Bir Baba Oğul Hayali Kurdu, Fakat ‘Faydasız’ Diye Gördüğü Kızını Kalbinden Sildi

Babam hep bir oğul isterdi; ama dünyaya gelen, onun gözünde işe yaramaz bir kız çocuk oldu ve babam beni kalbinden sildi. Yıllar geçtikçe, bu istenmeyen, horlanan ve yapayalnız büyüyen kız çocuğu, babası için tek dayanak olacak, o acımasız dünyaya kendine saygı duymayı öğretecekti.

Kızının doğduğunu Yusuf Demire, orman işletmesinin muhasebe odasında, tam da maaş dağıtıldığı gün haber verdiler. Adamlar maaşlarını alıp, boş teneke bidonların şıngırtısıyla ayrılırken, o hâlâ çıkış kapısında, elinde buruşuk Türk liralarını sımsıkı tutmuş bekliyordu.

Vay başıma gelenler, diye mırıldandı Yusuf dişlerinin arasından ve yere tükürdü. Kadına demedim mi, oğlan doğur. Yok, illa bana kız kakaladı.

İçindeki öfke ve kırgınlık eşi Ayşeye patladı. Eve, o bomboş evine gitmek hiç içinden gelmedi. Ayşe daha yeni doğmuş bebekle hastanede uğraşırken, Yusuf eski bez çantasına birkaç parça eşyasını, bir değişimlik çamaşır ve bir parça ekmek koyup, nehirin öte yanında, kendi köyüne 15 kilometre mesafedeki annesinin evine gitti.

Ayşe, il yavru doğumundan iki hafta sonra bomboş eve döndü. İçeri girip her zamankinden derli toplu bir oda görünce duygulandı (demek ki Yusuf çıkmadan toparlamış evi). Bebeği battaniyeyle sardı, yatağa bıraktı ve başını ellerine koyup yere bıraktı. Omuzları sessizce sarsılıyordu. Kızı, başında minicik bir tutam saçıyla, sessizce uyuyordu. Ayşe acı acı düşündü: Bilmiyor ki, benim can parçam, ayrılık getireceğini!

Yusuf, geniş omuzlu sert mizaçlı bir adamdı. Köyde onun gibi adamlara sert derler; sözüne karşı gelinene tahammülü yoktur, bir lafı tersine yorarsan hemen içerler. Aklına koymuştu: Bir oğlan lazım, soy devam edecek. Kendisinin de iki ablasından sonra ailenin en küçüğüdür ve sıranın kendisine dayandığına inanırdı. Ama kız doğmuştu. O, gereksiz bir yük…

Yusufun annesi sık sık oğlunun yanına gidip, yuvana dön, bak kanın o kız dese de, Yusuf, Şu kızı başımızdan savmadıkça dönmem, diye diretti. O 15 kilometre, Ayşe için aşılamaz bir uçuruma döndü.

Ayşe doğumdan sonra kendine gelir gelmez, hemen işe sarıldı. 1957 yılında doğum sonrası izin falan bilen yoktu zaten: Hem evi çekip çevirmeli, hem çiftlikte çalışmalıydı. Belki Yusufun gönlünü alırım diyerek, kıza da oğlan gibi bir isim Sevda verdi. Kız, şaşırtıcı şekilde sağlam ve uslu büyüyordu. Ne ağlar ne mızmızlanırdı. Altı aylıkken beşiğin kenarına asılır, bir yaşını biraz geçince, komşunun yaptığı tahta atla oyun oynamaya doyamazdı. Yürümeyi de, konuşmayı da erkenden öğrendi. Bir buçuk yaşında öyle gevezeydi ki, evde kuş gibi ordan oraya uçardı; peşinden yetişilmezdi, annesi de patırtı böceğim derdi.

Kreşte herkes onu Sevda diye çağırırdı ve hemen grubun lideri olmuştu. Atik, hızlı, kuvvetliydi; yaşıt hiçbir erkek onun önüne geçemezdi. Üç yaşında, beş yaşındaki azman komşu oğlanı bir hamlede sustururdu. Karakterini erken ortaya koydu: Herkesin kucağına gitmez, her lafını dinlemezdi. Yamalı gömleğiyle bahçede dolaşır, elinde söğüt dalı davetsiz inekleri kovardı. Ne cesaret vardı o küçük kızda!

