Zayıflık Hakkı Olmadan
Gelebilir misin, lütfen Hastanedeyim.
Meral mesajı aldığında hiç düşünmeden harekete geçti. Evinde üstünde duran yumuşacık kazağın üstüne hızla montunu geçirdi, aynada kendine bakmak aklına bile gelmedi. Sadece Nilüferin yarım saat önce attığı o kısa mesaj, bütün dikkatini içine çekmişti.
Okudukları Merali ürkütmüştü. Ne olduğunu anlamaya çalışarak bir an dondu, ama hemen başını salladı; asıl önemli olan şu an yanında olmaktı, ne olduğunun nedenini tahmin etmek değil. Komodinden anahtarlarını ve telefonunu kaptığı gibi, aceleyle botlarını giymeye çalışırken neredeyse tökezledi.
Hastaneye olan yol, ona bir ömür gibi uzadı. Her gün geçtiği cadde şimdi sanki hiç bitmeyecek gibiydi; kırmızı ışık üstüne kırmızı ışık yandı, otobüsler salyangoz hızında ilerliyordu, yayalar ise onun telaşının farkında bile değildi. Meral elinde tutup durduğu telefona sık sık bakıyordu; yeni bir mesaj gelecek gibi beklerken ekran bomboştu. Sorular kafasında daire çiziyordu: Ne oldu? Durumu ne kadar ciddi? Neden hastane?.. Ama hiçbir cevap yoktu, bu belirsizlikse sadece endişesini katlıyordu.
Meral yavaşça sessiz koridordan odaya doğru ilerleyip kapıyı hafif araladı. Gözleri hemen tek kişilik hasta yatağındaki Nilüfere takıldı. Gözleri tavanda, dalgın bir bakışla öylece yatıyordu; sanki tavanda bir cevap arıyordu. Genelde saçları özenle toplanır, düzene girmiş olurdu. Şimdi ise birkaç gündür taranmamış gibi karışık, dağılmış haldeydi.
Meral biraz daha dikkatli baktığında, başka endişe verici ayrıntıları da gördü; Nilüferin yüzü normalden epey solgundu, gözlerinin altında belirgin mor halkalar oluşmuştu, yanaklarındaysa kurumuş gözyaşı izleri vardı. Tüm bunlar Nilüferin içine kapandığı buhranı iyice hissettiriyordu; Meralin kalbini sıkan bir ağırlık oturdu içine.
Sessizce yatağın yanına geldi, yavaşça oturdu, sesi kendiliğinden fısıltıya döndü, sanki fazla konuşursa sesle birlikte Nilüferi incitecekmiş gibi:
Nilüfer Ne oldu, canım?
Nilüfer yavaşça başını çevirdi. Gözleri kupkuruydu, ama içinde derin, görünmez bir elem vardı; Meral, içine şiddetli bir kaygı bulutunun dolduğunu hissetti. Arkadaşının böyle kırılgan göründüğünü hayatında ilk defa fark ediyordu!
Gitti Nilüferin sesi güçlükle, neredeyse ıslık gibi fısıldadı ve elleri çarşafın ucunu sıkıca tuttu. Eklem yerleri bembeyaz olmuştu, sanki Nilüfer, bu yıkılmış dünyada sadece o çarşaf üzerinden tutunabiliyordu. Eşyalarını topladı, Daha fazla yapamam, dedi ve gitti.
Kim? Hakan mı? Meral kendini tutamayıp Nilüferin elini tuttu. Hatta bu bir refleks gibiydi belki bu dokunuş arkadaşını o karanlık kuyudan çekmeye yardımcı olurdu, diye düşündü.
Nilüfer başını salladı. O anda, gözlerinde biriken onca acıya direnemeyen bir damla gözyaşı, yanaklarından süzülüp durdu. Hiç silmeye çalışmadı; sanki o hareket bile ona fazla geliyordu.
Meralin boğazında bir düğüm oluşmuştu. Ne söylese acısını hafifletirdi bilmiyordu, kafası tamamen boşalmıştı. Akıl almaz geliyordu; çocuk sahibi olmayı her şeyden çok isteyen biri, nasıl olur da böyle bir şey söyleyebilmişti?
