Kader Tekrar Ediyor
Kış akşamı İstanbul’a erken iniyor – daha altıya varmadan gökyüzü kapkara olmuş, sokak lambaları sıcak sarı ışıklarını yakmış durumda. Emre’nin evinde ise sıcacık ve huzurlu bir ortam var: salonu loş bir abajurdan yayılan ballı gibi yumuşak bir ışık dolduruyor, eşyaların kenarlarında gölgeler oynuyor. Sehpanın üstünde, küçük bir tabakta kurabiyeler duruyor ve iki büyük çay bardağından taze demli çayın, nane ve bal karışımı kokusu yükseliyor. Camın dışında kocaman kar taneleri ağır ağır süzülüp ya cama yapışıyor ya da pencere pervazında pamuk gibi birikiyor.
Emre şimdi şimdi sofrayı hazırlamayı bitiriyor özellikle en sevdiği bardakları çıkarmış, kurabiyeleri dizmiş, hatta sıcacık bir ortam olsun diye küçük bir kokulu mum bile yakmış. Tam o anda kapı zili çalıyor. Hemen holle koşup açıyor kapıda Mehmet beliriyor, saçları dağılmış, soğuktan yanakları kıpkırmızı.
Donmuşum resmen, valla! diye söyleniyor Mehmet, içeri adımını atıp paltosunu layıkıyla silkelerken. Yakasında kar taneleri, kaşında ve kirpiğinde eriyen minik karlar. Böyle havada insan dışarı çıkmak istemez ki.
O yüzden biz de evdeyiz ya, diye gülümseyerek karşılık veriyor Emre, dostunun kabanını alırken. Geç, Azra ile biraz çay keyfi yapacaktık zaten. Sana da iyi gelir şimdi.
Beraber salona geçiyorlar. Mehmet hiç duraksamadan sehpadaki bardaklara yöneliyor, elleri iki yanağın arasında ince belli çay bardağını sımsıkı tutuyor, içindeki sıcaklığı yüzünde hissedip bir an gözlerini kapıyor.
Ne oldu, bu kadar önemli olan şey ne, cuma akşamı kalkıp bana geldin? Hani sen bu saatlerde eşin ve oğlunla kayınvalidenlere gidecektin? diyor Emre, hafifçe gülerek. Sesinde bir mizah, gözlerinde ise merak var. Çaydan bir yudum alıp memnuniyetle başını sallar.
Gidecektim ama gitmedim, Mehmet buruk bir tebessümle ikinci büyük yudumu alıyor.
Anladım… Ece nasıl, Kerem nasıl?
Mehmet bir an duraksıyor, başlayacağına karar verirken içinden geçenleri elinin tersiyle itiyor gibi bir hareket yapıyor.
İşte, idare ediyoruz diyelim… Her şey yolunda yani. diyor, sesi kayıtsız gibi ama altında bir şeyler gizli, Emre bunu hemen anlıyor.
Mehmet, boş çay bardağını ellerinde evirip çevirerek koltukta sinirli sinirli oturuyor, parmakları bazen bardak üzerinde dolaşıyor, bazen dertli dertli sıkıyor, sanki bu mekanik hareket ona nefes aldırıyor. Emre’nin gözleriyle buluşmaktan kaçınıyor: kitaplığa, duvardaki tabloya, sehpanın köşesine bakıyor.
Sonunda derin bir iç geçiriyor; sesi sessiz ama net:
Boşanma davası açtım.
Emre kaskatı kalıyor. Elindeki bardak azıcık titriyor, üzerindeki çayın yüzeyini bir küçük dalga kaplıyor. Arkadaşına bakıyor, yüzünde gerçek bir şaşkınlık.
Ciddi misin? Ece’den mi? sesi, istemsizce yarım ton yükseliyor.
Mehmet sessizce başını sallıyor, hala camdan yağan kara, uzaklara bakmaya çalışıyormuş gibi.
Evet, yarım bir suskunluktan sonra onaylıyor. Bir kızla tanıştım… Gaye. Onunlayken ilk defa gerçekten yaşadığımı hissediyorum. O… pencerede yanıp duran bir ışık gibi, anlıyor musun?
