Fadimenin bahçesi, on iki yıldır oğlunun mezarı gibiydi. Gerçekte değil tabiiKerem, şehrin diğer ucundaki mezarlıkta yatıyorduama Fadime, o acı günden beri eli toprağa değmemişti. Kerem, onun misafir odasında bir doz fazlasıyla hayata veda ettiğinde, toprağa başka bir şey dikmeye mecali kalmamıştı. Bırakmıştı bahçeyi kendi haline, yabani otlar içinde kaybolmasına izin vermek, yaşadığı gerçeğin tek dürüst yansıması gibiydi. Keremin yardım istediğinde yanlış şeyler söylemişti, çok geç bulmuştu oğlunu, anneliği başaramamıştı. Şimdi yetmiş üç yaşında, oğlunun öldüğü eski evde tek başına yaşıyor ve eskiden bayıla bayıla baktığı bahçesine bakamıyordu bile.
Ta ki bir gün, ayak bileğinde elektronik kelepçeyle, yanında bir sosyal hizmet uzmanıyla Arda çıkagelene kadar. Mahkeme kararı, dediler. Doksan gün. Bahçe işi.
Arda on altı yaşında, öfkeli ve Fadimenin Kerem için en çok korktuğu şeyleri barındırıyordu. Uyuşturucu sattığı için yakalanmış, Keremi yutan yolun başında duruyordu. Hâkim, çocuk ıslahevi yerine yaşlı bir mahalle sakiniyle zorunlu çalışmaya mahkûm etmişti onu. Fadime Hayır, demek üzereydi. Ama Ardanın gözlerindehem dik başlı hem de korkmuş ve kaybolmuş bir ifadeKeremin o gençliğini, domates dikerken yanında koşan, dünyayı güzel sanan halini hatırlattı. Bahçe artık senin, dedi Fadime. Ben dokunamam. Yalnız çalışacaksın.
Haftalarca Arda, öfkeyle otları yoldu, toprakla kavga etti. Fadime ise pencerede seyrediyor, yüreği defalarca kırılıyordu. Arda, toprağa ceza verircesine hoyrattı; iyileşmek için değil, kendini hırpalamak için uğraşıyordu. Sonra bir sabah, Ardayı, eski kulübenin yanında donup kalmış buldu. Mahzenin diplerinde sarmaşıklar arasında gizli, Kerem için diktiği küçük taş tabelaya bakıyordu genç. Kimdi acaba? diye sordu usulca. Fadime, aylar sonra ilk defa dışarı çıktı. Oğlumdu, dedi. Burada öldü. Uyuşturucu… Ben üst katta uyurken Sesi çatladı. Kurtarmalıydım. Arda sanki kendini ilk defa bulmuş gibi baktı. Benim de abim öldü. Aynı şekilde. Ben buldum onu. Sonra satmaya başladım. Sanki bir şeye hâkim olabiliyormuşum gibi hissetmek için…
Sonraki günlerde birlikte toprağa ellerini sürdüler. Artık sessiz değillerdi; Kerem ve Ardanın abisi hakkında, bağımlılıktan ve kayıptan, sevdiklerinin geride bıraktığı ağır suçluluk duygusundan konuştular. Fadime ona Keremin en sevdiği çiçekleri, oğluyla ektiği fesleğenleri, naneyi, taze domatesleri gösterdi. Arda artık bitkilere nazik davranıyordu; her filiz bir hatıra, her çiçek bir küçük dirilişti. Bir öğleden sonra Arda mırıldandı: Annem hiç abimden konuşmuyor. Onu hiç yaşamamış gibi davranıyor. Ben unutamıyorum, unutmak istemiyorum. Fadime elini onun omzuna koydu. O zaman unutma. Hatırlamak, takılı kalmak değildir. Senin abin anılmayı hak ediyor. Tıpkı senin geleceğin gibi.
Ardanın son gününde, bahçe adeta başka bir dünyaya dönüşmüştü; her yanı renkli, düzenli, ölüleri onurlandıran ama hayatı da kutlayan bir anıt gibi. Fadime onun yanında durdu ve bahçelerine baktı. On iki yıl, bu bahçeyle kendimi cezalandırdım, dedi. Sen bana gösterdin ki, acımızı suçlulukla değil, sevgiyle suladığımızda, ona da güzellik ekebiliriz. Arda gözyaşlarını sildi. Beni kurtardınız Fadime Teyze. Keremi kurtarmak ister gibi. Fadime başını salladı. Birbirimizi kurtardık. Arda çıkarken döndü, Bitince de gelebilir miyim? Bahçeye yardım edeyim, yine Fadime yaşlı gözlerle gülümsedi. Burası artık senin de bahçen. Öyle de oldu; iki yaslı ruhun affı birlikte ekip, umut yeşerttiği, ölü sanılan yerlerde en güzel çiçeklerin açabildiği bir bahçe olarak kaldı orasıbinbir renkte, rüyadaki gibi.