Odaya yeniden sessizlik çöktü. Duvarda bir saat tik tak ediyordu, başka hiçbir ses yoktu. Nilüferin omuzları hızla titremeye başladı, elleri kenetlendi, sanki kaçacak bir yol bulamıyordu. Sonra ellerini kaldırıp yüzünü kapadı, bütün dünyadan saklanmak ister gibi. O hareketinde öyle yorgunluk vardı ki, Meralin ciğeri sızladı.
Dakikalar geçti, belki daha fazlası Zaman böyle anlarda bambaşka akıyor. Yavaş yavaş titremesi hafifledi, nefesi düzene girdi. Nilüfer hafif doğrulup gözyaşlarını sildi; acı gözlerinde hala vardı, ama yerine umutsuzca bir kabul oturmuştu.
Sebep? Meral sessizce sordu. Sorarken neredeyse nefesi kesildi. O yarayı deşmekten korkuyordu, ama yardım etmek için anlamalıydı olanı. Hiçbir açıklama yapmadı mı?
Nilüfer acılı bir tebessümle bakıp başını iki yana salladı.
Çocuklar dedi titrek bir sesle. Artık dayanamıyorum, dedi. Uykusuz geceler, gürültü, sürekli birilerine bakmak Her şey üzerime çöktü. Düşünsene, Meral? Bunca yolu o da yürüdü; hep Bir deneme daha, derdi, Yanında olacağım. Pes etmek yoktu onda, sanıyordum.
Bir süre sustu, yutkundu ve yorgundu nefesiyle sözlerini sürdürdü:
Doktorlar, tetkikler, tedaviler Her şeyi birlikte geçtik. Çekmediğim sıkıntı kalmadı, ne ağrılar çektik Ve sonunda…
Nilüfer pencereye daldı, şehirde alacakaranlık çökerken:
On iki yıl. Sekiz deneme. Hepsi Boşa mıydı?
**********************
Onların hikâyesi bir aşk filmi gibi başlamıştı. Işıklar, gülüşler, ilk bakışta birbirine tutulan iki genç… Nilüfer ve Hakan bir arkadaş toplantısında tanıştılar. O akşam müzik çalıyor, herkes yüksek sesle sohbet edip kahkahalarla gülüşüyordu. Hakan, pencere önünde elinde bir bardak meyve suyu ile insanları izlerken, içeri bir anda neşe saçarak giren Nilüferi fark etti. Bir şeyler anlatıyordu, elleri havada; birinin onu dinlediğini görünce güldü, yüzünde çilleri ortaya çıktı.
Hakan yanına gitti, tanıştı. Konuşmaları başından sonuna kadar çok rahattı; sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlardı. Filmlerden, gezdikleri şehirlerden, alışkanlıklarından konuştular. Saatler su gibi aktı. Gece bitince, Hakan ayrılmak istemedi; ortak bir yürüyüş yaptılar, sabahın ilk ışıklarına kadar hayallerinden, umutlardan bahsettiler.
Üç ay sonra aynı evde yaşamaya başladılar. Evde onun kitapları, Nilüferin rujları, kapının girişinde ikişer çift ayakkabı Her şey kendiliğinden, doğallıkla yerini buldu. Altı ay sonra evlendiler. Düğünde sadece en yakın dostlar ve aile vardı; çokça kahkaha, bolca dans ve sıcaklık…
İlk yıl dönümünde, balkonlarında oturup çay ve tatlı yerken, Hakan Nilüferin elini tuttu ve ciddiyetle:
Senden çocuk istiyorum, dedi. Hem de çok Koca bir futbol takımı kadar
Nilüfer kahkaha atarak ona sarıldı.
Olur tabii, dedi. Büyük, kalabalık bir ailemiz olacak.
O an her şey ne kadar kolay, açık ve nettir sandılar: Sevgi, hayatı paylaşmak, çocuklar Zamanı gelince olurdu elbette.
İlk iki yılı acele etmediler. İkisi de kariyerine odaklanmıştı: Nilüfer bir reklam ajansında tasarımcıydı, Hakan ise büyük bir bilişim şirketinde yükseliyordu. Yazları Egede, kışları Uludağda, hafta sonları Anadoluda seyahat; birlikte hayatı keşfetmek, birbirinin dosdoğru yoldaşı olmak… Hepsi güzeldi.