Bu sadece bir heves olmasın? Emre dikkatlice, sesi titremeye çalışsa da alttan öfkeli soruyor. Sonuçta çocuğunuz var! Kerem daha iki yaşında! Onsuz kaldığında ne olacak? Senin çocukluğunu hatırla…
Mehmet birden başını kaldırıyor; bakışında Emre’nin hiç görmediği bir kararlılık parlıyor. Belli ki bu soruyu defalarca kendi kendine sormuş ve bir yanıtı var.
Eminim, sesi kesin ve sarsılmaz çıkıyor. Uzun süre düşündüm. Artık böyle yaşamak istemiyorum her sabah uyanıp, sanki başka birinin hayatını oynuyormuşum gibi hissetmek… Bu hayat değil, alışkanlıkla sürüklenmek! Gayeyle… her şey başka; sabah uyanmak istiyorum, bir amacım ve hayallerim var, gerçekten istediğimi yapıyor gibiyim! Ama Kerem’i bırakmıyorum, babam gibi olmayacağım.
Emre sessizliğe gömülüyor. Geçmişten bir sahne gözünün önüne geliyor; okul bahçesinde serin bir sonbahar sabahı, ikisi teneffüste bankta otururken, Mehmet gözleri alev alev, hiç sarsılmaz bir tonla Babam gibi asla olmayacağım. O sadece gitti ve hiçbir şey düzeltmeyi bile denemedi. Ben öyle yapmam. Eğer bir gün ailem olursa, sonuna kadar mücadele ederim demişti. O yıllar önceki cümleler şimdi Emre’nin aklında yankılanıyor. Karşısında ise artık çocuk değil, yetişkin bir adam var; sessizce soruyor, neredeyse fısıldayarak:
Hatırlıyor musun, okulda onun hatasını asla tekrarlamam dediğin zamanı?
Mehmet aniden geriliyor. Eli yumruk oluyor, çenesini hafif kaldırıyor, sanki savunmaya geçecek.
Hatırlıyorum, peki ne olmuş? sesi temkinli, uyarı bekliyor.
Şu olmuş, tam olarak aynısını yapıyorsun, Emre bakışını ayırmadan, kararlı bir sakinlikle. Karını ve çocuğunu arkanıda bırakıyorsun, onları kaderine terk ediyorsun.
Mehmet bir anda koltuktan fırlar gibi kalkıyor, iki adım atıp geriliyor; öfke ve çaresizlik gözlerinde birden parlıyor.
Aynı şey değil! sesi yükseliyor, hemen kendini toparlayıp kısıyor. Babam gitti, hiç açıklama yapmadan kayboldu. Ben ise duygularımı saklamıyorum, Ece’ye her şeyi açık anlattım. Kaçmıyorum acıtsa da doğru olanı yapmaya çalışıyorum. Kerem’i bırakmayı da düşünmüyorum! Sık sık göreceğim, hafta sonları alacağım! Benim durumum çok başka, bak! Babam gibi değilim!
Emre hemen cevap vermez. Masanın kenarını usulca okşar, ancak sonra gözlerini kaldırır. Gözlerinde samimi bir kaygı vardır.
Gerçekten buna inanıyor musun? sesi düz, adeta ifadesiz fakat içinde derin bir duygu var. Kerem sen onu dürüstçe terk ettiğin için daha az mı üzülecek sanıyorsun? Çocuk için açıklama yapmak önemli değil. Onun için önemli olan, babasının artık eve gelmemesi, geceleri yanında olmayışı, arabalarla oynamaması… Emin misin, senin bu dürüstlüğün onun acısını azaltacak?
Mehmet olduğu yerde donuyor, sanki Emre’nin sözleri göğsünü sıkıyor. Bakışını halıya indiriyor.
