Güven Çatlağı

Güvenin Çatlağı

Meryem Hanım, evde misiniz? Ben Fahriye, üçüncü kattan! Sizin için cevizli börek yaptım, sıcacık, hem size de ayırdım… Açmaz mısınız kapıyı?

Meryem Hanım elinde soğumuş çay bardağıyla pencere önünde durakladı. Camın arkasında kasım ayının griliğinde mahalle avlusu göze çarpıyordu; beş katlı binaların arasında rüzgâr sararmış yaprakları kovalıyor, ara sıra telaşla geçen insanlar kabanlarına sarınıyordu. Sessizliğe alışmıştı artık. Duvar saatinin tıkırtısına, buzdolabının hafif uğultusuna, parke üzerinde ayak sesine. Kimsenin kapı çalmamasına…

Meryem Hanım, ışık yanıyor görüyorum, haydi açın! Ben kötü biri değilim!

Kapının dışından gelen ses sevecen ama ısrarcıydı, karşı konulmaz bir neşeyle… Meryem Hanım çayını cam kenarına bıraktı, yavaşça antreye yürüdü. Kapının gözetleme deliğinden baktı. Fahriye, elinde poşet, yüzünde samimi bir gülümsemeyle, gelişi güzel toplanmış kızıla boyalı saçları, fuşya renkli montu ve koyu rujuyla bekliyordu.

Ay ne olur açın, ben de donarım burada, diye üsteledi Fahriye. Kale gibi içeri kapanmayın!

Zinciri çözerek kapıyı aralayan Meryem Hanıma Fahriye ilkbahar rüzgârı gibi içeri daldı, yanında parfüm, dışarının serinliği ve kızgın bir böreğin kokusunu getirdi.

Sabah sabah yaptım, dedim ki, komşuma da götüreyim bir sıcak börek. Kıymalı, patatesli… Daha yeni, sıcacık oldular, diyerek, poşeti Meryem Hanıma tutuşturdu. Siz hep yalnızsınız zaten, kim bilir kendinize heves edip bir şey pişiriyor musunuz? Zayıflamışsınız da iyice!

Teşekkür ederim Fahriye, hiç zahmet etmeseydiniz…

Olur mu öyle? Kimseye zararım dokundu mu ki şimdiye kadar! Yemeden bırakmayın sakın. Güzelce bir çay demleyin yanına, bak rengi solmuşsunuz.

Fahriye, kendi evindeymiş gibi mutfağa geçti, çaydanlığı ocağa koydu, dolabından iki bardak çıkardı. Meryem Hanım kapıda nefes nefese kalakaldı. Öylesine uzun zamandır yalnız geçirdiği zamanlar vardı ki, biriyle aynı mutfağı paylaşmak gerçekdışı, hatta fazla gürültülü geliyordu ona.

Oturun şöyle, oturun, dedi Fahriye kesin bir tonda. Biraz muhabbet ederiz, içiniz açılır. Bilirim çünkü, kocanızı kaybettiniz, çocuklar uzaklarda, hayatınız sis gibi olmuş… Benim de bir halam vardı, rahmetli eniştemden sonra böyle çöktü, günlerce evden çıkmadı.

Meryem Hanım masaya ilişti. Böreklerin kokusu hakikaten harikaydı. Uzun zamandır mutfağa koca bir yemek için girmiyordu. Hazır bir şeyler alıp mikrodalgada ısıtıyor, iştahsızca yiyordu.

Kusura bakmayın, haddimi aşmak istemem, dedi Fahriye bir yandan çayı karıştırırken, ama ben merhametli bir insanım. Komşumun hali içimi acıttı, ilgisiz kalamam. Eşim hep söyler, Fahriye, herkese koşuyorsun, kendinden haberin yok! der. Bırakın, fıtratım böyle…

Hızlı, içten, bolca el kol hareketleriyle konuşuyordu Fahriye. Meryem Hanım içten içe yavaşça çözülüyormuş gibi hissetti. Ne zamandır böyle, mutfakta sıcak bir çay eşliğinde muhabbet etmemişti? Kızı Zeynep haftada bir arar, dertleşmeler kısa ve ezberdi. Nasılsın anne? İyiyim kızım. Bir şeye ihtiyacın var mı? Yok, sağ ol. Para lazım mı? Yok, canım. Tamam, öptüm, sonra ararım. Ve yine yedi gün boyunca sessizlik…

Meryem Hanım, vaktiniz olursa biz bazen mahalledeki File Markette bir araya geliyoruz. Küçük, samimi bir kahvesi var, başka komşularla oturuyoruz, havadan sudan konuşup çay içiyoruz. İsterseniz gelin birlikte çıktığımızda… Biraz iklim değişsin. Gelmez misiniz?