Sonra karar verdiler, vakti geldi. Ve Birden işin rengi değişti. Önceleri çok ciddi bulmadılar. Doktora gittiler, doktor Dert etmeyin, birçok çift ilk ayda olmuyor. Biraz sabır, dedi.
Onlar da denediler, denediler Ama olmuyordu. Sonra testler, hormonlar, tahliller Yeni muayene, yeni ilaçlar.
Tedavi gerekebilir, dedi doktor sonunda.
Nilüfer hep umutlu kalmaya çalıştı; sağlığına dikkat etti, araştırdı. Hakan, yanında durdu, elinden ne gelirse yaptı.
Ama hayat planlandığı gibi akmadı. İlk düşük, altı haftalıkken… Daha sevincini içlerine sindiremeden, hastanenin soğuk odasında buldular kendilerini. Ecenin doktorun yüzünde en ufak bir duygu bile yoktu. Hakan, elini o kadar sıktı ki, Nilüferin cildi morardı.
Bir yıl sonra yine başa sardılar. Yine erken düşük, yine aynı acı, yine hüsran Neden biz? diye sorguladılar.
Onlar yine vazgeçmedi. Daha fazla kontrollere gittiler, farklı tedaviler denediler. Her ay umutla bekliyordu testi, negatif çıktığında sessizce çekmecesine kaldırdı. Hakan Nilüferin hayal kırıklığını hissediyordu; bunu değiştirmek için sayısız kez çay demledi, onun yanında oldu, konuştu veya sadece dinledi.
Zaman geçtikçe çözüm bulunmadı. Ama pes etmediler: Biliyorlardı, bir gün sabırlarının karşılığını alacaklar.
Ve teşhis: Kısırlık. Doktor alışkanlıkla, sanki önemli değilmiş gibi söyledi; ama Nilüfer ve Hakan için dünyanın sonu gibiydi. Ofiste oturup açıklamaları, yöntemleri dinlediler; içleri sanki dondu, hayattan koptular.
Ama direnmeye kararlıydılar. Uzunca bir düşünme sürecinden sonra tüp bebek tedavisi İlk deneme, olmadı. İkinci, yine olumsuz. Üçüncü Umut, heyecan, tekrar hayal kırıklığı.
Yine bir başarısızlık. Nilüfer daha fazla içine çekildi; çocuk parkında oynayanları izleyip dalıp gitmeleri arttı. Hakan destek olmaya çalıştı. Şakalar yaptı, sarıldı; ama gördü ki, güçleri tükeniyor.
Bir deneme daha Yine bekleyiş, yine hayal kırıklığı Döngü kırılamadı, güçleri azaldı. Nilüfer İnce ince her şeyi kaydetti, Hakan her aşamada ona yoldaş oldu.
Bir gün Nilüfer, banyoda oturuyordu, elinde test kiti. Bakışlarında derin bir boşluk vardı.
Artık yapamıyorum, dedi sessizce. Çok yoruldum. Hem bedenen, hem ruhen
Hakan yanına oturup sarıldı. Hiçbir büyük laf etmedi, İyi olacak demedi. Sadece yanında durdu, onun omuzuna dokundu.
Sadece bir kez daha Son kez dedi. Ne olur?
Nilüfer gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Zebunun kolay olmadığını biliyordu. Ama Hakanın ona inanan bakışını gördü. Tamam, dedi. Çünkü onu çok seviyordu. Çünkü onca acıdan sonra, güzelin bir gün geleceğine inanıyordu.
Sekizinci deneme başladı; yeni testler, zamanlı hastane kontrolleri Nilüfer beklentiye kapılmamaya çalıştı, sadece talimatları yerine getirdi.
Ve O mucize gerçek oldu: Test pozitifti.
Ultrason sırasında Hakanın elini öyle sıktı ki, adam acıdan irkildi, ama elini bırakmadı. Doktor gülümseyerek ekrana işaret etti:
Bakın, iki kalp atışı.
Nilüfer bu görüntüye inanamadı. Ekrandaki minnacık ışık noktalarını seyrettikçe, başka hiçbir şey hissedemedi; tarifi imkânsız bir mutluluk vardı artık ikisinin arasında.
