente taşındı, Zehra evlendi, çocukları oldu. Bir zamanlar araya laf gelmişti, Osmanın da evlendiğini, bir kızı olduğunu duymuştu. Fazlasını hiç bilmiyordu.
Şimdi pazarda, karşısında duruyordu.
Akşamı, Eskişehirin en merkezi caddesindeki küçük bir kafeye buluşmak üzere sözleştiler. Ayla önemli değil, dedi, ben dizi izlerim, merak etme plan kurmuyorum.
Kafede neredeyse kimse yoktu. Ahşap masa, sarı ışıklar, duvarda eski Eskişehir fotoğrafları. Çay aldılar, elmalı turta ve uzun uzun konuştular. Ortak tanıdıkları, üniversite anılarını, şimdi komik gelen heyecanları hatırladılar.
Bir ara Osman dedi ki:
Eşim üç yıl önce vefat etti.
Başın sağ olsun, dedi Zehra.
Teşekkür ederim Artık insan alışıyor mu bilmiyorum. Başka bir türde yaşam başlıyor galiba.
Anladım.
Senin hayatın nasıl?
Zehra uzun uzun düşündü: Eşi Yusuf Bey, dokuz yıl önce başka bir kadına gitmişti. Fazla açıklama yok. O zaman çok düşünmüştü: Nerede hata yaptı, hangi yıllar boşa geçti, olmadı, sonra düşünmekten yoruldu, yaşadı. Çocukları, torunu, atölyesi, Ayla senede bir.
Her şey gibi, dedi.
O başını salladı, kurcalamadı. Bu da güzel bir şeydi.
***
Evine Ankaraya döndüğünde bunun sadece eski bir tanışla denk gelme olduğunu düşündü. Okul arkadaşlarıyla buluşuyor gibi. Olur böyle şeyler.
Ama bir hafta sonra Osman mesaj yazdı. Ayladan bulmuş, Merhaba, sağ salim döndün mü? diye. Zehra cevap verdi, yazışmaya başladılar. Başta seyrek, sonra her gün. Zehra buna şaşıyordu, çünkü normalde hızlıca cevap yazmazdı, Elif bu konuda sitem ederdi. Şimdi kendini onun cevabını beklerken buluyordu.
Osman sade yazıyordu, gösterişsiz. Eskişehirdeki hayatından, restore ettiği ahşap camiden, bazen çocuklardan bahsediyordu. Fotoğraflar gönderiyordu: karlar içindeki bir cami, pencere kenarında bir kedi, eski tahta masada bir çay bardağı.
Elif bir ay sonra fark etti.
Anne, telefona gömülmüşsün.
Okuyorum.
Telefon gözü bozar, derdin hep.
Demek ki hatalıymışım.
Elif tuhaf baktı, soru sormadı.
Nisan ayında Osman, Ankaradaki bir restorasyon atölyesinde işi olduğunu söyledi. Sen de uygun görürsen görüşebilir miyiz? diye de ekledi.
Uygun görürsen. Zehra bu ifadeye gülümsedi, ciddi bir adam.
Gel, tabii, yazdı.
Ankarada Kuğuluparkta buluştular. Hava soğuktu ama güneşten dolayı bahar hissediliyordu. Zehra iki sene önce aldığı, güzel bir gri pardesüsünü giymişti, şimdiye kadar pek giymemişti.
O parkta, elleri cebinde, göle bakıyordu. Zehra yaklaştı, o döndü. Yüzü soğuklardan biraz yanık, elleri yine ceplerde
Merhaba, dedi adam.
Merhaba.
Sonra parkta yürüdüler. Restorasyon, çocuk atölyesi, Zehra’nın sekiz yaşındaki bir öğrencisinin kitaplar cam gibidir ama dışarı değil, içeri bakarız dediğinden neşeyle bahsetti. Osman durdu.
Çok doğru söylemiş çocuk, dedi. Sekiz yaş mı?
Evet, yetenekli bir çocuk.
Çocuklarla çok iyi ilgileniyorsun, belli oluyor.
Neden öyle diyorsun? Görmedin bile.
Çünkü anlatırken yüzünden belli oluyor. Önem senin için, hepsinin önünde.
Zehra ona baktı. O gölde kayıkların geçtiğine bakıyordu.
Kafede kahve içerken düşündü: Uzun zamandır böyle oturup acele etmeden, hesap sormadan biriyle sohbet etmemişti. Neredeyse unutulmuş bir güzellik.
Ayrılırken Osman dedi ki:
Yeniden gelmek isterim. Olur mu?
Olur, dedi Zehra.
***
Elif mayısta öğrendi. Çünkü Zehra bir gün telefona bakmamış, eve geç dönmüştü. Aradığında dikkati dağınıktı. Elif anladı bir şeyler var.
