Annelik Sevgisi
Elifciğim, ben Nurten Hanım. Bugün Alperi doyurdun mu? Telefonda bir anne sesi, sanki otuz iki yaşındaki oğlundan değil de, unuttuğum bir kedicikten bahsediyor gibi, sordu bu soruyu.
Gözlerimi sımsıkı kapattım, telefonun sıcaklığı elimin içine gömüldü. Mutfak masasında yeni pişen buharlı somonun üstünde duman yükseliyor, yanında brokoli var. Alper henüz duşunu almış, taze ve zinde, akşam koşusundan gelmişti.
Merhaba Nurten Hanım, tabii ki doyurdum. Şimdi birlikte yemek yiyeceğiz.
Neyle? Soru hemen geldi. Yine o otlardan mı yaptın? Sırf balıkla olmuyor bu işler! Erkeğin eti, kuvveti olur! Dün televizyonda duydum, zayıf erkekler erkenden göçermiş. Sen oğlumu mezara mı sokacaksın bu diyetlerle?
Alper gözlerini devirdi ve sessizce Yok de, ben yokum işareti yaptı. Ama onun bedeni yoktuysa da, varlığı, yeni vücudu, aldığı kararları, aramızda ağır, görünmez bir perde gibi asılı duruyordu.
Nurten Hanım, kendi istedi böyle. Çok iyi hissediyor. Doktoru da sonuçlarını çok beğendi.
Doktorlara göre her şey kağıt üzerinde! Burun kıvırdı. Ben anneyim, görürüm. Yanaklar çökmüş, kemikler çıkmış. Eskiden nasıl gösterişli adamdı! Şimdi? Bari güzel bir etli nohut yapsan, ben yarın getiririm. Yoksa sen ette mi cimrisin?
Her gün aynı saat. Altı olmadan titreyen telefon, ve ben: Nurten Hanım. Kayınvalidem. Evlenmiş kadında hemen hesaba çekme, denetleme, yargılama.
Halbuki başta her şey çok iyiydi.
***
Sekiz ay önce, Alper iş yerindeki sağlık taramasından bembeyaz dönmüştü. Koltuğa oturdu, kemeri gevşetti, nefesini bırakırken yüzü sanki maraton koşmuş gibi yorgundu.
Elif, bir sorunum var, dedi sessizce.
Korktum. Kalp mi? Karaciğer mi? Bin bir teşhis döndü başımda.
Noldu?
Tansiyon yüksek. Doktor dedi ki, kendime bakmazsam kırka gelmeden ilaca başlarım. Kolesterol de yüksek. Şeker de sınırda.
O zaman Alper otuz iki yaşındaydı. Boyu yüz seksen, kilosu doksan beş. Kemerin üstünde bir göbek, yanaklar tombul, gıdı belirgin. Beş yıl masa başı iş ve öğle arası döner-ekmekle yakışıklı adamım tombik, ağır adama dönmüştü.
Yoruldum, dedi birazdan. Merdivende nefes nefese kalmaktan, plajda utanmaktan bıktım. Yeter.
Kollarımda sarmaladım onu. Ben kaç kilo, bilmem. Olduğu gibi sevmiştim. Ama huzursuzsa, sağlığı tehlikede ise, değişmek şarttı.
Beraber yapalım, dedim. Sağlıklı beslenmeyi öğrenelim. Güzel bir spor salonu bulalım. Ben de sağlıklı yemekler pişiririm.
Öyle başladık. Alper Yeşilay Spor Kompleksinden üyelik aldı, antrenör buldu. Ben sebzelerin, baklagililerin, yulafın kitaplarını indirdim, mutfak tartısı aldık, buharlı pişirici. Etiket okuma, kalori sayma, markette alışverişler birlikte.
İlk ayı anlatamam. Alper sinirli, aç; zeytinyağsız karnabahara söylenip duruyor. Sonra alıştı bedeni. Uyumak kolaylaştı, merdivene tırmanmak nefes aldırdı, kot pantolon bol gelmeye başladı.