Yusuf bu arada gönlünü başka yerde avutuyordu. Köylerinde dul bir kadın olan Emine ile takıldı. İlk başlarda sırf yalnızlıktan gidip gelirken, Emine kurnaz, lafı uzatmayan bir kadındı; Yusufun gözüne girmek için elinden geleni yaptı. Tutuldular; Yusufun gönlünü kazandı, Sana bir çocuk doğuracağım, hem de en iyisinden! dedi. Oğlu olsun, yeter, derdi Yusuf ama Eminenin karnı bir türlü büyümedi. O, kendi çocukları yerine başkasının çocuklarına bakmak istemezdi.

Derken köyde dedikodu çıktı: Yusufun kızı, Sevda, resmen erkek çocuk gibiymiş. Hem güçlü, hem adil, hem akıllı. Daha üç yaşında ama erkek çocuklar bile çekiniyormuş.

Yusufun annesi yine araya girdi: Git çocuğunu gör, kanından gelme kız ne de olsa. Başta gönülsüzdü, ama bir gün Eminenin sandığında garip otlar, kökler bulunca içini kuşku kapladı. Bu kadın kesin büyü yaptı, diye geçirdi aklından.

Aynı gün Yusuf valizini topladı, kapıyı öyle bir çarpıp çıktı ki, camlar zangırdadı. Emine bağırdı peşinden; o, duymadı. O kökleri, çocuk olsun diye kaynatıyordum, diye açıkladı, Yusuf çoktan yürümüş gitmişti.

Neredeyse dört sene sonra Yusuf eve döndü. Kızını ilk kez gördü. Kız incecik, dağınık saçlı, soluk desenli bir etekle odada karşısında dikiliyordu; Yusufa kuşkuyla, ezilmeden bakıyordu. Yabancıydı. Adam cebinden bir şeker çıkartıp uzatınca hemen yanaşmadı.

Bak hele surata, homurdandı Yusuf, çocuğun bakışlarından rahatsız. Neye bakıyor? Karısı Ayşeye de sitemli baktı.

Ayşe o kadar mutluydu ki, ellerini çevirdi:

Oğlum, hep iyi laflar söyledim sana, bir gün döner gelirsin diye dua ettim. Biz düşman değiliz ki.

Ayşe, Yusufun tüm sertliğine rağmen onu severdi. Aslında sert değil, bildiğin kaba saba, acımasızdı. Çok konuşmazdı, hep memnuniyetsiz. Kızınca masaya yumruğunu vururdu. Hatta bazen el kaldırırdı. Kısa sürede daha sık vurmaya başladı.

Sevda, beş yaşındaydı ve her şeyi anlamıştı. Babası annesine kötü bakınca, kız avuçlarını sıkıp:

Seni huysuz! Döverim şimdi!

Küçücük yumruk, komik; ama Yusufun sinirini artırıyordu.

Ayşe bir erkek çocuk doğurduktan sonra, Yusuf biraz yumuşadı. Adını Mustafa koydular. Sevda tabii ki kardeşine baktı; annesi yokken oğlu kucakta, besler, oynar, temizler, taşırdı.

Yusuf biraz mutlu oldu, ama mutluluğu sessizdi. Yine de aileyi bir arada tutmaya çalışıyordu.

Ayşe boynunu büker, ne söylenirse usulca dinlerdi; yeter ki el kaldırılmasın. Sevda ise büyüdükçe iyice dikbaşlı oldu. Yedi yaşında babasına bağıracak cesareti vardı:

Seni polise şikâyet edeceğim!

Yusuf bunu duyunca çılgına döndü:

Bana kafa mı tutuyorsun?

Kıza bir keresinde sopa ile gözdağı vermek istedi. Sevda hiç ağlamadı, sadece dişini sıkıp sabretti. Yusuf, Vay be, adam ettim kızı! diye sevindi ve ertesi gün Sevdanın yanında mahalle bekçisini buldu.

Ayşe şaştı, bu inada hayret etti ve kendini araya attı:

Komiser bey, çocuğa biraz terbiye veriyoruz, bir kötülüğümüz yok ki! Yusufumuz çalışkan, ailesine bakan adam, içki de içmez; niye şikâyet edilsin ki?

Bekçi, terleyen kafasını sildi:

Ayşe Hanım, bu mevzu ilçeye ulaşırsa babanız içeri girer. Bu sefer ikaz edeceğim.

Yusuf, başını yere eğerek suçluluk taklidi yaptı. Nereye geldik! Çocuğu polise mi şikâyet ettik… dedi mızmızca. Komiser de, Evine, işine bakıyor, kavgası yok, komşular şikâyetçi değil… deyip serbest bıraktı.