Neredeydin?
Geziyordum.
Yalnız mı?
Kısa bir duraksama. Elif suskunluklardan anlam çıkarırdı.
Hayır.
Sonra konuşma başladı, başta çekingen, sonra sertleşerek.
Kim? dedi Elif.
Bir arkadaş. Bahsetmiştim, Eskişehirde tanışmamızdan.
Birini gördüğünü söylemiştin, evet ama
Evet.
Anne, sen
Kaç yaşında olduğumu biliyorum Elif.
Sessizlik.
Ne yani? Sadece gezmek mi?
Şimdilik öyle, sadece geziyoruz.
Şimdilik, diye vurguladı Elif.
Zehra açıklamaya çalışmadı. Bazen kelime yetmezdi. Çok anlatsan ağır, az anlatsan hafif kaçar.
Oğlu Baran tepki göstermedi. İstanbulda eşi ve iki çocuğuyla yaşayan Baran, iki haftada bir arar, Zehra bu defa arada talihsiz bir laf arasında biriyle tanıştım dedi. O sadece:
Nasıl biri?
Normal, düzgün biri.
O zaman sorun yok, dedi Baran.
Hepsi bu. Zehra bu konuşmayı düşündü sonra. Hangisi daha iyi, bilemedi.
***
Yaz bambaşka bir tempoyla geçti. Osman geldi Ankaraya, Zehra Eskişehire gitti. Pazarlara, müzelere, kafelere uğradılar. Osman çalıştığı atölyeyi gösterdi, yüksek pencereli, eski yağ ve ahşap kokulu. Duvarlar boyunca eski ikonalar, kimisi karanlık kimisi temizlenmiş, parlıyordu.
Bu kadar eski şeye dokunmaktan çekinmiyor musun? dedi Zehra.
Hayır. Tam tersine, dedi Osman, senden önce de vardı, senden sonra da olacak, bunu bilmek güzel.
İnanıyor musun?
Biraz düşündü Osman.
İsmini bilmiyorum belki ama önemli olduğunu hissediyorum. Birileri böyle dediği için değil.
Zehra o an farkında olmadan eski eşinden bahsetti:
Kocam, çocuk atölyesiyle uğraşıyor oluşumla dalga geçerdi. Onca az paraya, değmez bu zahmet derdi.
Peki ya sen?
Ben de uzun süre haklı olduğunu sandım. Emekli olana kadar neredeyse böyle düşündüm.
Osman cevap vermedi, sadece baktı. Yetti o bakış.
Akşam mutfakta çay içerken Zehra huzurlu olduğunu fark etti. Sorunlar vardı elbette. Elif, annesi şehir dışındayken aramaz olmuştu. Bir tür küskünlük, sessiz protesto gibi. Torunu Derya telefonda bir ara Anneanne, ne zaman döneceksin? demişti; sesinde sitem vardı. Her zamanki tatlı vicdan sızısı geri geldi.
Ama şimdi, bu mutfakta, o vicdan biraz hafiflemişti. Yok olmadı, sadece biraz hafifledi.
Hiç taşınmayı düşündün mü? dedi Osman aniden.
Zehra başını kaldırdı.
Nereye?
Buraya, Eskişehire ya da başka bir yere. Yani, evini bırakıp yeni bir şehre.
Bunu temkinli konuşuyordu, çayına bakıyordu.
Bana… bir teklifte mi bulunuyorsun?
Hayır, teklif değil. Sadece düşündün mü, onu sordum.
Bir süre durdu Zehra.
Hayır, dedi Hiç gerçek anlamda düşünmedim. Ya da çok eskiden. Ama imkânsız geliyordu.
Neden imkânsız?
Çocuklar, torun, ev, iş… Hepsi orada.
Çocuklar büyüdü.
Hiçbir şey değişmiyor ki.
Başını salladı.
Haklısın. Sadece merak ettim.
Bu soru, Zehranın kafasında kalacaktı. Kimi sorular öyle asılır ki insana, kolayca gitmezler.
***
Ağustosta Elif çıktı geldi. Ne bir kutlama bahanesi vardı, ne özel bir gün, sadece hafta sonu çantasıyla geldi.
Çay içerlerken Elif pencereye bakıyordu. Sonra sordu;
Ciddi misin?
Ne konuda?
O… meselede.
Bilmiyorum, dedi Zehra dürüstçe.
Anne, sence bu biraz tuhaf değil mi, yaşımızda?
Kimin yaşında? Senin mi, benim mi?
Hepimizin. Aile olarak. Babam hâlâ yaşıyor
Dokuz senedir başka bir kadınla yaşıyor, Elif.
Ama siz otuz yıl evliydiniz.