Sabahları suyla, yulaf, üzerine ceviz ve mevsim meyvesi. Öğleye hindi, buharda sebze, kutu içinde götürüleni. Akşam balık, salata, arada şekersiz lor tatlısı. Mayonez, kızartma, hamur işi gitti. Başta lezzetsiz dedik ama zamanla malzemenin tadına vardık. Meğer brokoli güzel pişince şahane.
Gram gram eriyor fazlalıklar. Önce zor gitti, sonra hızlandı. Üç ayda yedi kilo, yarım senede on iki, sekiz ayda beş kilo daha. Dile kolay: on beş kilo!
Alperin görünüşü bambaşka oldu. Yüzü sert, elmacık kemikleri çıkık. Güvenli bakışlar, yorgunluk yok. Aynada yeni biri. Enerjik, genç, özgüvenli.
Arkadaşlar, iş arkadaşları hayran; Sırrın ne? diyor, akıl istiyor. Sokakta kadınlar dönüp bakıyor. Gururumuz arttı. Başardı eşim, İsteseydi hâlâ eski olurdu.
Kayınvalidem Nurten Hanım o yaz ablasının yazlığındaydı. Haziranda gitti, eylülde döndü. Üç ay hiç görmedi oğlunu. Telefonda ses var ama kilo yok.
Eylül başı döndü.
***
O günü dün gibi hatırlıyorum. Nurten Hanım cumartesi sabahı aniden kapıyı çaldı, daha kalkmamıştık. Alper kapıyı sadece pijamayla açtı.
Yataktan bağırış duydum.
Alper! Aman Allahım, bu ne hal?
Koridora fırladım. Kayınvalide elinde torbalar, rengi atmış, gözleri yuvarlak. Sanki hayalet görmüş gibi bakıyor oğluna.
Anne, merhaba, dedi Alper uykulu. Erken geldin.
Sana ne oldu?! Hasta mısın? Kaç kilo verdin? Torbayı bıraktı, oğlunun omzundan tuttu, kemiklerini sanki yoklayıp yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyor. Her yerin kemik, kupkuru oldun! Neler yapmışsınız oğluma?
O soru artık bana. Kapı eşliğinde gecelikle dikili kalmıştım, ilk cümleyle beraber suçluluk okyanusuna batmıştım.
Anne, doktor dedi ki kilo vermezsem daha kötü olacak. Spor yapıyorum, sağlıklı besleniyorum.
Bilerek mi? Gerisin geriye bir adım çekildi, gözlerinde korku. Eskiden taş gibi adamdın şimdi bir deri bir kemik!
Nurten Hanım, bakın hiç hasta değil, dayanamadım. Doktorları olumlu söyledi sonuçlarına. Her şeyi kontrol altında.
Bana sanki zehir sundum oğluna gibi bakıyor.
Hep senin fikirlerin Diyetler! Eli titriyor. Aç mı bıraktın oğlumu?
Anne! Alper kaşlarını çattı. Bırak artık. Kendim istedim. Kilo fazlayım diye canım sıkıldı.
Fazla mıydı! Ellerini başına koydu. Sen balık etliydin! Adam dediğin dolgun olur, böyle çöp gibi değil!
Tam seksen kiloda, yüz seksen boyda. İri değil, sağlıklı. Ama ona göre, evet, ne var ne yoksa kilo.
Yanında kocaman tencerede etli nohut, kızartma patates, lahana böreği getirmiş. Sofraya dizip, Alper bunları ye bakayım, diye buyurdu.
Anne, sağ ol, ama biz kahvaltı ettik, dedi Alper.
Neyle kahvaltı ettiniz? Mutfakta küçük yulaf ve meyve tabağını görünce kaşlarını astı. Bu mu? Bu besin mi? Serçelere layık! Otur, adam gibi ye şunları.
Başka çaremiz yok. Alper bana acılı bakışla göz kırptı ve oturdu. Bir tabak etli nohut yedi ki annesinin gönlü olsun. Yüzü ancak güldü.