O günden sonra Yusuf, Sevdaya daha temkinli davranmaya başladı. Gözlerinin içine sinirle bakar, dişlerinin arasından Yabani! diye fısıldardı.

Ayşe, Her şey düzeldi, sanıp üçüncü çocuğuna hamile kaldı, kız doğurdu. Yusuf, kızı görüp sessizce çıktı. En küçük, Elif ile nerdeyse hiç ilgilenmedi. Ayşe biraz baktı, sonra yük yine Sevdaya düştü: Sen bak Elife! dedi.

Sevda okuldan eve gelir gelmez, hemen ödevini yapar, bir parça yer, kardeşiyle uğraşır, annesi yokken çamaşır yıkar. Yusuf, büyük kız tekrar evin yükünü çekiyor görünce ses etmemeye başladı. Artık dövmemeye, hakaret etmemeye başladı. Komiser korkusu da aklındaydı.

Sekizinci sınıfı bitiren Sevda, şehirde okuyacağını söyledi. Yusufun yüzü kıpkırmızı oldu, saçı diken diken:

Ne yiyeceksin şehirde? Yine anamızın başına mı çıkacaksın? Bunca yıl boğazından doyduk!

Sevda on beşine gelmişti. Sağlam, güçlü, gözü pek, yumruğu kuvvetliydi; erkeklerden korkmazdı. Beden öğretmeni bir gün:

Sevda, sen güreşçi olmalısın. Herkesi yenersin, dedi.

O ise kafasını sallar: Hiç lüzum yok.

Babasının gözlerinin içine dik dik bakar:

Gideceğim. Okuyacağım.

Gözlerini kaçırma! diye hırladı Yusuf. Para isteme sakın!

Zaten istemiyorum. Sen ötekileri doyur, baba…

Yusuf delirdi, kemeri kaptı. Sevda hemen davlumbaza atlayıp, eline maşayı aldı.

Yaklaşma! Bir hamlede seni yere sererim!

Ayşe araya girip ağladı. Yusuf, kızının yüzüne ve elindeki maşaya baktı; gerçekten saldırır diye korkup, kemeri atıp küfrederek dışarı çıktı.

Git evladım, dedi Ayşe sessizce. Okumana yardım edemem. Allah yardımcın olsun.

Boşan, anne! dedi Sevda.

Ayşe ellerini salladı:

Neler söylüyorsun kızım! Köyde herkes böyle yaşıyor. Baban çalışkan adam, eve para getiriyor. E çocukların babası…

Ama o bir paşa, sen hizmetçi. Böyle mi yaşayacaksın?

Ne yapayım kızım? Tüm köy böyle. Kavga, barış; günah olmazsa seni de bırakmazdım…

Eğer canını yakarsa, bana yazacaksın. Ben başına iş açarım.

Sevda, yedek eşyalarını ve annesinin gizlice verdiği bir miktar parayı yanına alıp gitti. Ayşe yaşlı, yorgun, mahzun gözlerle ona baktı. Boşan, dedi Sevda yeniden.

Ayşe iç çekti, Bizim köyde öyle şey olmaz. Sen kendine bak.

Unutma, bir gün yine yoluna çıkarım. Paranı unutmayacağım.

Şehir telaşlı, kalabalık ve benzin kokulu geldi Sevdaya. Teknik lise tercihini hemen yaptı; makineler, atölyeler onu büyülemişti. Sınavları kolay geçti; çalışkanlığı ve zekâsı belliydi.

Bir ay sonra yurt odasını bir kızla paylaştı: Ceyda güleryüzlü, kıvırcık saçlı, küçük bir kasabadan. Ceydanın tek derdi, kendine zengin bir koca bulmaktı.

Sevda, şu çocuklara bak! Özellikle uzun boylu Oğuza! Babası müdürmüş…

Umrumda değil, dedi Sevda ve ders çalıştı.

Ah salak, diye güldü Ceyda. Herkes sevgili yapıyor, sen kitap kurdu oldun!

Ekmek paramı kazanmak zorundayım, Ceyda, dedi Sevda. Aşk başka zaman…

Sevda bir dokuma fabrikasının bürosunda akşamları yer silmeye başladı. Maaşı azdı ama idare ediyordu, annesinden para istemedi.

Ceyda ona öyle hayrandı ki, Sen demir gibisin! derdi hep. Sevda ise, Alışkınım, deyip geçiştirirdi.