İşte, değişen de bu, dedi Zehra.
Elif bardağını kaldırıp tezgaha bıraktı.
Deryaya ne diyeceksin? O anlamaz mı sanıyorsun?
Derya sekiz yaşında.
Tam da bu yüzden. Sekiz yaş çocuğu anlar.
Ona anlatacağımız kadarını anlar.
Ne anlatacağız peki?
Zehra, kızının yüzüne bakınca eski kocasını hatırladı. Dudak çizgisi, kaş şekli Çocukken içini ısıtan benzerliğin şimdi başka bir anlamı vardı.
Annesi iyi bir adamla tanıştı, deriz. Bu yeter.
Sonrası?
Sonrasına bakacağız.
Bakacağız, dedi Elif pencereye dönüp. Soru sormak istemediğinde hep bunu söylersin.
Hayır, karşılık verdi Zehra. Gerçekten bilmiyorsam, bunu söylüyorum. En dürüst cevap bu.
Elif uzun süre sustu. Sonra sessizce:
Seni kaybetmekten korkuyorum.
Yapmadıklarımdan da pişman olabilirim.
Kızı döndü.
Felsefi kaçıyorsun. Hiç fayda etmiyor bana.
Bana da etmiyor, Elif. Ama birlikte yaşamayı öğreniyorum.
Elif akşam treniyle gitti. Vedalaşma uzun sürdü, sıkı sıkı sarıldılar. Hem sıcak, hem biraz gergindi sanki bu sarılış. İki taraf da kopmaktan çekiniyor gibiydi.
***
Eylül soğuk geldi. Zehra altı yıl önce emekli olmuştu ama kütüphanedeki çocuk atölyesiyle yaşamına anlam katıyordu. Salı ve cuma günleri çocuklar gelir, kitap okur, resimler çizer, küçük oyunlar oynarlardı. Küçük, düşük raflı bir odada, yerde eski minderler.
Kütüphanenin müdürü Nermin Hanım, altmış beşlik, Osmanı anlamıştı. Zehra anlatmasa da, fark etmişti çünkü Zehra değişmişti: Kendisine daha çok vakit ayıran.
Bir şey oluyor sende, dedi bir gün Nermin Hanım, sadece laf arasında.
Evet, oluyor, dedi Zehra.
Güzel bir şey mi bari?
Bilmiyorum daha.
Olsun, dedi Nermin Hanım. Yeter ki bir şeyler olsun. Sanki biz iki dere gibiydik, nereye aktığımızı bilmeden akıyoruz.
Zehra güldü.
Eylülde Osman, birlikte kısa bir Bursa gezisi önerdi. Orada eski yazma eserlerin sergisini gezmek istiyordu. Zehra kabul etti. Küçük bir otelde iki ayrı oda ayarladılar. Müzeleri dolaştılar, akşamları sahilde yürüdüler. Bir akşam, Uludağın karşısındaki bir restoranda Osman dedi ki;
Bilmeni istediğim bir şey var.
Nedir?
Acelem yok. Zorlamıyorum. Baskı hissediyorsan, benden değildir.
Zehra ona baktı.
Biliyorum.
Lütfen bunu kibarlık olarak değil, gerçek olarak algıla. Altmış üç yaşımdayım. Beklentisi olan bir çocuğum değilim. Sadece senin varlığının kıymetini biliyorum.
Cevabı hemen gelmedi. Dışarıda Bursada akşam ışıkları, karanlık.
Bunu içselleştirmek zor, dedi sonunda Zehra.
Neden?
Çünkü kelimelerin arkasında hep beklenti olduğunu zannettim. Bir koşul aradım.
Burada öyle bir şey yok.
Biliyorum. Sadece alışkanlık farklı.
Kafalarını salladılar. Şaraplarını bitirip sahile indiler. Soğuktu, Zehra paltosunu çekip açıkladı. Osmanın koluna girmedi, yanında yürüdü. Bu, doğru hissettirdi.
***
Ekimde Zehra, beklediği ve korktuğu konuşmayı başlattı.
Kendisinden beklemeden Elifi aradı, söz bırakmadan dedi ki:
Sana bir şey anlatmak isterim. Osman bana Eskişehire taşınmamı, birlikte yaşamamızı teklif etti. Düşünüyorum.
Uzun bir sessizlik.
Ciddisin.
Evet.
Yedi aydır tanışıyorsunuz.
Sekiz.
Anne! Sekiz ay! Anlıyor musun?
Anlıyorum. Sekiz ay oldu.
Çok az! Hakkında ne biliyorsun ki?
Yeterince.
Ne biliyorsun? Sevdiğini mi? Onun yanında iyi hissettiğini mi? İnsanlar değişir, anne! Her şey değişir!
