Gecenin geç saatlerinde, epeyce alkol aldıktan sonra, sallana sallana İstanbul’un ara sokaklarında yürüyordum. Nereye gittiğim umurumda değildi. Zaten bu şehirde doğdum büyüdüm, bacaklarım bir şekilde evi bulur. Ben ise başka bir derdin peşindeydim kendi kendime yüksek sesle dert yanıp duruyordum.
– Neden? Neden benim hayatım böyle? Yirmi yedi yaşındayım arkadaşlarımın çocukları okula başladı, bense Kız arkadaşlarım en fazla bir ay dayanıyor, sonra el sallayıp gidiyor. O da iyi ihtimalle. Kaba mıyım? Yoo Aslında evet, kabayım. Bir erkek dediğin böyle olmalı, – diye sırıttım kendi kendime. Hayatımda başarabildiğim tek şey varsa, o da iş. Milyoner değilim belki ama güzelce yaşamak için yeterince kazanıyorum.
Birden durdum, başımı tuttum, gözlerimden yaşlar aktı:
– O kadar para verdim şu doktora, sonunda da Sana yapabileceğim bir şey yok. Buyur şu Ankara’daki bir profesörün adresi. Ama sanmam ki o da bir şey değiştirir, dedi. Olsun, yarın gidip onu da deneyeceğim!
Bir köprünün önüne geldim, durup karanlık nehre bakmaya başladım:
– Acaba kendimi suya mı atsam? Burada su derin, hepten giderim, – bir daha göz attım nehre yok yok, soğuk şimdi, suya atlamam. Hem Sokratı da beslemedim. Eve gideyim en iyisi.
Köprüye yürümeye devam ederken, tam ortasında genç bir kadın gördüm. Göğsünde bir bebek taşıyıcı, içinde minik bir çocuk. Suya bakıyordu. O anda kadın köprünün korkuluklarına tırmanmaya başladı, üstüne çıktı, kollarını açtı ve Bir anda kendimi ona doğru koşarken buldum. Son anda belinden tuttum, kendime doğru çektim ve beraber köprünün tozlu zeminine düştük. O sırada bebek ağlamaya başladı.
– Delirdin mi sen? – diye bağırdım, bir anda ayıldım.
– Sana ne? Niye karışıyorsun, bırak işime! diye kadın da gözyaşlarına boğuldu.
– Ne bileyim, bana erken geldi ölmen, – dedim ağlayan çocuğu gösterip. Ya ona ne olacak? Kalk şimdi, eve git kocana ya da ailene! Kimin yanında kalıyorsan.
– Ne evi, ne kocası, ne annesi! Hiç kimsem yok!
– Hadi şimdi bir de sen tutuldun başıma! ikisini de kaldırdım Yürü!
– Seninle hiçbir yere gelmem. Ya manyaksan?
– Suya atlamak her zaman var, ama manyakla gelmek mi korkunç? kadının kolundan tutup yürümeye başladım. – Hadi!
***
Şehri çırılçıplak sessizlik sarmış, arkamızdan yalnızca bebeğin ağlaması yankılanıyordu. Sonunda dayanamayıp sordum:
– Neden bu çocuk durmadan ağlıyor?
– Acıkmıştır, – dedi kadın ve bebeğini bağrına bastı.
– O zaman süt ver.
– Ne sütüm var, ne param.
– Aklın da yok! ben etrafa bakındım Şurada gece açık bir market var. Hadi, süt alalım.
***
Kasadaki genç kız ve güvenlikçi, gecenin ortasında giren bize kuşkuyla baktılar. Ama ben kararlıydım, elime bir sepet aldım, yanında yürüyen kadına el işareti yaptım:
– Gel, – kasiyere dönüp, Süt nerede? dedim.
– Orada, – parmağıyla gösterdi kız.
Rafa gittik.
– Ne lazımsa al, – dedim.
– Şunu alayım, – küçük bir kutu aldı.
– Daha fazla al. Ne gerekiyorsa o kadar al! o toplarken bekledim. Başka?
– Bebek bezi lazım.
– O da ne ki?
– Şurada, – dedi, kısa bir tebessüm etti.
– Al!
– Islak mendil de olur mu?
– Ne istersen al.
Kasaya geldik. Kartı uzattım.
– Sadece nakit alıyoruz, – dedi kasiyer.
Elimi cebime attım, katlanmış bir deste 2000 TLlikler. Bir tane uzattım.
– Para üstünüz yok, – dedi kasiyer.
– Bozuk olarak çikolata ver, – dedim parmağımla işaret ederek. Şu fındıklıdan.
***
Eve girdik. Kadın etrafa dikkatlice bakındı, şaşkınca kafasını salladı. Ben ise ayakkabılarımı çıkarıp dolaba bıraktım, mutfağa koştum, buzdolabından kocaman bir balık çıkardım ve yanıma gelen Sokrat adlı kedinin önüne attım. Sonra dolaptan meyve suyu alıp kana kana içtim. Kadına yaklaşıp söylendim:
– Bu odada geceyi geçireceksin, – parmağımla gösterdim. Mutfak, banyo, tuvalet hepsi burada. Ben yatıyorum.