Bu bir mucize, dedi, gözleri mutlulukla parlayarak.
Hakan ağlamıştı Ilk kez, düğünlerinde olduğu gibi, sıkı sıkı ona sarılmıştı. Bekledikleri, inandıkları mutluluktu bu…
Sonra
Her şey, sıradan bir akşamda değişti. O gün evde her şey yolundaydı; çocuklar yemeklerini yedi, yıkandı, pijamalar giyildi. Nilüfer birini beşiğe, birini kucağına yatırıp ninniler söylüyordu. Ev bebek kreme ve ılık süt kokuyordu.
Hakan o gün eve geç geldi. Nilüfer alışmıştı aslına; işlerinin yoğunundan dolayı haftalardır akşamları geç geliyordu. Eve girdi, mutfağa uğradı, ellerini yıkadı Sonra evde bir sessizlik oldu. Nilüfer, Her zamanki gibi çocuklarımı öpecek, diye düşündü. Ama Hakan, sadece ayakta durup izliyordu.
Nilüfer arkasını döndü, baktı. O günkü kadar yorgun görmemişti onu; göz altlarındaki morluklar, elleri iki yanında cansızca duruyordu. Gülümsedi, bir şey söyleyecekti ki, Hakan önce davrandı:
Gidiyorum, dedi sessizce.
Nilüfer dondurulmuş gibi kaldı. Kucağındaki oğlan kıpırdandı, ama annesi tepkisizdi.
Ne?.. dedi, Yanlış duydum, der gibi. Ne dedin?
Yoruldum Uykusuz geceler, sürekli gürültü Kendime vaktim kalmadı. Böyle yapamıyorum.
Nilüfer oğlunu usulca yatağına koydu, Hakana tam döndü. Akılı almıyordu; bunca şeyden sonra, şimdi nasıl böyle bir şey söylenirdi? Bunca çabadan sonra, bundan geri dönülür müydü?
Beraber geçmedik mi onca şeyi? dedi sesi titreyerek. Kendin Pes etmek yok! dedin İsimleri beraber seçmedik mi? Nasıl vazgeçiyorsun?
Hakan gözlerini kaçırdı:
Başarabileceğimi sanıyordum. Ama Kaldıramadım. Daha fazlası zor.
Bir adım attı Nilüfer ona doğru, onun gözlerinde pişmanlık aradı:
Yani bizi bırakıp gideceksin? Beni ve onları?..
Hakan derin bir nefes aldı, elleriyle yüzünü ovuşturdu:
Zamana ihtiyacım var Belki dönerim Emin değilim.
Onun sesinde ne öfke, ne mücadele vardı. Sadece vakur bir kabul. Oysa Nilüfer, Biz ne olacağız? diye bağırmak, ağlamak, birlikte geçirdikleri yılları sormak istedi, ama sesi çıkmadı. Sadece baktı. İçindeki adam, hayallerini paylaştığı ile bağlantısı kesilmişti.
Arka odada, habersiz iki küçük çocuk derin uyuyordu; dünyaları, çatladı habersizce.
Hakan çıktı. Kapı sessizce kapandı, ev birden sanki sessizliğe gömüldü. Nilüfer odanın tam ortasında durdu, olanı kavrayamadan. Yavaşça pencereye yöneldi, perdeyi düzeltti, geldi beşiklerin başına Çocuklar huzurla uyuyordu, küçük yüzleri güven dolu. Ellerini yokladı, ikisi de sıcacıktı. İyi olduklarından emin olunca çekildi kenara.
Ev düzenli, sakin; masa üstünde yarım bırakılmış çay, kanepede annelere özel bir dergi Her günkü gibi. Ama artık bambaşka bir evdi; Hakansız, bambaşka bir hayat.
Nilüfer yavaşça beşiklerin dibine çöktü; bacakları ağırlaşmıştı, sanki yıllardır ayakta kalmış gibi. Kızına sarıldı, yanındaki minik vücuda temas etti. O sıcaklık, daha önce hep teselli ederdi; şimdi, içi buz kesti.