Elif.
Ne var?
Senin baban da değişti. Otuz yıl birlikteydik.
Sessizlik.
Bu adil değil, dedi Elif sessizce.
Adil olmaya çalışıyorum. Sana da kendime de.
Sonra Baran aradı. Belli ki Elifle konuşmuştu.
Anne, gerçekten taşınmak istiyor musun?
Düşünüyorum.
Koşullar iyi mi? Adam düzgün biri mi?
Temiz, düzenli, çalışıyor. Güzel evi var, küçük ama şirin.
Evi satacak mısın?
Hayır, kiraya vereceğim.
Geri dönmek istersen?
Baran.
Evet?
Geri dönerim. Ama ya olmazsayı şimdiden düşünmek istemiyorum. Bir denemek istiyorum.
Kısa bir duraksama.
Olur, dedi Baran. Yeter ki ara, sık sık.
Ararım.
Zehra uzun süre pencerede oturdu. Dışarıda ince ince sonbahar yağmuru, sallanan sokak lambası. Altmış bir yaşında, ilk defa, yalnızca kendisi için bir karar aldığını düşündü; kimse için değil, fırsat doğduğu için değil, sadece isteği olduğu için.
Bu garip bir histi. Neredeyse bambaşka.
Osmana yazdı: Düşünüyorum. Biraz daha zamana ihtiyacım var.
Cevabı hemen geldi; Gerektiği kadar düşün.
***
Ayla her hafta bir defa arıyordu. Ne taşın dedi, ne acele etme. Sadece yaşamından bahsetti, sonunda keçi aldığından.
Adı ne? dedi Zehra.
Şükriye.
Cidden mi?
Cidden. Çok ağırbaşlı, ona yakışıyor.
Ayla, sen ne tuhaf insansın.
Bu iyi mi, kötü mü?
İyi, dedi Zehra, kesinlikle.
Bir şey soracağım, dedi Ayla, 30 yaşında olsaydın bu kadar düşünecek miydin?
Yaşın ne önemi var?
Belki yoktur, belki çoktur. Belki yaşlanınca kararlarımızı bilgelikle erteleriz ama bazen sadece korkaklığımıza bahaneleri saklarız.
Tam Nermin hanım gibi felsefe yapıyorsun.
İltifat mı?
Gerçek bu.
Zehra telefonu kapatınca düşündü: Ayla haklıydı belki de. Korku, bilgelik maskesiyle. Gençken hata yapmaktan, sonra da karar verememekten korkmuştu.
Ama bu korku, Osmandan çok kendisiyle ilgiliydi.
Hayatı boyunca hep birinin eşi, annesi, öğretmeni oldu. Tüm bu kimlikler ikinci plana düştüğünde, geriye kim kaldığını bilemedi.
Kütüphane atölyesi, kendi kararıydı. Hayatında uzun zaman sonra kendisine ait olan ilk şey.
Şimdi ise bundan fazlası…
***
Ekim sonunda beklenmedik bir telefon geldi. Eski kayınvalidesi, Yusufun annesi, Fatma Hanım. Seksen bir yaşında, hala yalnız yaşıyor, Zehra ara ara insaniyet gereği ziyaretine gidiyordu.
Elif anlattı, dedi Fatma Hanım doğrudan.
Neyi anlattı?
Arkadaşı, taşınma fikri.
Zehra sustu.
Ne düşünüyorsun?
Sen çoktan hak ettin, dedi yaşlı kadın, gerçek bir sükûnetle. Oğlum seni hiç anlamadı. O zaman da görüyor ama demiyordum. Şimdi diyorum.
Fatma Hanım…
Bana karışma. Bu yaşta, artık saklamam. İstiyorsan git. Torunların iyi. Elif kırılıyor, çünkü alışmak zor. Ama senin görevin hep orada olmak değil.
Beni görüyorlar.
Anneanne, anne, sana ihtiyacı olan biri olarak. Ama sen?
Zehra cevap veremedi.
Öyle işte, dedi Fatma Hanım. Git. Beni de ararsın, memnun olurum.
Bundan sonra uzun süre mutfak penceresinden dışarı baktı. Sokakta çıplak ağaçlar Bütün yapraklar inmiş, sessizlikte kışa hazırlanan bir bahçe.
İnsanları bazen başkası gibi gördüklerini düşündü. Elif için annesi, Baran için güvenli liman, Nermin Hanım için iyi bir meslektaş. Fatma Hanım ise, garip şekilde, tam anlamıyla insan olarak görüyordu.
Peki, Osman? O neyi görüyordu?
Bilmiyordu. Fakat hissettiği, Osmanın Zehrayı rol olarak değil, insan olarak gördüğüdü. Belki eski bir bagajı olmadığı içindir. Pazarda karşılaştığında, hiç geçmişi olmayan biriyle tanışır gibi.
