Rengârenk Şeker Kağıtları: Çocukluğumuzun Tatlı Hatıraları

Fistikçiler

Vay be, ne fistikçisin sen, Egemen! Bir güzel dövmek lazım seni, ama ne vakti var ne adamı! Kaç yaşına geldin, aklın başına gelmedi! dedi Komşu Mevlüde Hanım, Egemenin önüne tükürerek. Ağrılı bacağını sürükleyip ağır ağır evine dönerken sözlerine devam etti: İnsanlığa akıl vermekten vazgeçtim artık, belki bahtın yana yana ona doğru yolu gösterir.

Duy da inanma! Anasına huzurevine koyacakmış! Nerede görülmüş böyle rezillik? Tamam, Nesrin şimdi yatağa bağlı, ama ona oğul mu, yoksa yoldan geçen biri mi? Sinirden delirecek gibi oluyor insan! Gücü olsa asla düşünmezdi, dostunu yanına alırdı. Ama şimdi

Zehraya acıyor. Saf, yufka yürekli bir kız o, ama her yükü de çekemez ki. Zaten annesi hastalanınca, üniversiteye gitmekten vazgeçip köyde kaldı, doğruya doğru. Önce gitmişti, sonra döndü. Annesini ve babaannesini bırakamadı. Yardım etti, biliyordu Mevlüde Hanımın yürüyecek hali kalmadı. Kendi işini zor yapıyor. İki sene önce düştü, bacağı kırıldı, büsbütün hayat zorlaştı.

Küçük kızı çağırdı yanına, şehre götürmek istedi ama razı olmadı. Evleri küçücük, şehre sığamazlar. Damat da iyi insan, ama becerikli biri değil. İki çocukla geçinmek zor. Mevlüde Hanım şimdi onlara da yük olur. Eskiden tarlaya, hayvanlara bakardı, şimdi elde avuçta bir şey yok Zehra kızdığında ona içerliyor, ama yalan yok, hepsi doğru. Ne sağlık var, ne güç. Sabah kalkmak deveye hendek atlatmak gibi. Gözlerini açar, biraz yatakta düşünür, kendini toparlar işte kalktım, hadi yürüdüm.

İyi ki Zehranın kızı Nehir var da evde bir koşuşturma, bir düzen var. O daha uyanmadan evi toparlar, annesine bakar, işe gider. Hep böyleydi, daha küçücükken bile

Mevlüde Hanım, Zehra’yı geç yaşta doğurdu. Anne olmayı beklemiyordu, umudunu kesmişti çoktan. İlk kocasının onun kısırlığını bağışlamaya mecali olmadı, çekti gitti. Üzülse de, çok dert etmedi. Görüyordu zaten, adam pek sevmiyordu onu. O yanıp tutuşurken, adam buz gibiydi.

Eskiden Mevlüde civar köylerin en güzeliydi. Adını duymayan yoktu. Kuralına göre yaşar, gençliğini heba etmez, Aşkı beklerim diye oyalandıkça başı önüne eğildi. Annesi de üstüne:

Ne bekliyorsun? Kız kurusu mu olacaksın?

Ama gönül sevmediğine bakar mı?

Bir gün askerden köye yeni dönen birini gördü. Adı Okandı. Mevlüde başka bir köyden geldiğinden onu tanımazdı. Sebebini bilmeden dede evine yerleşmişti. Kimse sormaya cüret etmemiş, Mevlüde de merak etmemişti.

Okanı bir kere gördü, o an vuruldu. Okanın da işi gücü beklemek olmadı, hemen istemeye geldi. Mevlüde’nin annesi sevindi, çünkü kız yaşını geçmişti, daha beklemeye gerek yoktu!

Zengin, kalabalık bir düğün oldu. Mevlüde o kadar mutluydu ki gözleri dolu dolu geziyordu. Ama daha ilk günlerde bir gariplik sezdi. Düğün sırasında bir fısıltı dolaşmış, kaynanası sessizce kolundan çekip siyah başörtülü bir kadının yanında duran pusetli bebekle ona gösterdiğinde, içi buz gibi oldu. Sonrası, çocuk Okanın askere gitmeden önceki nişanlısındanmış, ama Okan çocuk kendisinin olduğuna inanmamış ama şimdi iş işten geçmişti.