İşte böyle olur, kalkarken öğreti gibi tekrarladı. Salata-malata, balık-filankes. Et, yağlı, sulu yemek! Sıkça geleceğim, sizi kontrol edeceğim.
Gittiğinde Alper kanepeye serildi.
Midem haşat oldu, dedi. Vücut unuttu böyle yemek.
Ve ertesi gün telefonlar başladı.
***
İlk çağrı, yine tam altıda.
Elif, ben Nurten Hanım. Alper öğlen ne yedi?
Şaşırdım.
Merhaba, iş yerinde yedi. Hindi göğsü ve sebzesi vardı kutuda.
Hindi mi? Kuş yeminden beter Erkek adam et yiyecek, hem de yağlısı! Sebzeler neler?
Kapya biber, domates, salatalık
Bu yemek değil, garnitür bunlar. Patates yok, pilav yok? Adam karbonhidratsız yaşar mı?
Ona pilavın, baklagilin, bulgurun da karbonhidrat olduğunu, antrenörün beslenme programına onay verdiğini anlatmaya çalıştım.
Ben adam yetiştirdim, dedi sonunda. Alper sağlıklıydı senin ellerine düşmeden. Yarın köfteleri ben getiririm!
Ertesi sabah yine aradı. Kahvaltıyı sordu. Dedim: Üç yumurta beyazı ile omlet, tam buğday ekmek.
Üç beyaz mı? Sarısı nerede? Orada vitaminler! Yumurta mı esirgiyorsun çocuğuma?
Kolesterolü var, doktor yasakladı.
Sarıdan olmaz o işler! Casusun biri her gün beş tane yedi, sekseninde toprağa girdi!
Üçüncü gün, spor salonuna taktı.
Haftada dört gün mü gidiyor?
Dört.
Allah Allah! Bu eziyet! Bu sporcu deliliği öldürür insanı, kalbi taşımaz!
Kendi antrenörü var. Her şey düzenli.
Antrenör mü! Oğlum parasını alsın da, varsın bağır, koştur, diye uğraşır. Bu yaşta taş mı kaldırılır! Kocam odun keserdi ama spor salonudur, protein tozudur, ne bunlar?
Ben dişlerimi sıktım. Alper idmandan döndü, yüzü gülüyor. Kan tahlilleri şahane, tansiyon düştü, enerji tavan yaptı. Ama annesi için ölmekte.
Dördüncü sabah telefon sabah sekizde çaldı.
Elif, Alperin kurt mu var acaba? İnsan bu kadar kilo kaybeder mi?
Yok, Nurten Hanım, sapasağlam.
Test yaptırdınız mı? Kurtlar, tiroid, mide; insan zayıflar.
Telefonu Alpere verdim. O da dikkatli konuştu annesiyle. Her şeyin yolunda olduğunu, her şeyi planladığını anlattı. Sonunda;
Sen bilmiyorsun başına geleni. Akşam geleceğim.
Akşam geldi, pilav dolu tencereyle börekle. Alper azcık yedi, gönlünü yaptı, sonra bana mahcup. Annene kıyamıyor, bana da programı bozduğu için üzgün.
Ne yapalım, yaşlı işte, dedi Alper. Anlamıyor.
Onun sınırını koymazsan, böyle gider, uyardım.
Alışır, umut etti.
Ama alışmadı. Aramalar her daim devam. Bazen günde iki kere. Sorular artık tuhaflıktan öte.
Sıcak suyunuz var mı kızım? Belki Alper soğuk sudan eriyor!
Gece açlıktan fena mı oluyor?
Proteini içiyormuş, zarar! Çocuk değil kimya laboratuvarı oldu!
Akranlarını, tanıdıkları aradı. Bir keresinde, Alperin teyzesini iş yerinden aramışlar; Yardım edelim oğluna? Yoksa bir şey mi var? diye.
Alper delirdi. Annemi aradı. Lütfen herkese hastayım demeyin, dedi. Kadıncağız gözyaşıyla Beni sevmiyorsun artık, uykularım kaçtı, mezarıma gireceksiniz dedi.