***
Kasımda ilk kar yağdı. Ve bir sabah Derya aradı.
Kendi başına aradı; genellikle Elif telefonun sonunda ona verirdi. Şimdi ise pazar sabahı, beklemediği bir numara aradı.
Anneanne, ben.
Derya? Nereden arıyorsun?
Annemin tabletinden. Anneanne, sen taşınacak mısın?
Zehra oturdu.
Büyüklerin konuşmasını mı dinledin sen?
Azıcık. Annem amcama konuştu. Gidiyor musun?
Daha emin değilim, Deryacım.
Gidersen, ziyaret edecek misin?
Tabii ki geleceğim.
Söz ver?
Söz.
Sessizlik. Sonra Derya dedi ki:
Anneanne, orası güzel mi?
Neresi?
Gideceğin yer.
Çok güzel. Kışın kar, beyaz camiler, bir nehir.
Bizimki gibi mi?
Benzer, biraz daha küçük.
Tamam. Sonra Anneanne?
Efendim?
Annem korkuyor, hasta olur musun diye, yetişemezsek diye.
Zehra derin bir acı hissetti göğsünde, beklemediği kadar yoğun.
Annene söyle iyiyim, sağlığıma da dikkat edeceğim.
O da biliyor zaten ama korkuyor.
Korkmak doğal. Ben de korkuyorum.
Neyden?
Zehra düşündü.
Birçok şeyden. Ama herkes korkar.
Sen cesurlar da korkar ama yine de yapar demiştin.
Demiş miydim? Bunu mu hatırladın?
Her şeyi hatırlarım, dedi Derya gururla. Tamam, kapatacağım, annem duymasın.
Derya.
Ne?
Seni çok seviyorum.
Ben de seni. Bay bay.
***
Kasım ortasında Zehra, Eskişehire bir haftalığına gitti. Eşyalarını aldı, Nermin Hanıma haber verdi, Aylaya posta kutusunu sorumluluk olarak verdi.
Osman istasyonda karşıladı. Yol boyunca restorasyondan bahsediyor, Zehra ise martta ilk geldiği zamandan bu yana geçenlere hayret ediyordu; içindeki bir şey tamamlanmış gibiydi.
O küçük evde bir hafta birlikte geçirdiler. Zehra birkaç defa yemek yaptı, Osman sofra kurdu. Sabahları penceredeki masada kahvaltı ettiler; yavaş ve yatay yağan karı izlediler.
Bir akşam Zehra dedi ki:
Sana iki kişilik ev dar gelmiyor mu?
Ne?
Yani, uzun süre yalnız yaşadın…
İnce düşündü Osman.
Eskiden başkaları yüzünden böyleydim. Mecburum diye. Şimdi kendi tercihimle böyle değilim.
Mecbur kaldığında mı? İş olarak?
Yıllarca inşaatta çalıştım, aile geçindirmek için. Sonra içimde bir şey kırıldı, restorasyon öğrenmeye karar verdim. Kırk yaş geçkindim, herkes ne gereği var dedi.
Ve?
Ve ben başladım, dedi gülerek. Eşim, hep destek oldu. Zaten öyle biriydi.
Bahset bana ondan, dedi Zehra.
Biraz sustu.
Adı Güldü. Sessizdi ama huzurlu, bulunduğu ortamı sakinleştirirdi.
Özlüyor musun?
Evet. Düzce söyledi. Ama bu, hayatımda yalnızca geçmişte kaldı anlamına gelmiyor. Anlıyor musun?
Anlıyorum.
Sende de öyle mi?
Zehra, eski kocasını düşündü: Onun yanında çoğu zaman huzurundan ziyade kaygı hissederdi. Özlem bir hayale duyuydu, belki de asla gerçek olmamış birine.
Farklı, dedi. Ama evet, ben de anlıyorum.
Sessizlikte oturdular; güzel bir sessizlikti.
***
Beşinci gün, perşembe Elif aradı.
Kardan arta kalan açık gökyüzünün altındaki kapının önünde Zehra çıktı konuşmaya.
Orada mısın? dedi kızı.
Buradayım.
Ne kadar kalacaksın?
Pazara kadar.
Sessizlik.
Anne, sana bir şey sormak istiyorum. Dürüst cevap ver.
Sor bakalım.
Bunları neden yapıyorsun? Kanıtlamak için mi? Bize mi, kendine mi?
Zehra yıldızlara baktı.
Kanıtlamak için değil.
O zaman nedeni ne?
Sadece başka türlü yaşamak istiyorum.
Daha önce kötü müydü?