Yıllardır ilk defa bu kadar yalnız hissetti. Yorgun, bitkin değil, büsbütün yalnız Önceleri, en zor gecelerde, çocuklar ağladığında veya yetişemediğinde, telefonda annesine ulaşamadığında; hep Hakan vardı. Şimdi yoktu.
İki çocuktan başka hiçbir ses yoktu evde. Nilüfer onların üstüne eğildi, düşünceler aklını kemirirken; Şimdi ne olacak? Nasıl dayanacağım?
Gözyaşları sessizce aktı. Önce bir damla, sonra diğeri Sonra kontrol edemedi; sessizce, kucağındaki çocuğun pijamasına doğru döküldüler. Artık ustaca bastırmaya çalışmadı. Sadece oturdu; ağladı, sığındı Onca yıl sonra, ilk defa böyle bir zayıflığa izin verdi kendine.
Dışarıda hava kararıyordu. Akşam geceye karışırken Nilüfer hâlâ aynı yerdeydi; korkar gibi, sanki hareket ederse, bu kırılgan an bitecekmiş gibi sadece çocukları ve kendisi
***************************
Hastane odasında pencere önünde çökmüştü Nilüfer. Dizlerini karnına çekmiş, elleriyle sarmıştı. Camın ardında kar taneleri yavaşça süzülüp asfalta iniyordu; oysa gözünün önünden geçen kar manzarası değil, yaşanan yılların acısıydı. Hakanın son sözleri, her aklına geldiğinde, aynı ilk andaki gibi canını yakıyordu.
Anlamıyorum, dedi, bakışlarını camdan ayırmadan. Nasıl bir insan, her şeye rağmen bizden, çocuklarından elini çekebilir? Bunca yaşanandan sonra…
Sesinde kırılma vardı, ama gözleri kuruydu; artık ağlayacak dermanı kalmamıştı. Sadece cevap bekleyen bir boşluk vardı içinde.
Yanındaki sandalyede Meral oturuyor, sessizce göz göze geldiler. Ne denir ki şimdi? Hakanı iyi bir eş, iyi bir baba olarak bilmişti Ama sonuçta, bırakıp gitmişti.
Nilüfer Merale sarıldı, omuzuna yüzünü gömdü; bedeninde ince bir titreyiş vardı.
Bilmiyorum Nasıl başa çıkacağım Ama mecburum onlar için.
Bu cümlede ne bir kahramanlık havası, ne kendini övme vardı; sadece dimdik bir kararlılık Onların en çok ihtiyacı olanı, kendisi olacaktı.
Meral, onun elini tutarken, tek bir kelime söylemeden yanında var oldu. Bazen tek bir kelime değil, dostun gölgesi yeterdi
***********************
Bu konuşmadan birkaç gün sonra, odanın kapısı aniden aralandı; Hakanın annesi Aysel Hanım elinde bir poşet meyveyle içeri girdi. Kapı kenarında durdu, Nilüferi şöyle baştan aşağı süzdü. Yüzünde bir sertlik vardı, sesinde duygudan çok soğukluk vardı:
E, yerleşmişsin buraya bakıyorum, dedi; yaklaşıp masaya meyveleri koydu, oturmadı.
Bu işin böyle olacağı en başından belliydi, dedi; Hakan her zaman kendi alanına, rahata düşkündü. Bu kadar çocuk gürültüsü, uykusuzluk Doğru, kaldıramadı.
Nilüfer içini çekti, ona Hakanın kendisinin istediğini, mutlu oldukları anları anlatmak isterdi; lâkin Aysel Hanım belli ki kafasında her şeyi bitirmişti.
Yavaşça yatağında doğrulurken kolundan güç aldı. Bedeni hâlâ zayıf, ufacık hamlede bile canı yanıyordu. Ama karşısına dikilmiş o soğuk duvarın önünde kendini toparlamak zorundaydı.
Bir çaresi var, dedi Aysel Hanım, hiç oturmadan; Hakan çocukların sorumluluğunu almak istemiyor. Ama para konusunda sıkıntıya düşmenizi istemez.
Nilüfer ellerini çarşafa geçirdi.
Yani? dedi; sesi hafifçe titredi ama hemen toparladı.