Mehmet’in aklında anılar birer film karesi gibi çakıyor. Yedi yaşında soğuk okul bahçesinde annesini beklerken, kimsenin ona sahip çıkmadığı o uzun saatler… Üçüncü sınıfta Baban neden gelmedi, seni neden bıraktı? diyen arkadaşları… On üç yaşında ucuz bir gitarı odanın bir köşesine fırlatmasının sesi kırılan umutların yankısı. Oysa Emre’nin çocukluğu bambaşkadır. Onun babası, sakin, güvenilir, her zaman yanında. Balığa götürür, bisiklet tamir eder, okul toplantılarına gelir, başarılarını sorar. Mehmet o eve her gittiğinde imrenirdi.
Senin baban kahraman gibi, bir keresinde Emreye bakıp demişti model uçağı ile oynarken.
Emre sadece gülümsemişti:
O sadece beni seviyor.
O zaman anlamamıştı ama yıllar sonra gerçek anlamını kavramıştı.
Şimdi, Emrenin yanında otururken, Mehmetin içinde bir sürü duygu dalgalanıyor. Emre’nin sesi onu tekrar şimdiki zamana döndürüyor.
Anlamıyorsun, diyor Mehmet, boğuk bir sesle. Yutkunuyor, kelime arıyor ama yılların yükünü anlatacak cümle bulmak zor. Ben babam gibi değilim. Kaçmıyorum. Yeni hayat kurmaya çalışıyorum, kaçmak değil bu.
Emre dikkatle, hiç yargılamadan, ancak her zamanki derin bakışıyla soruyor:
Eski hayatı kurtarmak için elinden geleni yaptın mı? Gerçekten denedin mi? Yoksa sadece sil baştan başlamak daha kolay mıydı?
Mehmetin yüzü ağarıyor. Ellerini yumruk yapıp yere bakıyor, sanki uygun kelimeleri orada bulacak.
Denedim, gözleriyle doğruluyor. Yıllarca. Konuştuk, düzeltmeye çalıştık, ama her şey aynı yere döndü. İkimiz de bir rutine sıkışıp kaldık, ne sevinç ne de anlayış kaldı.
Emre bir parça yaklaşarak, sesini yumuşak ama kararlı tutuyor.
Ne yaptın mesela? Son ne zaman eşine çiçek aldın, hem de sadece mutlu olsun diye, bir sebep olmadan? Onunla bir akşam yemeğine çıktın mı, iltifat ettin mi?
Yeter artık! Mehmet’in sesi istemsiz yükseliyor. Senin hayatın hep mükemmeldi zaten! Mükemmel ailen, baban Sana kolay konuşmak!
Bu sözlerde öfke değil, yılların acısı var. Mehmet yumruklarını sıkıyor, sonra parmaklarını hemen gevşetiyor.
Emre yerinden kıpırdamıyor; derin bir soluk alıp yüzünü elleriyle siliyor. Bakışında yorgunluk var, konuşmanın ağırlığı altında.
Mesele mükemmellik değil, diyor yumuşak ama net bir dille. Mesele, başkalarının hatasını tekrar etmemekle ilgili, sadece bununla.
Mehmet aniden arkasını dönüyor, yüzü içsel gerilimle buruşmuş.
Ne alakası var? sesini yükseltiyor, Sen hiç babasız büyümedin, gerekli görülmediğin duygusunu yaşamadın! cümleleri dökülüyor, geçmişin kanayan yarasını açarak.
Emre ağır adımlarla kalkıyor, yaklaşmıyor ama kendini anlatmak isteyen bir tavırda.
Ve şimdi kendi oğluna kendi yaşadıklarını mı yaşatacaksın? sesi çok alçak, ama net. Babanın yaptığının aynısını yapıyorsun, farkında mısın?
Mehmet kapının eşiğinde donuyor. Eli kapı kolunda, dönmüyor. Yavaşça arkasına bakıyor, gözünde korku ve yılgınlık var.
Bunu anlamak istemiyorsun, diye mırıldanıyor, neredeyse pes etmiş.
Ne anlamam gerekiyor? Sırf başka bir kadın için karını ve çocuğunu bırakıyorsun. Emre başını sallar. Haklısın, bunu asla anlayamam.
Yeter artık, ders verme bana! diye bağırıp çıkıyor Mehmet, kapıyı sertçe kapatıyor.