Bir gün, üçüncü sınıfa yeni bir hidrolik hocası geldi: Selim Bey. Genç, takım elbiseli, zayıf, düzgün. Cam gözlük takar, arada bir gözlüğünü düzeltirdi. Sınıf yaşça ondan büyüktü çoğu; cılız duruyordu.

Merhaba, dedi Selim Bey. Ben Selim, dersin öğretmeniyim…

Arkalardan birisi dalga geçti. Ceyda, Bak nasıl bakıyor sana! diye dürttü Sevdayı.

Sevda sinirlendi, birden ayağa kalktı:

Tamam! Yeter artık!

Bağırmalar kesildi. Hemen başıbozukları tehdit etti. Sınıf otoritesini biliyordu; kimse Sevdayla baş edemezdi. Selim Bey minnettarca baktı; ders devam etti.

Ders bitince Ceyda yine:

Sana bakınca aşık olmuş gibi! Hem yüzüğü de yok.

Abartma, evli adam, deyip savuşturdu.

Fakat Sevdanın aklında o nazik, ciddi bakış ve güven veren ses kaldı.

Sevda, köye sadece bayramda, imecede yardım zamanı gelirdi. Kardeşleri artık büyümüştü. Mustafa şoförlüğe hevesliydi. Elif evin hanımı gibi sessizdi.

Yusuf kızını görünce sert dursa da, açıkça kavga etmezdi; Sevda yardım isterlerse eder, harçlık bırakırdı. Şehirlisin artık, bizi tanımazsın! diye takılırdı Yusufa.

Bizi tanırım, baba, derdi Sevda.

Son sene, Ceyda uzak hayalindeki çocuğa varıp evlendi; Sevda ise uzak kaldı. Acaba bana ne kısmet? diye düşünürdü.

Hayatın akışı, ona sürpriz hazırlamıştı. Kendi bölümünden Mahir, uzun boylu, sakin ve oturaklıydı; ancak dans gecesinde, bir cesaret, Sevdaya yaklaştı:

Dans edelim mi?

Sevda şaşırdı, ilk defa fark etti o çocuğu. Çekinerek elini tutan Mahirle o andan sonra görüşmeye başladılar. Mahir zarif, sessiz, sigara dahi içmeyen bir çocuktu; Sevdaya güven veriyordu.

Benimle evlenir misin? dedi Mahir, üç ay sonra.

Sevda, Annem gibi ortada kalır mıyım? diye sordu.

Hayatta bırakmam seni, dedi Mahir.

Evlendiler; Sevda mezun olunca fabrika işçi yurdunda yaşamaya başladılar. Bir yıl sonra da kızları Zeynep doğdu.

Ama mutluluk kısa sürdü. Mahir, kızları doğar doğmaz, tamamen değişti. Umursamaz, kaçıngan biri haline geldi. Parasını zor getirip, geç saate kadar evde durmuyordu. Kavga edince, Ben köle miyim, hakkım var! diye çıkışıyordu.

O an, Sevda annesinin Hayat böyle, sabret sözlerini anımsadı. O bana nasıl yaptıysa, bana da aynısı mı? diye dehşete kapıldı.

Bir gece, Mahir geceyarısı yine kokmuş şekilde gelince:

Böyle olmayacak; değiştirmezsen yolumuz ayrılır, dedi Sevda.

Mahir gülümsedi:

Gidersin de ne olur ki? Çocukla yapamazsın!

Göreceğiz, dedi Sevda ve boşanma davası açtı.

Ceyda şaşkındı.

Tek başına mı büyüteceksin?

Mecburum, dedi Sevda.

Fabrikada çalıştı, Zeynepi kreşe verdi, geçim derdine katlandı. Mahir arada nafaka ödedi, ama nerdeyse hiç yardım etmedi. Mustafa iki yıl sonra İstanbula gelip ablasının yanında kaldı; şaşkınlık içinde, ablasına hayranlıkla bakıyordu. Sevda hem çalışıyor, hem Zeynepi büyütüyor, aynı anda kardeşine de sahip çıkıyordu.

Ceyda, bir süre sonra kocasından ayrıldı ve ağlaya ağlaya Sevdaya: Sen haklıydın, güven önemli, para değil, diyordu.

Selim Hocadan hiç news almamışlardı ama bir gün Ceyda, Boşanmış o da, yakında oturuyor, iyi biriymiş, deyince Sevda bir tuhaf oldu; ismi hala yüreğini ısıtıyordu.