O kadının çocuğu Okan ile kalmak istememiş, Mevlüde ise ne olursa olsun, Okanı sevmişti. Bir zaman sonra anladı ki Okan ancak kendisini seviyormuş, başkasına ruhunun zerresi yok. Ev dolu, masada her şey, ama sıcaklık yok.

On beşten fazla yıl geçti, Okandan ne ilgi, ne sıcaklık gördü. Sanki adam yoktu. Ev boş, her şey yorucu ve anlamsızdı.

Çocuk olur diye umutla kendini avuttu, ama Okan bir gün acımasızca:

Sen kadın değil misin? Çocuk doğuramıyorsun! deyince dünyası yıkıldı. Anladı ki yolu yanlış.

Çabuk ayrıldılar, kimse ne zaman boşandıklarını köyde duymadı. Okan da hemen evi Mevlüdeye bırakıp, suçunu kabul etti.

Mevlüde hiç affetmedi onu, ama en azından bir nebze iyi hissetti. Demek bahtsızlığı böyleymiş, güzellik varmış, mutluluk yokmuş.

İki yıl tek başına yaşadı. Çalıştı, dik başı ile dolaştı, dedikodulara aldırmadı. Ama geceleri kalbinin daraldığını hissederdi.

Üçüncü yıl, köye yeni taşınan Celal ile tanıştı. Sessiz bir adamdı, kimseye karışmaz, yalnız yaşardı. Eline iş getirmez ama herkese yardım ederdi. İyi huylu, efendi bir adamdı, Mevlüdeye de ilgisi vardı.

Okan ömründe bir kez papatya getirmişti, Celal ise hep bir şeylerle gelir, yahut evde bir işi hallederdi. Mevlüde karar verdi: Beterin beteri olmaz, en azından yalnız kalmaz. Celal’den bir şey beklemedi, ama hayat sürpriz yaptı Allah bir yol açtı, Mevlüde iki çocuk annesi oldu.

Büyük kızı beklediğini fark etmedi bile, kolaydı hamileliği. O yıllar Nesrin yan komşusu Sevgi fark etti:

Kız, Mevlüde, sen hamile misin yoksa?! dedi.

Ne hamilesi, bende o şans nerede…

Ama doktora gidince sevinçle döndü köye. İki kız; sonra Mevlüde eğrildiği başını kaldırdı.

Kızlarını öyle severdi ki herkes şaşırırdı. Günlük hayatları bile bayram gibi olurdu. Her gün tertemiz giydirir, saçlarını bantla süslerdi. İyiliğiyle, sabrıyla öğretti her şeyi. Bir şey yırtılırsa hemen iğne-iplik: Birlikte dikeriz, öğrenin! derdi.

Celal vefat ettiğinde, küçük kızı yeni evlenmişti. Köye kızını uğurladı, geri dönerken trafik kazasında hayatını kaybetti.

Mevlüde karalar bağladı. Çocukları olmasa, kocasının yanına göçerdi. Neyse ki kısa bir süre sonra, Zehra kızını doğurdu. O evde hayat depreşti, yeniden çiçekler açtı sanki.

Torunları için yaşadı. Küçük kızı şehirde, ancak bayramda gelirdi. Nehir ise yanındaydı. Herkes Mevlüdenin gençliği derdi ona. Aynı güzellik, aynı karakter, ama daha inatçıydı.

Okul konuları iyiydi, ama büyüdükçe işler karışmaya başladı. Zehra da endişeli

Meğer Nehir ödünçsüz, hesapsız bir aşkla aşık olmuş. Hem de kim: Komşu Egemen. Egemen, Nehirden beş yaş büyük, olgun bir delikanlı, yeni yeni on altı olan Nehir’e aldırmazdı. O gönlünü daha başkasına kaptırmıştı.