Kötü değildi. Ama tam da istediğim gibi de değildi.
Neden eksikti?
Bunu cevaplarken düşündü. Her şeyi vardı: evi, çocukları, sevdiği iş, dostları. Büyük bir mutsuzluk yoktu.
Ama bir başka eksiklik vardı. Sanki hayatı, planlı bir katalog gibi yaşayıp asla merkeze yerleşememek; yani ana karakter olmayıp sürekli yan tarafta kalmak.
Kendim eksikti, dedi sonunda.
Kendin mi? Ne demek bu?
Söylediğim gibi.
Elif uzun sustu.
Mutlu olacak mısın? dedi birden. İronisiz, samimi.
Bilmiyorum, dedi Zehra. Ama denemek istiyorum.
Tamam, dedi Elif. Tamam.
Bu onay değil, ama düşmanlık da değildi.
***
Pazar günü eve dönmek üzere hazırlanırken Osman:
Kararını verdin mi?
Neredeyse.
Neredeyse iyi mi kötü mü?
Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var.
Osman başını salladı.
Hata yapmaktan korkuyorsun.
Evet.
Bir şey diyeceğim.
De.
Hatalar vardır, yapar ve yanlış olduğunu anlarsın. Telafisi acı ama nettir. Bir de, hiç yapmadığın için asla bilemeyeceğin hatalar vardır. Ben ikinci olanı daha ağır buluyorum.
Zehra baktı.
Bunu özellikle mi söylüyorsun, benzer şeyleri hep ben düşünüyorum, diyemiyorum
Hayır, kendiliğinden çıkıyor, dedi Osman gülerek.
Eve, Ankaraya akşam döndü. Evin içi yine aynı sessizlik, duvarların kokusu, sokağın ışığı. Bavulunu açtı, çay suyu koydu, masaya oturdu.
Masada yarım bıraktığı bir kitap vardı. Ayraç ortasındaydı. Açıp, daha önce okuduğu bir cümleye göz gezdirdi: İnsan yalnızlığı yanında taşır, bu bir ceza değil, sadece gerçeklik; nasıl yaşayacağı ise başka bir tercih.
Kitabı kapattı.
Telefonunu açtı, Osmana yazdı: Ocakta geleceğim. Uzun süreli. Bakalım.
Osman kısa yanıtladı: Bekliyorum.
***
Aralık alışılmadık bir ruh haliyle geçti. Zehra hâlâ kütüphanede atölye yürütüyordu, Fatma Hanıma uğruyor, her şey aynı gibiydi. Ama artık iç dünyasında bir şeyler çözülmüş, bir kısmı daha çözülmemişti. Ne kaygı, ne huzur arası bir şey.
Ay başı Elif aradı.
Fikrini değiştirmedin mi daha?
Hayır.
Evi kiraya verecek misin?
Evet, emlakçıya baktırıyorum.
Peki. Bir şey sorabilir miyim?
Tabii.
Bazen hayatımıza yeni giren şeyler iyiymiş gibi gelir ama sonra hayal kırıklığı yaratır, ya…
Elif.
Efendim?
Altmış bir yaşındayım. On sekizdeki gibi değilim. Çok acı gördüm, kıyas yapabiliyorum.
Yanılmaktan herkesi koruyan bir şey değil bu.
Ama ihtimali azaltır.
Ya o adam öyle çıkmazsa?
Hep her şeyin olası olduğunu kabul etmezsen, yaşayamıyorsun Elif. Sen de eşinle evlenirken bilmiyordun.
Yirmi yedi yaşımdan farklı bu.
Nesi farklı?
Sessizlik.
Peki anne, dedi Elif. Peki. Yardım edeyim mi taşınırken?
Uzun duraksama.
Elbette, dedi Elif. Yardım ederim.
***
Yeni yıl akşamı Zehra, Eliflerde kutladı. Derya, Elif ve damadı Kemal, Baran da eşi ve çocuklarıyla geldi. Kalabalık, gürültülü, eğlenceli.
Derya yanında oturup fısıltıyla; hangi yiyeceği kimin yaptığına dair bilgi verdi.
Bu salatayı annem yaptı. Bunu da marketten aldık ama annem kendim yaptım dedi.
Derya, neden bana casusluk yapıyorsun?
Casusluk yapmıyorum ki, anlatıyorum sadece.
Gece sona yaklaşırken, çocuklar koltukta uyuklarken, Elif beklenmedik şekilde dedi ki:
Annem Ocakta Eskişehire taşınacak.
Bunu söylerken tonu nötrdü, sadece bilgi verdi.
Kemal kafasını salladı. Baran Zehraya döndü.
Uzun mu kalacaksın? dedi Baran.
Bakacağız, dedi Zehra.
Baran hafif gülümsedi.