Kapının sesi tüm evde yankı yapıyor, odada sessizlik ve yoğun bir hava kalıyor. Emre odada duruyor, boş koltuğa bakıyor; birkaç dakika önce arkadaşının oturduğu yere. Sanki Mehmet geri dönecek, Özür dilerim, fazla ileri gittim diyecek… Ama gelmiyor.
Emre yavaşça divana çöküyor, elleriyle yüzünü siliyor, az önce yaşananları içinden arındırmak istiyor. Arkasına yaslanıp gözlerini kapatıyor, düşünceler aklında dağılıyor.
Birkaç dakika sonra Azra içeri giriyor, üzerinde bornoz ve omzunda havlu yeni banyodan çıkmış belli. Yüzü kaygılı, kaşları hafif çatılmış, önce kapıdaki açıklığa, sonra Emreye bakıyor.
Ne oldu? Bağrışlar duydum. Yavaşça yanına oturuyor, sesi endişe dolu.
Emre iç çekiyor, cümle arıyor. Her detayı anlatmak istemiyor; duyguları çok taze, yaşananların ağırlığı zor geliyor.
Mehmet, ailesini terk ediyor, sonunda boğuk bir sesle söylüyor. Başka bir kadınla tanışmış. Boşanmak istiyor.
Azra eliyle kalbinin üstüne dokunuyor, gözleri büyüyor, orada acı, şaşkınlık ve hüzün var.
Ama… küçük bir oğlu var. Ece’yle çok mutlular sanıyordum… Doğum gününde, bayramlarda Neşeli görünüyorlardı…
İşte mesele bu, buruk bir tebessümle Emre, koltuğun kolunu okşuyor. Şimdi babasının yaptığının aynısını yapıyor. Hatta kendisi bile anlamıyor! Hikaye yeniden başlıyor, sadece başrol değişti.
Azra sessizce düşünüyor. Hemen bir fikir belirtmiyor, zamanın önyargılar için yanlış olduğunu biliyor. Bunun yerine temkinli bir önerme sunuyor:
Belki kafası karıştı. İnsan bazen ne istediğini, nerede olduğunu bilemiyor. Şu an her şey farklı gelecek belki ona…
Emre başını sallar, bakışları düşünceli.
Kafası karışmak başka, diyor. Ama o çözmeye bile uğraşmıyor. Yıllarca asla babam gibi olmayacağım dedi. Şimdi hiç beklemezdim ondan böyle bir şey.
Azra derin bir nefes alarak elini Emrenin omzuna koyuyor. Teselli edecek bir söz arasa da, o an kelimeler yetersiz, sadece yanında oturup dinliyor.
Dışarıda kar yağmaya devam ediyor, şehri bembeyaz örtüyor. Evde sessizlik, sadece saat tik tak ediyor; geri alınamayacak dakikaları sayıyor
**********************
Bir hafta sonra Emre ve Azra Ece’nin dairesinin kapısında duruyorlar. Dışarısı soğuk, rüzgar karları savuruyor. Azranın elinde fiyonklu, zarif bir kutuda elmalı turta var fazla süslü değil, doğal bir ziyaret bahanesi.
Emre usulca montunu düzeltiyor, Azra’ya kısa bir bakış atıyor, her şey tam mı diye, sonra zile basıyor. İçeriden cılız bir ses çalıyor, birkaç saniye sonra kapı aralanıyor. Ece kapıda, yüzünde şaşkın bir ifade.
Emre?… Azra?.. Siz… biraz bocalayarak başlıyor cümleye.
Sadece nasıl olduğunu merak ettik, diyor Azra yumuşak bir sesle, turtayı uzatıyor. Sesi içten, samimi ve doğal. Gelmemizde sakınca yok değil mi?
Ece kısa bir tereddütle, bakışını üzerinde gezdiriyor güvensiz değil, biraz şaşkın. Sonra kapıyı ardına kadar açıp:
Tabii, buyurun, diyor.