Eziklikten özür diledi, Daha çok geleceğim, merak etme, iyiyim, dedi.
***
Bir hafta sonra Nurten Hanım davet etti, yemeye gittik. Alper eski gömleğini giydi, önceden dar gelen gömlek şimdi bol.
Nurten Hanım yemyeşil, dolu bir sofra kurmuş: kızarmış tavuk, patates kızartması, yoğurtlu patlıcan, börek, yaş pasta.
Alperciğim, ye, toparlanman lazım, diyerek davet etti.
Baktım, bu bir tuzak. Alper yemezse fırça, yerse bütün emekler boşa.
Çok az tavuk ve yağsız salata aldı. Patates ve pastaya dokunmadı. Nurten Hanımın yüzü taş.
Hiç böreğimi denemeyecek misin? dedi, sesi titrek. Sabah altıda kalkıp yaptım oğlum için.
Anne, yiyemem, mahcupça. Dikkat ediyorum.
Dikkat neymiş! Açsın, kemik oldun! Yüzünü bana döndü. Bütün suç sende! Sen de zayıfsın zaten, oğlumu da kendine benzettin!
Boğazıma çay takıldı.
Nurten Hanım, kendi tercihi, ben
Yok öyle! Adam kendi karar veremez. Kim pişiriyorsa, o verir eline yemeği! Ben görüyorum kutuları. Sırf ot, salata!
İçinde et de, bulgur da, sebze de var
Bana akıl verme! İşine nasıl karışırsam, bana da karışma! Ben otuz iki yıl oğlumu besledim, sağlıklıydı! Bir yılda özürlü ettin!
Alper masadan kalktı:
Anne, yeter. Elifin suçu yok.
Tabii, hep eşini koru! Annen batsın, değil mi! Baban öldüğünden beri tek başıma büyüttüm seni, şimdi hanımının lafı geçiyor!
Yarım kalmış söz havada kaldı.
Çıktık. Arabada sessizlik. Alper direksiyonda, ben camdan outside bakıyorum.
Akşam aradı.
Elif, özür dilerim, sesi yumuşak. Alışamıyor, oğlunu kaybetmekten korkuyor.
Korkusun annemi sürekli arayıp bağırmaya hakkı mı var? Beni dadı yerine koyuyor!
O öyle demek istemez
O zaman bana her öğünümü sorup, yemek getirip, işime ne karışıyor? Niye senin yaşadığını bana sorar?
Alper sustu, yere baktı.
Artık bana aramasın, dedim. Merakı varsa sana sorsun. Ama bana değil.
Söyleyeceğim, dedi sessizce.
Söyledi. İki gün kesildi. Sonra yine başladı. Ama şimdi Alperi arıyor, günde beş defa. Alper huzursuz, sinirli. Bir akşam telefon fırlattı:
Dayanamıyorum! Her detayı soruyor, ne yedim, ne içtim, iyi miyim, fena mıyım! Sanki ölüyorum!
Sarılıp, Birlikte konuşmalıyız onunla, dedim. Bırakmaz yoksa.
Anlamaz, karamsar.
Dene.
***
Oturduk, gittik evine. Nurten Hanım yine sofra, ama bu sefer masaya oturmadan başladı.
Anne, konuşmamız lazım, dedi Alper.
Kadıncağız elinde börek tabağı, dondu.
Neden bahsediyorsun?
İki aydır her gün arıyorsun. Yemekleri, bakımımı kontrol ediyorsun. Elife yükleniyorsun. Bu bitmeli.
Kadıncağız bembeyaz.
Ben çünkü seni düşünüyorum, benim hakkım bu.
Düşünmen çok doğal. Ama kontrol etmeyin artık. Ben otuz iki yaşındayım. Kendi ailem var. Nasıl yaşayacağıma ben karar veririm.
Gerçekten mi, yoksa o söyletiyor? Elifle göz göze geldiler.
Anne! Lütfen! Kimse beni zora sokmuyor. Kendim istedim. Çünkü nefessiz kaldım, çünkü doktor böyle dedi. Şimdi çok daha iyiyim. Enerjim var.