Derya uykulu gözlerle:
Anneanne, gidiyor musun?
Geliyorum, Deryacım.
Söz verdin, ziyaret edeceksin.
Söz, geleceğim.
Güzel, dedi Derya, gözlerini kapattı.
Zehra içinden geçirdi: Hayat aslında bundan ibaret: Uykulu bir çocuk, yetişkinlerin kahkahası, eski koltuk… Ve beni bekliyorum diye mesaj atan bir adam, başka şehirde.
***
On beş Ocakta Zehra, Nermin Hanıma aradı.
Nermin Hanım, atölyeden ayrılıyorum.
Kısa bir duraksama.
Ne zaman?
Şubatta. Yerime birini bulacak zamanınız olur.
Taşınıyor musunuz?
Evet.
Nereye taşınıyorsunuz?
Eskişehire.
Hee. Kısa durup Ona mı?
Hem ona, hem kendime.
Çok güzel dedin. Yerine buluruz birini, kolay olmaz tabi, çok uğruna çalıştın. Ama buluruz.
Teşekkür ederim.
Bol şans, Zehra. İçten.
Atölyenin son günü çocuklar ona büyük bir kart hazırladı. Her çocuğun kendi resmi. O kitap-cam diyen çocuk, camdan perdeli bir pencere çizip altına İçeri bakmak için yazıp imzaladı.
Zehra kartı alıp çantasına koydu.
***
Yirmi üç Ocakta Eskişehire geldi. Osman eşyalarını aldı, kadın için hazırlanmış küçük bir oda hazırlamıştı. Cam kenarında bir saksı sardunya.
Nereden aldın bunu? dedi Zehra.
Aldım, dedim ki bir çiçek lazım.
İsabetli karar.
Pencereye çıktı. Bahçe bembeyaz, sessiz. Çitler, komşu bahçesi, dam üstleri.
Nasıl, dedi Osman.
Henüz bilmiyorum. Bir ay sonra sor.
Soracağım.
Döndü ona.
Osman.
Evet?
Teşekkür ederim, acele ettirmediğin için.
Teşekkür ederim, geldiğin için.
***
Üç ay geçti. Zehra yavaş alıştı. Eskişehir küçük, bu hem güzel hem zor. Herkes birbirini tanıyor, o ise yeni, meraklı gözlerle izleniyor.
Ayla bazı kadınlarla tanıştırdı. Nina Hanım diye biri kitap kulübüne yardım etmesini önerdi. On kişi ya var ya yok, kitap okuyup tartışıyorlar.
Bilmiyorum yapabilir miyim, dedi Zehra.
Ne var canım, hazır çok bilgi var, sen gel bak, hoşlanırsan kal, beğenmezsen bırakırsın.
Gitti, sevdi.
Elifle haftada bir konuşuyorlar. Zamanla Elif nasılsından öte sorular sormaya başladı: O nasıl, kulüp nasıl, ne okuyorsun? Eskisi gibi değil, hiç yoktan bir alışma.
Derya gerçek bir mektup yolladı. Üzerinde iki cami, bir nehir; Anneanne, bahar tatilinde geleceğim ve dipte Şükriye keçi değil mi? Ayla bana anlattı.
Zehra da cevap yazdı.
***
Nisanda Elif tek başına geldi. Yanında Derya yok. Bir günlüğüne.
Eve girdiğinde odanın tahta zeminine, sardunya saksısına, pencerenin önündeki mutfaktaki masaya uzun uzun baktı.
Osman hemen çay koydu ve atölyede işine geçti.
Baş başa oturdular.
Burası güzelmiş, dedi Elif, biraz şaşkınca.
Evet.
Küçük ama…
Sessizliği güzel.
Ankarayı özlemiyor musun?
Özlerim. Sizi özlerim. Nermin Hanımı, parktaki yürüyüşleri
Ama yine de buradasın.
Evet.
Kupanın kenarını döndürdü Elif.
O iyi biri mi? Bu kez ilk sorduğundaki gibi değil, sade sordu.
Evet.
Mutlu musun?
Zehra düşündü.
Mutluluk kelimesi zor bana göre. Ama iyi hissediyorum. Gerçekten iyi.
Elif başını salladı.
Tamam.
Tamam derken?
Tamam derken, alışmaya çalışıyorum. Hâlâ korkuyorum, anne. Alışmam zaman alacak.
Farkındayım.
Ama anlamaya çabalıyorum.
Bu bile yeter.
Çay içtiler. Elif, Deryadan, işinden, Kemalin araba değişme isteğinden bahsetti tamamen sıradan, rahat bir sohbet.
Ardından toparlanmaya başladı. Zehra, kapıya kadar uğurladı.