Egemenin gözü Baharda. Bahar öyle güzel sayılmaz ama köyde en şık giyinen, kendini bilen bir kızdı. Babası tek kızını şımartırdı. Fakat Bahar, kendisini kolay kolay kimseye kaptırmazdı. Bir gün, Bahar başka bir köyden gelen bir delikanlıyla, akşamdan gündüze kayboldu, ertesi sabah yırtık elbiselerle, gözleri mosmor halde eve döndü. Mevlüde dışında gören olmadı.

Bir hafta sonra köy çalkalandı: Baharın ailesi apar topar mahallede bir düğün yapıyordu. Egemen sevinçten uçarak hazırlanıyordu, ama annesi Nesrin hiç memnun değildi.

Mevlüde, bunda bir iş var. Oğluma nasıl söyleyeyim? Dinlemez ki Oğlan gece gündüz Bahar diye yanıyor, başkasını gözü görmüyor.

Mevlüde bir şey demedi. Görüp bildiklerini sakladı içe. Evde bir fırtına kopmuştu zaten Zehra sesi çıkmadan günlerce ağlıyor, bazen cama bakıp sabahlıyordu. Bir gün sinip, ardına bile bakmadan şehre gitti. Zehra ardından koştu, ne olacağını bilemeden. Mevlüde, torununa sarılıp ağladı, yolunu gözledi.

Belki zaman her şeyi düzeltirdi, ama ona yazık oldu. Nehir hayatını yeni rayına oturtamamıştı ki anası hastalandı, hastaneye yattı, bir daha kalkamadı.

Nehir döndü, Mevlüde yalnızdı, yalnızca onun desteğine ihtiyacı vardı. Tek endişesi, Egemen ve karısı hemen yan evlerinde yaşayacak mıydı yoksa Neyse ki, Egemen ve ailesi köyden göçtü.

Hayat mücadelesi başladı. Nehir bir elde işi, bir elde yaşamı, annesine ve Nesrine baktı, kısmı işle çiftlikte çalışmaya başladı. Elinden geldiğince yaşadı. Hayvanları sever, çalışmaktan hiç çekinmezdi. Ufak bir tavuk çiftliği kurdu sonunda. Bazen Nesrine yardım etti. Nesrinin oğlu, uzaklarda, kendisinden haber beklenmezdi, nadir para yollar, mektup atardı. Ne de olsa Bahar iki çocuğu ardı ardına doğurmuş, ama Nesrin onları bir kez dahi görememişti. Bilinmez ki, Bahar mı köye dönmek istemez, yoksa Egemen mi hayatın yükünü kaldıramaz.

Bir gün Nesrin yatalak oldu. Nehir telaş etti, onu şehir hastanesine yatırttı, sık sık gidip geldi. Egemene mektup gönderdi, ama cevap alamadı. Belki mektup kayboldu, belki Egemen aldırmadı. Mevlüde kime anlatacak derdini?

Demek vazgeçti oğlan annesinden! Vay fistikçi! İnsan mıydı be! dedi Mevlüde.

Babaanne, acele etme! Sen hep derdin, tam bilmeden kimseyi suçlama diye. Sabır gerek… dedi Nehir.

Bir zaman sonra, hastaneden Nesrini eve taşıdı, Mevlüdeyle ilgilenmeye devam etti. O sırada Egemen birdenbire döndü köye. Tanımadığı bir çocuk yanındaydı, göz göze geldi Nehirle:

Sen benim annem misin?

O naif, savunmasız soruyla Nehir afalladı.

Komşuyum ben Egemen kızını tuttu, Nehire döndü: Özür dilerim, geç geldim. Oğlum hastaydı, yalnız bırakamadım, Bahar da çekip gitti.

Bahar kelime ağzından döküldü, pişman oldu.

O yok artık. Terk etti bizi, ben tek başıma çocuklarımla kaldım.

Nehir birden korkusunu unuttu, Egemenin değişmiş olduğunu gördü.

Bir iki gün sonra, Nesrin Mevlüdeye: “Oğlum beni huzurevine götürsün istiyorum,” dedi.