Aysel Hanım pencereye baktı, sanki göz göze gelmeyi istemiyordu:
Üzerinize düşen ev payını bırakacak, dedi. Karşılığında nafaka konusu kapanacak. Size dönmeyecek ama, maddi olarak zorda bırakmaz.
Odaya bir anda ağır bir sessizlik çöktü. Dışardan bir hemşire sesi, uzaktan bir korna Ancak Nilüferin dünyası bir anda sessize büründü. Geride yalnız konuşma ve zihninin peş peşe soruları kalmıştı.
Çarşafa öyle tuttu ki, eklemleri bembeyaz oldu:
Yani… Para ödeyip kurtulmak mı?..
Aysel Hanımın sesi keskinleşti:
O kadar ağır konuşma. Yapabileceği bu. Zor bir zamandan geçiyor. Yine de sorumluluğunu bırakmıyor. Sadece tam manasıyla baba olmaya hazır değil. Olabilir Hayat böyle, alışmanı tavsiye ederim!
Nilüfer gözlerini yere indirdi, bir damla ironiyle sordu:
Peki ben? Bunca yıl çaba, onca emekten sonra, ben mi hazırım?
Havada asılı kaldı bu soru; onca doktor, sayısız acı, uykusuz geceler Tümü bu anın içinde kilitlendi.
Hayat senin tercihin, dedi Aysel Hanım, sert ve net bir sesle; Boşanmayı uzatmaya kalkma, kavgaya dönüşmesin. Yoksa…
Devam etmedi, ama o sessizlikte tehdit vardı. Nilüfer metanetle baktı:
Yoksa ne olacak?
Aysel Hanım başını dikleştirip ölçülü bir soğuklukla:
O zaman elindeki desteği kaybedersin. Hatta… çocukları da. Hakanın iyi avukatları var. Sorun yaşamak istemiyor, ama gerilirse…
İçinde bir şey dondu Nilüferin. Şimdi üstüne bir de, tehdit..! Ne cüret!
Sadece anlatıyorum, diyerek tonunu yumuşattı Aysel Hanım; Desteği bu kadar. İyi düşün.
Sonra döndü, meyve poşetini masaya bırakıp; hiç konuşmadan çıktı, odayı kendi soğuk parfüm kokusu ve kocaman bir boşlukla bırakıp gitti.
Nilüfer uzun süre camdan dışarı baktı. Havanın rengi maviden mora, moran laciverte dönüyordu. Akşam, yavaşça geceye devrilirken, içindeki yaşananlar önce ve sonra olarak ikiye bölünüyordu.
Bir müddet bakakaldı; sonra telefonunu alıp Meralin numarasını çevirdi; parmakları hafif titredi, ama harekette kararlılık vardı.
Meral Gelir misin? Konuşmaya çok ihtiyacım var, dedi, sesi tuhaf bir sakinlikle.
Meral hemen geldi; Nilüfer yatağın ucunda, dimdik, kuru gözlerle duruyordu. Ne oyalanmak, ne rol yapmak istiyordu. Meral yanına oturup elini tuttu. Nilüfer kararlı bir sessizlikle konuştu:
Ben artık korkmayacağım. Çok yol geldim. İsterse evi bana bıraksın, isterse nafaka ödesin, ne olursa olsun… çocuklarımı kimseye bırakmam. Başaracağım Onlar için.
Artık Hakanın ya da annesinin motivasyonunu, nedenini, niçinini kurcalamıyordu. Hepsi önceki hayata aitti.
Meral sadece onaylar gibi başını salladı, elini daha sıkı tuttu:
Elbette başaracaksın. Ben hep yanındayım. Birlikteyiz.
Nilüfer ona baktı Gözlerinde hiç yaş yoktu, sadece dimdik bir irade. Sıkıntılı geceler, yorgunluk, tek başına mücadele etmek Hepsi zordu. Ama evdeki iki küçük can, onun en büyük umuduydu.
Öğrenmişti artık: O mutluluğu ondan kimse alamaz. Karşısına ne çıkarsa çıksın, dimdik duracaktı. Çünkü şimdi sadece bir anne değil, gerçekten güçlü bir anneydi Kimseye zayıflık hakkı bırakmadan.