Açık nisan havası toprak kokuyordu. Ağaçlar açık renkli, taptaze yapraklı.
Anne, dedi Elif, bahçe kapısında.
Evet?
Tam olarak anlamıyorum, belki de hiç anlamam.
Farkındayım.
Bilmeni istediğim bir şey var.
Nedir?
Uzun sustu, sonra gözlerini kaldırdı. Babasınınki gibi kara gözlerinde:
Hep yanımda oldun. Her zaman. Sana telefon açabileceğimi, cevap alacağımı bilirdim.
Hâlâ öyleyim. Cevap da veririm.
Biliyorum, ama mesafe başka artık. Alışmam lazım.
Alışırsın.
Sence?
Zehra kızına baktı; küçük bir kundaktayken ilk gördüğü, her zaman tanıdığı bir yüz.
Alışırsın. Sen güçlüsün.
Senin kadar değil.
Aynı gücümüz var.
Az gülümsedi Elif. Sıkıca sarıldılar, uzun uzun.
Elif yürümeye başladı. Zehra arkasından baktı. Dik omuzlarla, hızlı adımlarla gidiyordu; babasına biraz benziyordu.
Sokağın başından döndü.
Anne, diye seslendi.
Efendim?
Sardunya çiçeğin açmış, gördüm.
Açtı, evet.
Ne güzel, dedi Elif.
Ve yürüdü gitti.
***
Zehra içeri döndü. Osman mutfakta, çorba ısıtıyordu. Zehra pencereye geçip sokağa baktı. Elif dönmüştü bile. Sokakta yaşlı bir teyze el arabasıyla yavaşçe yürüyordu.
Sardunya minik pembemsi çiçekleriyle pencereyi süslüyordu.
Her şey yolunda mı? diye sordu Osman dönmeden.
Yolunda.
Bir süre sustu.
O iyi biri, dedi Zehra. Sadece korkuyor.
Çok doğal, kolay değil onun için de.
Biliyorum.
Mutfaktan ayrıldı, tabakları masaya koydu. Üç ayda ne çok alışılmıştı.
Osman, dedi.
Evet?
Sence doğru mu yaptım, sence?
Bakıp cevap verdi.
Sen ne düşünüyorsun?
Kısa sustu Zehra.
İlk kez tamamen bana ait bir karar, dedi.
Cevabını kendin verdin, dedi Osman.
Sofraya oturdular. Pencereden Eskişehirin nisan manzarası: son karın altından yeni çıkan taze bir bahar.
Zehra bakınca şunu düşündü; mutluluk denilen şey sözcükten çok, bir hal. Sadece bir yemek, pencere, karşıdaki insan; yanında huzuru bulmak…
Bu yeter mi, bilmiyordu.
Ama çorba sıcaktı. Sardunya çiçekli. Ve çantasında pencereden bakan bir çocuk çizimi: İçeri bakmak için oraya konmuş.
***
Akşam Derya aradı.
Anneanne, annem seni ziyaret etti.
Etti, evet.
İyi konuştunuz mu?
Güzel sohbet ettik.
Annen ağladı mı?
Hayır, neden sordun?
Bazen ağlıyor, ben duymadım sanıyor. Senden dolayı.
Zehra gözlerini kapadı.
Derya.
Efendim?
Annenin gönlü rahat olsun. Ben yakın gelecekte mutlaka ziyaretinize geleceğim.
Tamam. Anneanne?
Evet.
Orada bahar geldi mi?
Neredeyse. Kar az ama hâlâ var.
Burada iyice ısınıyor. Değişik. Aynı memleket, hava apayrı.
Değil mi? Normal aslında.
Anneanne, bizi özlüyor musun?
Zehra pencereye bakarken akşam karanlığı, ilk yıldızlar.
Çok, dedi. Hep.
Tamam, dedi Derya biraz rahatlayarak, İyi ki özlüyorsun.
Neden?
Özlemek, sevmek demek çünkü.
Zehra cevap bulamadı.
Hoşça kal, anneanne.
Hoşça kal, Deryacım.
Telefonu kapattı. Mutfakta Osman bulaşık yıkıyor, mırıldanıyordu. Sardunya, akşam karanlığında pencerenin önünde. Bir köpek havlaması duyuldu, artık tanıdık gelen sessizlik.
Zehra düşündü ki Derya haklı: Özlemek sevgidir. Ve belki tersi de doğru. Sevmek, özlemek demek. Yani birilerinin olması demek.
Hayat bu belki de. Tam, kusursuz, büyük anlamlara sahip olmayan Aradaki mesafeler, çatışmalar, yanlış ve doğru kararlarla örülü, sonunda karar olarak kalan bir hayat.
Masaya geçti, Osmana yardım etti.