Ama on beş kilo gitti! Suratın çöktü!
Şimdi gerçek Alperim. Fazla kilolar tehlikeli. Şimdi normaliyim.
Kadıncağız gözyaşlarına boğuldu. Bir sandalyeye çöldü.
Korkuyorum, dedi, sesi neredeyse çocuk gibi. Hasta olacaksın, başına bir şey gelecek. Sen benim tek oğlumsun.
Alper diz çöküp elini tuttu.
Anne, tam tersi. Doktor dedi ki eğer bu kilolarla gitsem kırka kalmadan tansiyon ilacı, şeker, belki kalp krizi Şimdi kurtuldum.
Ya çok zayıflarsan?
Sağlığım tam yerinde. Seksen kilo olmam gerekir. Daha az olabilir ama gerek yok.
Oturdu, ellerini birbirine kenetledi.
Eskiden insanlar nasıldı? Kuzu kuzu yerdi, yürürdü.
Eskiden herkes tarladaydı, yürüdü, fast food yoktu, dedim kısık sesle. Şimdi masa başında kas yapmak, sağlıklı yemek farz oldu.
Kadıncağızın gözlerinde bir şey kırıldı, koca gözlerinde eziklik.
Sen oğlumu elimden alıyorsun, dedi bana.
Donakaldım.
Almak ne demek? O sizin oğlunuz.
Eskiden gelir yememi yerdi, muhabbet ederdik. Şimdi sadece oturmuyor, yemeğime yüz bulmuyorum.
Nurten Hanım, yemek bir bahanedir. O sizi seviyor. Ama ne yerse yesin, sevgisi aynı.
Sadece yemek yapıyorum, yalnızca bunu becerebildim hep Şimdiye dek. O da elden gitti.
O an anladım, kötü niyetli değil. Sadece kaybolmuş. Oğluna sevgisini yemekle gösteriyor, ama bu dili artık oğlu anlamıyor.
Alperin size ihtiyacı var, dedim. Ama sadece yemek yapan olarak değil, annesi olarak. Sohbet edin, dışarı çıkın, sohbet edin. Kontrolsüz değil, doğal.
Uzun uzun bana baktı, sonunda omuz silkti.
Sana kötü davrandıysam, affet. Sadece şaşırdım, nasıl düzgün besleyeceğimi bilmiyorum.
Korkmayın, sağlıklı yoldayız.
Alper annesini omuzladı.
Anne, illa yemek yapmak istersen, işte sağlıklı tarifleri kullanalım. Ya da gel birlikte pişirelim. Ama Elife her gün Besledin mi? diye sorma. Bu hem bana hem ona ağır geliyor.
Kadıncağız başını salladı.
Deneyeceğim, dedi isteksizce.
Arabada elimi sıktı Alper.
Çığırdan çıkmadığın için sağ ol.
Çok zorlandım, dedim. Ama anladım ki onun derdi daha büyük. Sevgisinin biçimiymiş bu.
Artık ona sen göstereceksin.
Hayat işte, öyle.
***
Bir hafta aramadı. Her şey rayında dedim. Sekiz gün sonra aradı:
Elif, Pazar size gelsek? Fırında balık ve sebze pişireceğim. Tarif buldum. Yarım yağ. Salata da var.
Nefesimi tuttum.
Elbette geliriz.
Bir de, affet kızım Seni hiç üzmek istemedim. Sadece oğlumu kaybeder gibiydim.
Korkmayın, yanınızda.
Şimdi biliyorum.
Telefonu kapattığında inanamamış bakıyordum. Alper banyodan çıktı, yüzümdeki ifadeye bakarak
Kimdi?
Annen. Pazar balık yapacak, bizi çağırıyor.
Gülümsedi, tatlı tatlı.
Gayret ediyor.
Evet.
Ama cumartesi akşamı tekrar aradı. Karmakarışık sesiyle:
Elif, affedersin ama bir şey sormam lazım. Alper’e havuç serbest mi? Ya pancar? Tarifte kalorili diyorlar.