Mevlüde yerinden sıçradı, Egemeni çağırdı, önüne tükürüp gitti; görmek bile istemedi.

Nehir yaşlı pijamasıyla ayakkabılarını giydi, Egemenin evine geçti. Heyecanla:

Egemen! Sen ne yapıyorsun? Teyze Nesrini bırakmam! Kendi hediyem olsun, annemle yanyana bakarım. İki yatak da koyarız, bitti! Hele sen… Ben seni dedi gözleri dolarak.

Birden sustu, çünkü Nesrin ve Egemen gülümsüyordu.

Şaşırdın mı? Ben istemiştim, oğluma yük olmayayım diye. Ama kızma, Egemen bırakıp gitmeyecek beni dedi Nesrin.

Egemen başını salladı:

Burası annemin evi. Ben gitmiyorum. Sadece eşyalarımı almak için şehre döneceğim, çocuklar burada, senin yanında kalacaklar, canım.

Nehir başını dik tuttu:

Çocuklar burada kalacak, gözüm üstlerinde! Seni bekleyeceğim. Duydun mu?

Egemen hayret etti:

Nasıl göremedim seni bunca zaman? dedi.

Gözlerini şehre götür, gözlük de al istersen. Hadi, çocuklar, Mevlüde babaanne poğaça yapıyor, sever misiniz? deyip çocukların elinden tuttu.

Yıllar geçti; Egemen bir sabah annesini ve kayınvalidesini koltuk değnekleriyle güneşe çıkardı.

Hadi bakalım anneler, şehirden getirdiğim koltuklar burada!

Küçükler uyanmıştı, Nehir ise sınavdaydı. Arabası kapıda durunca çocuklar ağaca tırmanıp, kiraz topluyorlardı; annelerini görünce bağırdılar:

Anne! Anne geldi!

Nehir kollarını açtı, onları karşıladı, kocasına göz kırptı:

Sınavdan beş aldım!

Olur da şaşırmam! Egemen güldü.

Çocuklar sabırsız, annelerine çekmişler. Fistikçi dedikleri Egemen artık hayatı ve sorumluluğu anladı Ama Mevlüde, her zaman olduğu gibi, gülümseyerek onları izledi.

İşte böyle, fistikçiden adam olur mu, olurmuş demekİşte o gün, köyün rüzgârı başka esti. Güneş, akşamüstü Mevlüdenin eski bahçesini ballı bir nurla yıkarken, iki sandalye arasına kurduğu ipte beyaz çamaşırlar sallanıyordu. Kedi usulca ayaklarına dolandı; Mevlüde başını göğe kaldırdı, gözlerine damla damla yaşlar birikti, ama gülüyordu. Gökten inen kuş sesleriyle dolu nağmeler, sanki gençliğinden bir türküydü.

Gün batınca bahçede, çocuklar, anneler, büyükanneler bir aradaydı artık. Hayatın fırtınasına rağmen yan yana duruyorlardı. Nehir içinden, Bazen aradığın fıstık insan kendi evindeymiş, diye düşündü. Egemen, ilk kez korkusuzca elini Nehirin elinin üstüne koydu. Mevlüde, saçlarına aklar karışmış, yüreğine umut serpmiş, geniş sofranın başında eski bir masaldan çıkmış gibi durdu; tabağındaki son poğaçayı minik torununa uzattı.

O an herkes anladı: Herkesin yükü başkaydı ama mutluluğun yolu, bir başkasının yükünü birlikte taşımaktı. Mevlüde gözlerini kapadı, tam o anda kuzeyden ince bir meltem esti. Eski yaralar, eski takıntılar bir anlığına dağıldı. Poğaça kırıntılarıyla, kiraz lekeleriyle, çocuk gülüşleriyle dolu akşam; yeni bir bahara, yeni umutlara çağrıldı.

Ve köy, artık sadece bir yer değil, sevgiyle kurulmuş bir yuvaydı.

Rate article
Lifequest
Rengârenk Şeker Kağıtları: Çocukluğumuzun Tatlı Hatıraları