İçeri giriyorlar. Ev şimdi alışılmadık kadar sessiz. Eskiden Keremin kahkahaları, çizgi film sesleriyle şenlenirdi, şimdi sessizlik adeta hacimli alışılmış canlılığın yerinde bir boşluk var. Azra dikkatlice dinliyor sanki içerde çocuk sesi var mı diye, ama her yer sakin.
Kerem kreşte açıklıyor Ece, Azranın bakışındaki beklentiyi yakalayıp. Bugün kreşe tiyatro topluluğu gelecekmiş, o yüzden birkaç saat sonra alacağım.
Mutfakta buluşuyorlar. Ece otomatik olarak su ısıtıcısını açıyor, bardakları çıkarıyor, mutfakta bir o yana bir bu yana gezinirken elleri alışkanlıkla, ama bir çeşit kopukluk hissiyle hareket ediyor.
Oturun lütfen, diyor, sandalyeleri işaret ederek.
Azra turtalı kutuyu ortaya bırakıyor, kurdeleyi açıp taze kekin kokusunu yayıyor. Ece çay koyuyor ama kendi bardağından hemen içmiyor, elleri arasında hafifçe çeviriyor sanki sadece sıcaklığını istiyor.
Nasıl idare ediyorsun? Emre dikkatli bir dille, içten ama müdahaleci olmayan bir tonla soruyor.
Ece omuzlarını silkiyor, gözleri bir an bardağının üzerinde, sonra masa örtüsüne kayıyor.
Bir şekilde idare ediyorum, diyor sessizce, ardından sesini toplayıp ekliyor: İş olunca daha iyi. Uğraşacak şey olunca düşünüp üzülmüyorsun.
Ufak bir ara verip cümlelerini tartıyor:
Kerem tam olarak anlamadı henüz. Bazen Baba nerede? diyor, ben de çalışıyor diyorum. Sanki inanıyor, ama en azından ağlamıyor.
Son kelimede sesi titriyor fakat hemen kendini toparlayıp zayıf da olsa gülümsüyor.
Azra sessizce elini Ece’nin elinin üzerine bırakıyor. O küçücük dokunuş, lafın yerini tutan içten bir teselli. Ece kısa bir süre teşekkürle sıkıyor, sonra bardağına dönüyor.
Ecenin sesinde gözle görülmeyen bir acı var; hemen gözlerindeki yaşla belli oluyor, ama Azra hemen fark ediyor. Hiç kelime gerekmeden, Ecenin elini kendi ellerinin arasına usulca alıyor.
Yardıma ihtiyacın olursa Keremle, evle, ne olursa yeter ki söyle, Azra’nın sesi alçak, sakin ve kararlı. Abartısız, derin ve net. Biz buradayız, yanında olmaya devam edeceğiz.
Ece yavaşça gözlerini kaldırıyor, bakışlarında gözyaşı taneleri var acıdan ziyade minnettarlık. İçinde tuttuğu yükü birazcık bırakıyormuş gibi, bir damla yanağından süzülüyor, dert etmiyor.
Sağ ol… Gerçekten. Bazen kimseye anlatacak birini bulamıyorsun. Her şey üstüme geldi, etrafta kimse yok gibi hissettim.
Kısa bir duruş, sonra daha kararlı devam ediyor:
Eskiden çok dostum varmış gibi gelirdi. İhtiyacım olunca ise kimse yoktu.
Emre hafifçe öne eğilip Ecenin göz hizasına geliyor. Sesi sakin, güven veren bir sıcaklığı var.
Bize gel, diyor. Her zaman bize. Hatta sorman gerekmiyor, yeter ki ihtiyacın olsun.
Kelimeleri basit ve abartısız, ama Ecenin aradığı güveni veriyor. Ece başını sallar, sonunda gözyaşlarının akmasına izin verir artık bu çaresizliğin değil, hafifleyen yükün gözyaşlarıdır.
Azra elini sıkar, sonra kutuya uzanır.
Hadi çay içelim, yoksa soğuyacak. Turtayı da dene, tamamen senin için yaptım. Belki biraz fazla kızarttım ama tadı yine güzel oldu.
Bu sıradan cümleyle ortam rahatlar. Ece derin bir nefes alır, yüzünü silip gülümser.