Bilmem, pek alışık değilim böyle şeylere…

Yahu, tabii ki geleceksiniz! Ben uğrayıp alırım sizi. İnsanlardan uzak kalmak iyi değil. Bakın bana, neşem yerinde! Yalnızlık her türlü hastalığın başıdır.

Meryem Hanım hayır diyemedi, mahsus fazla ısrarcıydı Fahriye. Çayları tazeleyip mutfağı bir göz süzdü.

Ayy ne kadar güzel eşyalarınız var! Şu porselen takım şahane, dedi, büfeye yanaşıp camın arkasındaki altın yaldızlı çay takımını seyrederken. Antika değil mi?

Merhum eşim Ziya, evlilik yıldönümümüzde hediye etmişti, dedi Meryem Hanım sessizce.

Aman dikkat edin, kıymetini bilin! Neyse, börekleri bitirin, çekinmeyin. Yarın da ben sizi çay saatine bekliyorum, üçte burada olayım tamam mı?

Geldiği gibi bir anda çıkıp gitti. Meryem Hanım börek poşetine, bardaklara, birinde kalan ruj izine baktı. Ev yine sessizdi ama o sessizlik artık başka bir havadaydı. Daha az boş, daha az soğuk…

***

Böyle başladı her şey. Fahriye hemen her gün gelir oldu; kimi sabah, kimi akşam. Bazen tuz biterdi, bazen akıl isteme bahanesiyle uğrardı, bazen de sadece konuşmak için. Meryem Hanımı sohbete çekti, markete, File Marketin kahvesinde buluşturduğu üç gürültülü komşu kadının arasına kattı; komşuları, televizyon dizilerini, fiyatları konuşurlardı.

Başlarda tuhaf hissediyordu Meryem Hanım. Diğer kadınlar farklıydı, daha dobra, kahkahayı basarlar, öyle şakalar yapardı ki, Meryem Hanım içten içe mahcup olurdu. Ama Fahriye ona sahip çıkardı, Bakın, bu benim arkadaşım. Meryem Hanım emekli öğretmen, çok kültürlüdür. derdi; bu, gururlandırıcıydı.

Alıştı zamanla. Fahriyeyi bekler, buluşma günleri için hazırlanır, biraz olsun ruhu canlanır olmuştu. Elbette, eskiden alıştığı çevre değildi bu. Ziya yaşarken tiyatrolara, konsere giderler, dostlarını ağırlarlardı. Ama o yıllar Ziya ile birlikte gitmişti. Kalanlar, işte bu market sohbetleri, karton bardakta çay, önemsiz konular… Ama yine de sessizlikten iyiydi.

Meryem Hanım, geçen gün taktığınız o kehribar broş var ya, sizde mi şimdi? diye bir gün sordu Fahriye. Annemden kalanlardanmış, seviyorum böyle aile yadigârlarını.

Tabii, kehribar… Anneme aitti, saklarım. Buyurun bakın.

Şanlı bir hevesle broşu eline aldı Fahriye.

Ooo, tam aradığımız parça! Bakın, benim kızım yaş gününe mezuniyet için şık bir aksesuar arıyor, hayran kalacak. Götüreyim gösterip getireyim mi, ne olur?

Meryem Hanım bir an tereddüt etti. Broşun değeri çok büyüktü. Ama Fahriye öyle içten, öyle minnetle bakıyordu ki, reddetmek zor oldu.

Peki… Ama lütfen dikkatli ol, çok kıymetli.

Merak etmeyin, gözüm gibi bakarım! Allah razı olsun.

Bir hafta geçti, broş dönmedi. Meryem Hanım birkaç kez hatırlattı; Fahriye Ay daha kızım bırakamadı, çok beğendi! Bir bakalım, bulayım veririm. deyip geçiştirdi. Sonra kızının kaybettiğini, eve gelince ortaya çıkacağını söyledi. Meryem Hanım kendini suçladı, uykusuz geceler geçirdi, sitem etti kendine. Hafifçe sorduğunda ise Fahriye çok alınırdı.

Ne yani, haksızlık mı ediyorsunuz bana? Günlerce size sahip çıkan, yalnızınızda dost olan ben mi sizi bu hale düşürürüm? Güvenmiyorsanız görüşmeyelim!

Yok yok, Fahriye, öyle demek istemedim, korktu Meryem Hanım. Tekrar o sessizliğe dönme düşüncesi dayanılmazdı.

Bakın, buluruz, bakmadığımız yer kalmadı. Merak etmeyin, olur mu?