Tam kapıya gidiyordum, birden geri döndüm:
– Senin adın ne?
– Selcan.
– Benimkisi Kadir.
***
Herhalde manyak değil, diye düşündü kadın, mutfağa geçti, ocağı açıp çay koydu. Aptalım galiba, az kalsın suya atlayacaktım! Eğer bu deli çıkmasaydı ben ve Rüzgar gecenin ayazında başımızda ne olacaktı? Yarına kalmaz bizi gönderir. Olsun, bari bir gece sıcak bir yerdeyiz.
Çay kaynadı. Hemen gösterdiği odaya koştu, ağlayan bebeği yatağa koydu. Sırt çantasından bir biberon çıkarıp mutfağa döndü. Biberonu yıkayıp sıcak süt hazırladı.
Bebek iştahla içip uykuya daldı. Silip temizledi, altını değiştirdi. Çocuğu uyutunca, tuvalete gidip yüzünü yıkadı. Sonra mutfağa döndü. Açlığını o an hissetti. Dolabı açtı, eline geçen ilk dilim sucukla bir dilim ekmek kaptı, bir anda diline götürdü. Yavaş çiğnerken, kaşar, ekmek ve biraz daha sucuk kesti.
Karnı doyunca hareketsiz kaldı, Biraz ayıp oldu galiba, dedi içinden. Umursamadı. Yatağa uzandı, oğlunu yanına aldı ve hemen uyudu.
***
Sabah oldu. Gece boyu birkaç kere uyanıp bebeği besledi. O henüz sekiz aylık sürekli acıkıyordu. Ev sahibi de gecenin bir yarısı kalkmıştı. Şimdi yine kalktı.
Tamam, dedim, usulca yataktan kalkıp oğlumu uyandırmadan, iyi şeyler fazla sürmez.
Kadir mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. Hızlıca duş alıp mutfağa girdim.
– Otur, – dedi, sandalyeyi gösterip. Sana menemen yapayım.
– Yok, sen otur biraz, – dedim, hafifçe kenara çekip. Taze dereotunu ince doğradım, menemene kattım. Bardakları elime alıp güzelce temizledim. Kahve de yaptım.
O ise bir yandan telefonda konuşuyor, direktif veriyor, orasını burasını organize ediyordu. Sanki beni ve oğlumu hiç fark etmiyordu. Yemeğini yedi, kahvesini içti, ayağa kalktı.
Bir tedirginlik çöktü üzerime:
Tamam, dedim içimden, şimdi kesin bizi kapı önüne bırakacak.
– Selcan, iyi dinle! Haftaya kadar şehir dışında olacağım. En önemlisi, kediyi Sokratı beslemeyi unutma! Sakın ona mama filan verme; sadece taze balık, ya da et yer. Çalışma odama girme! Geri kalan odalarda ne istersen yap.
O anda içeriden çocuk sesi geldi. Oğlum uyanmış ağlıyordu. Hemen koştum, baktım.
– Git hadi, – dedi bana.
Beş dakika sonra bebeğimle döndüm. Masada bir tomar 2000lik duruyordu.
– Bir haftalık yeter herhalde, – dedi. Gidiyorum.
Bir adım attı kapıya. O anda oğlum ellerini ona doğru uzattı, mırıldandı: ba-ba. Belki sadece bana öyle geldi. Kadirin yüzü bir anda ciddileşti. Çünkü onun asla çocuğu olmayacaktı.
– Selcan, oğlunu kucağıma alabilir miyim? dedi, kendi de şaşkın.
– Al tabii, – dedim ve oğlumu uzattım. Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Hiç çocuk tutmadın mı kucağında?
– Yok.
– Bak, işte böyle!
Bebek neşe içinde kıkırdarken Kadir ona dikkatle baktı.
Benim asla oğlum olmayacak, diye aklından geçirdi ve yüzü gölgelendi. Çocuğu annesine geri verdi, evden çıktı.
***
Kadir eve dönerken, Ankaradaki doktorun da ona Çocuğun olmayacak dediği sözler yankılandı kafasında. Keyfi berbattı:
Ne anladım ben bunca paradan, dört odalı evden, Land Cruiserdan? Erkek dediğin ailesi için çalışır. Benim evim sürekli darmadağın, arabamda yedi koltuk.
Karı suratla eve girdi Etraf pırıl pırıl. Kadın mahcup bir tebessümle karşıladı.
– Ba-ba! minik eller yeniden ona doğru uzandı.
Elindeki valizleri düşürdü yere. Kolları ise kendiliğinden o minik çocuğa uzandı.
O gece şunu anladım: Gerçek aile, tesadüflerle karşına çıkar. Hayatta bazen bir yabancının elini tutmak, kendi yalnızlığının kapılarını aralar. Para sadece eve konfor, ama insanı insan yapan, bir çocuğun sana baba demesi.