Tabii, iyi olur. Çay da tatlı da soğumasın bari.
Kaşığa uzanırken bu hareket ona, yeniden hayata tutunmak için minik bir adımlık güç verir…
*************************
Üç yıl sonra, baharda Kadıköy parkı cıvıl cıvıl. Beş yaşındaki Kerem yemyeşil çimlerde kırmızı topu kovalıyor, gülüşü etrafta yankılanıyor, gelen geçen tebessüm ediyor. Yakındaki bankta Azra, mini bebek arabasında uyuyan kızlarını hafifçe sallıyor. Rüzgar, tül şapkayı dalgalandırıyor, güneşin parlak ışıkları çocuk arabasına vuruyor.
Emre, hemen yanında oturmuş Keremden gözünü ayırmıyor, yüzünde sevgi dolu bir baba şefkati Yıllar içinde Kerem adeta onun oğluna dönüşmüş.
Ne kadar büyümüş, maşallah, Azra gülümseyerek söylüyor, kızına kısa bir bakış atarak. Yerinde duramıyor!
Aynen, Emre de gülüyor. Kerem topu kaleye doğru sürecekmiş gibi şutluyor, gol diye bağırıyor. Ece gerçekten elinden geleni yapıyor, çocukta emek olduğu belli.
Azra hafifçe içini çekiyor, bakışları ciddileşiyor, bebek battaniyesini düzeltiyor:
Kolay değil. Hele Mehmet yine söz verip doğum gününe ya da hafta sonuna gelmeyince ağırına gidiyor. Dün de sabah altıda mesaj atmış: Bugün yine iş var.
Emrenin suratı asılıyor. Yıllardır bu tablo aynı: Mehmet bazen parıltılı hediyelerle, bazen sözlerle geliyor, sonra aniden vazgeçiyor, ya da apar topar Keremi alıp birlikte erkek adam sohbeti derken on dakika sonra dikkatini kaybediyor, iş bahanesiyle çekip gidiyor.
Onunla defalarca konuştum, diyor Emre, bankın arkasını yokluyor. Kerem oyuncak değil, sabitlik ister, yanında bir baba ister dedim. Sen anlamıyorsun, şu ara çok zor diyor hep.
Üç yıldır zor, Azra yumuşak ama kararlı. Kerem her şeyi fark ediyor. Dün annesine Baba beni artık sevmiyor mu? diye sormuş… Ece ağlamamak için zor dayanmış.
Emre’nin elleri istemsiz sıkılır, hemen gevşetir.
Bazen Mehmetin gerçekle yüzleşmeye direndiğini düşünüyorum. Böyle biri olmayacağım diye yemin etmişti ama şimdi babasının aynısı…
Aynısı, Azra’nın sesi yumuşak ama net. Hatta kendi yolumu buluyorum gibi laflarla kendini de kandırıyor.
O sırada Kerem yanlarına koşuyor, nefes nefese, saçları karmakarışık.
Amca Emre, bak şimdi ne yapabiliyorum! deyip yeni bir hareket deniyor, tekrar topun peşine koşuyor.
Azra, Keremi ilgiyle izliyor.
Onun için iyi ki varsın. Hep yanında bir yetişkin bulduğunu hissediyor. Sen onun için hep orada olan, sözünden dönmeyen, vazgeçmeyen kişisin.
Emre bakışlarını Keremin üzerine sabitliyor. Gözleri kararlı, kendinden emin. İçinden geçiriyor: Eğer Mehmet baba olmayı reddederse, Kerem asla yalnız hissetmeyecek. Olanı yeniden yaşatmayacak. Bir kısır döngüye izin vermeyecek.
Güneş hafifçe ısıtmaya devam ediyor, Keremin neşesi etrafı sarıyor, minik kız beşiğinde uyuyor. Emrenin içinde güçlenmiş bir azim var: Bu çocuğa güven ve sevgi dolu bir hayat vermek için ne gerekiyorsa yapacak, çünkü çocukların ihtiyacı mükemmel bir geçmiş değil, umut dolu bir şimdi ve yanında asla gitmeyecek biri.