Ve Meryem Hanım, olayı büyütmemeye çalıştı. Fahriye tekrar günlük gelmeye başladı, börek getirmeye, yürüyüşe çağırmaya. Yalnız bu defa sık sık başka bir şey rica eder olmuştu.

Meryem Hanım, emekli maaşı çıkana kadar bana iki bin lira verir misiniz? Çocuk hastalandı, ilaç alacağım. Üç gün sonra veririm, söz!

Meryem Hanım verdi. Dost sonuçta, neredeyse aileden. Beş bin, üç bin… Para geri gelmedi. Usulca hatırlattığında ise Fahriye sitem ederdi:

Biz arkadaşız, dostlar arasında para lafı yakışır mı? Yeri gelir canımı veririm, siz ufak hesap yapıyorsunuz.

***

Bir akşam kızı Zeynep aradı. Meryem Hanım eski sabahlığıyla yatak üstünde TVde bir gündüz kuşağı programına bakıyordu, sesi duymuyordu bile.

Anneciğim nasılsın?

İyiyim kızım. Sen nasılsın?

Çok iş var annecik. Hafta sonu bize gelsene? Çocuklar özledi, ben de senin taze mantılı çorbanı çekiyorum canım.

Bilmem kızım, işim var…

Ne işi olacak ki anne? Hep evdesin.

Evde oturmuyorum! Bir dostum var, Fahriye, üçüncü kat komşusu. Her gün gelir, beraber dışarıda buluşuyoruz.

Anne, iyi tanıyor musun o kadını?

Tabii ki! Uzun süredir birlikteyiz, Allah razı olsun ondan.

Zeynep sessizliğe büründü; annesinin Kendine ve eşyana dikkat et, her şeye güvenme, deyip başka bir şey söylememesini bir sitem gibi algıladı.

***

Ertesi gün Fahriye başka bir taleple geldi:

Meryem Hanım, size bir şey danışacağım; şu termal otellerden Eskişehir tarafında bir kampanya var. Arkadaşım var, indirim yaptı, iki hafta kaplıca, masaj, şifa, mis gibi hava. Beraber gidelim ister misiniz? Otuz bin lira kişi başı, ben yarısını biriktirdim, siz de birikiminiz varsa… Neden olmasın?

Meryem Hanımın bankada az buçuk birikimi vardı, merhum Ziyasından kalma. Hiç dokunmamıştı. Birlikte gitsek korkuları hafifler belki diye düşündü.

Tamam, deneriz, dedi.

Beraber bankaya gittiler, Meryem Hanım otuz bin lirayı çekip Fahriyeye verdi.

Ben şimdi avansa yatırırım, dekontu da size getiririm merak etmeyin, dedi Fahriye, parayı eline alırken.

Ama dekont da gelmedi. Önce arkadaşı müsait değil dedi, sonra kampanyanın sonuçlandığını, sonra da halledeceğim, bekleyin e döndü. Yine başka şeyler istedi.

Şu çay takımınız var ya, kızın düğününde kullanacak… Çok lazım oldu, ödünç verseniz, her şey bitsin hemen geri getiririm!

Fahriyeye teslim etti. O çay takımı eşinin hatırasıydı…

Fahriye, bu takım bana çok değerli…

Amaan, ben sizi insan içine çıkardım, dost oldum, evinizi düzene soktum, çay seti mi gözünüzde büyüdü? Hamdolsun iyiliğimiz dokundu diye kırmayın!

Meryem Hanım dizleri titreyerek Al Fahriye, dikkatli ol ama, lütfen, diyebildi.

Fahriye mutlu ayrıldı: Gerçek dostlar böyle olmalı. Merak etmeyin, zarar gelmez.

***

Bir süre sonra Zeynepin eşi Özlem Hanım aradı; sesi endişeliydi.

Anneciğim, bankadan otuz bin lira çekmişsin. Zeynepin vekaleti olduğu için fark etti. Bir sıkıntı mı var?

Benim param değil mi, Özlem? İstediğim gibi harcayamaz mıyım?

Elbette hakkın ama, anneciğim, size sık sık gelen bir komşunuz varmış. Bizim içiniz rahat etsin istiyoruz. Yani, sizce biri size zarar vermesin diye soruyoruz…

Fahriye bana çocuklarınızdan çok sahip çıktı! Siz uzak, meşgulsünüz; bir o ilgileniyor, başka kimsem yok, dedi Meryem Hanım, sesini yükselterek.

Haksızlık ediyorsunuz, anneciğim, dedi Özlem Hanım. Elimizden geleni yapıyoruz. Zor zamanda…

Bırak Özlem, konuşmak istemiyorum. Vaktim yok, hoşça kalın, deyip telefonu kapattı.