O tesadüf, sonbahar akşamı, şehirde bir pastanede karşılaştılar. Selim Hoca, eskisi gibi ama yorgundu. Sohbetleri başladı, bir çay, bir bakış, dertleşme Her şeyi anlattı, yılların hikayesini. Selim Hoca, Sen niye yalnızsın? diye sordu.

Böyle denk geldi, hep kendi başıma, dedi Sevda.

Ben de sıra sıra yalnızım, dedi Selim ve Sevdaya bakınca içinden iyi ki karşılaştım geçti.

O günden sonra görüşmeye başladılar. Selim, onu yeni yaptığı müstakil evine davet etti; Sevda, Zeynepi Ceydaya bıraktı ve gitti. Kolay, samimi bir yerdi; henüz tam bitmemiş, ama sahipli. Hayalleri ve huzuru paylaştılar.

Birden dışarıda bir araç sesi, ardından iki adam telaşla bahçeye daldı: Büyük ihtimalle hırsızdı bunlar, çevrede demir, ahşap, ne bulsa çalıyorlardı.

Selim, Sen saklan, dedi. Ama Sevda, kararlı şekilde bir baltayla çıktı kapıya.

Kimsiniz? Çekilin gidin, polise veririm!

Adamlar şaşırdı, geri adım attılar. Sert bakışlar, kararlı tavır; sonuçta kaçtılar. Selim, ilk defa, Sevdaya tüm kalbiyle hayran kaldı.

O gece bir dönüm noktası oldu. Aralarında sır kalmadı. Selim sonunda, Seninle bir ömür beraber olmak istiyorum, dedi. Sevda, gözyaşlarıyla: Evet, dedi. Birkaç hafta sonra evlendiler.

Düğünleri sade ama neşeliydi. Mustafa, Elif, Ceyda, Ayşe ve hatta Yusuf bile geldi. Ayşe dayattı; Kızımız evleniyor, gidelim.

Aile, yeni damatla tanıştı. Yusuf köşeden bakarken, Selim ona kadeh kaldırdı:

Yusuf Bey, kızınız için teşekkür ederim. Ona çok iyi bakacağım.

Yusuf mırıldandı: Korumak önemli, o huyludur ama iyidir, annesine çekmiş.

Akşam, otobüs durağında Ayşeyi sarılıp: Yine bekleriz, dedi Sevda.

Ayşe gözyaşlarıyla ayrıldı; Yusuf ise torununa sarılıp: Çalışkan ol, dedi.

Yollar sessizdi; Sevda, Selimin elini tuttu, Evimize gidelim, dedi. O akşam Sevda, hayatının ilk kez bu kadar huzurlu ve güvende olduğunu hissetti. Gelecek parlaktı; artık bir yuvası, seven bir eşi ve sıcacık bir evi vardı.

Yıllar geçti.

Selimin evi bitti, geniş bir bahçeye, ceviz ve elma ağaçlarına kavuştu. Zeynep, üniversiteye hazırlanıyordu. Mustafa şoför oldu, evlendi; Elif de köyde evlendi, ikiz çocuk yaptı. Ayşe sık gelip torunlara bakıyor, Yusuf da zamanla gelmeye, Selimle çay içmeye, Zeyneple yürüyüşe gitmeye başladı. Sevda, camdan onlara bakıp, Hayatta zor olan geçip gidiyor, geriye huzur kalıyor, diye düşünürdü.

Bir gün Zeynep, Anne, mutlu musun? diye sordu.

Sevda, kocasına, kızına, yapraklara baktı. Her şeyi düşündü: Zorluklar, yalnızlık, acılar, hepsi geçmiş gitmişti.

Mutluyum, dedi içtenlikle.

Selim omzuna sarıldı, Sevda başını onun omzuna yasladı. Zeynep bahçeye çıktı. Onlar, elma dalları arasındaki akşam sessizliğini dinlediler.

Gökyüzü pembe ve morla yanarken, ev sıcak, gelecek umut doluydu. Yaşadıkları her zorluğa rağmen yenilmemişlerdi; artık hayatın yeni ve mutlu bir dönemine başlamışlardı. Çünkü aralarında sevgi, inanç, dayanışma ve güven vardı. Ve bu, her şeyden önemliydi.

Rate article
Lifequest
Bir Baba Oğul Hayali Kurdu, Fakat ‘Faydasız’ Diye Gördüğü Kızını Kalbinden Sildi