O an içindeki hüzünle eski, gerçek dostlardan vazgeçmek istemişti ama, öfkesine yenildi.

Fahriye yine geldiğinde, her zamanki gibi elinde kek, çay, yeni bir istekle.

Meryem Hanım, markette çok güzel desenli bir yemek takımı var, kızın düğününe. On beş bin lira, yarısını siz ödeyin, ben verince geri veririm, olur mu?

Fahriye, param kalmadı, sen de biliyorsun, diye itiraz etti Meryem Hanım yorgunca.

Ya banka kartın var ya, taksitle alsak, ne olur? Şimdiki zamanda herkes borçlu, taksitle döner.

Yanıt vermeye fırsat kalmadı, ertesi gün birlikte marketin büyük şubesine gittiler. Binbir telaşla taksitle porselen takım aldı, Fahriye sanki kendi eviymiş gibi öne düştü, danışmanı örgüledi, Her şeyi birlikte ödeyelim! dedi.

Kasada sırada Özlem Hanımı gördüler. Özlem Meryem Hanımı bir kenara çekip, durumu tekrar anlattı; Bakın, araştırdık, bu kadın başka yaşlılara da aynı şekilde yaklaşmış, sonra ortadan kaybolmuş. Size zarar verecek, güvenmeyin! dedi.

Yalan! Kıskanıyorsun! Fahriye benim dostum! diye öfkelendi Meryem Hanım.

Ama Özlemin söyledikleri kalbine bir taş gibi oturdu. Yavaş yavaş, içeride bir ağrı vardı. Tekrar sordu sonra Fahriyeye; broşum nerede, para, takım?

Her seferinde oyalandı. Birkaç gün sonra Meryem Hanım bir karar verdi.

Kapı çalındı. Yine Fahriye.

Takımı geri getirecektin, dedi Meryem Hanım kararlılıkla.

Kızım aceleyle taşırken birkaç parçasını kırmış, yenisini alırım, siz de bana biraz daha borç verin, halledeyim, diye cevapladı Fahriye.

O an Meryem Hanım, Fahriyenin gözlerinde zamansız bir soğukluk gördü. Bir anda, kendisini gözeten bir komşu değil, planlı bir yabancı olduğunu fark etti.

Hayır, dedi Meryem Hanım kararlı bir sesle. Sana daha borç vermeyeceğim. Takımımı getir.

Siz ciddi misiniz? Beni herkesin içinde rezil mi edeceksiniz? diye yükseldi Fahriye.

Biz dost değiliz, dedi sadece ve kapıyı üstüne kapadı.

Ardından Fahriye kapıyı yumrukladı.

Açın kapıyı, bana başka kim bakacak? Herkes sizi terk eder, ben ettim iyiliğimi… Siz de nankörsünüz! diye bağırdı.

O an, evde sadece saf bir boşluk kaldı.

Ertesi gün sabah erkenden, kahverengi bir koliyi kapının önüne bırakıp gitti Fahriye. İçinde çay takımının sadece kırık parçaları ve çatlaklarıyla…

Meryem Hanım kutunun içindeki bir bardağı eline aldı; ikiye ayrılmış, altın şeritleri soyulmuştu. Telkin edecek kelime kalmamıştı. O gün akşam hemen telefonun başına geçti ve kızını aradı:

Kızım, gelebilir misiniz?

Birkaç saat sonra Zeynep ve Özlem geldiler. Sofraya oturup hiçbir şey konuşmadan sarıldılar. Gözyaşı sel oldu, suçlamalar, pişmanlık, pişmiş aşa su katmak yerine gerçek sevgilerle doldu.

Özür dilerim, kızım… dedi Meryem Hanım zorla.

Önemli değil, anne. Önemli olan, gerçek dostluğun ne demek olduğunu anlamak, dedi Zeynep.

Ertesi gün, Özlem çay demledi, sıradan bir seramik bardakta sundu; çünkü eski porselen takım artık yoktu. Bir daha yalnız bırakmadılar Meryem Hanımı.

Hayat bazen bir porselen gibi kırılır. Ama insan, gerçek dostluğun ve öz ailenin aslında yanında olan, koruyan, seven insanlar olduğunu anlamalıdır. Sahte sıcaklıklara değil, dayanışmaya güvenmeli… Kırık bardak yeniden yapışır mı, bilmem. Ama sevgiyle, yenisini bulmak ve yaralara rağmen hayata devam etmek gerekir. Çünkü hayat, düştüğün yerden yeniden kalkabilmektir.

Rate article
Lifequest
Güven Çatlağı