İç çektim.
Hepsi serbest, Nurten Hanım. Ölçüsünde olunca.
Kaç gram mesela? Yüz? İki yüz?
Yüz gram ideal.
Balık olarak hangi tür daha iyi? Somonla levrek arasında kararsızım.
Somon, omega-3 için ideal.
Ben yağlı sandım. Aynen alacağım. Bir de, greçka nasıl pişiyor? Az tereyağı olur mu?
Biliyorum ki daha çok sürecek bu… Kolay değil eski alışkanlıklar, korkular.
Sade suda haşlayın. Bir çay kaşığı tereyağı koyabilirsiniz.
Not aldım. Teşekkürler Elifciğim. Sıkça aradığım için kızmıyorsun değil mi?
Kızmıyorum.
Her şey yolunda gitse de, sizin memnun olmanızı isterim.
Oluruz, rahat olun.
Telefonu kapadı.
Alper duydu, güldü.
Şimdi sağlıklı yemek sorularını başlatacak galiba?
Bundan bin kat iyi.
***
Pazar. Sofra sade. Fırında somon, sebze, haşlanmış greçka, taze roka salatası. Ufak bir dilim börek, o da sembolik.
Uğraştım, masadaki huzur dolu. Bir kusur olursa söyleyin.
Alper balığı tattı, gözleri parladı.
Anne, enfes.
Gülümsedi.
Gerçekten mi? Fazla pişirdim sandım.
Tam kıvamında, dedim. Nurten Hanım, harikasınız.
Başını eğdi, saçlarını düzeltti.
Şu sizin lorlu kekleri öğrenmek istiyorum. Bana da öğretir misin?
Tabii.
Sohbet, komşular, bahçeden lifler, yeni dizi Alperin ne yediği, porsiyon, Bir daha koyayım mı oğlum? yok. Sadece annesi, sadece huzur.
Çıkarken sarıldı bana, sıkıca.
Teşekkür ederim. Vazgeçmedin, anlamama yardım ettin.
Her şey yoluna girecek, dedim.
Arabada elimi tuttu Alper, Dönüm olabilir dedi.
Evet, biliyorum.
Ama üç gün sonra, saat altı; ekranımda Nurten Hanım.
Elif, bugün Alperi besledin mi?
Donarak:
Besledim, dedim sakince.
Neyle?
O an anladım ki bu hiçbir zaman bitmeyecek. Nadiren, daha seyrek, daha az olacak belki, ama bu onun oğlum iyi mi demek şekliydi.
Nurten Hanım, isterseniz Alpere sorun. O zaten her şeyi anlatır size.
Yani
Bakın, bundan sonra her öğünüme cevap vermem, lütfen. Bu bana garip geliyor. Eğer merak ederseniz gelin görün, isterse Alper anlatır. Ama bu her günkü sorgular bitsin.
Sessizlik. Sonunda:
Haklısın, dedi fısıldayarak. Özür dilerim. Alışkanlık.
Değiştirilebilir.
Denerim, dedi, sesi güçsüz.
Kapatınca odadan Alper çıktı, Her şey iyi mi? diye sordu.
Şu an bilmiyorum, dürüstçe. Ama yıllardır ilk kez içimi döktüm.
Sarıldı bana.
Seninle gurur duyuyorum.
Ama çok yoruldum, dedim, başımı omzuna yaslayıp. Kendi ailem olduğumu hissetmek için çok savaştım.
Özür dilerim, seni koruyamadım.
Şimdi koru.
Koruyacağım.
Bir hafta telefon sustu. Bir hafta daha. Belki sınır? Belki sonunda anlamıştır dedim.
Ama cuma akşamı kapı çaldı. Nurten Hanım, elinde küçük bir kutu.
Elifciğim, rahatsız etmiyorum ya?
Buyurun, içeri gelin.
Salona geçti. Paketten sebze güveci çıkardı.
Sebzeli, az yağlı, sizin tarzda pişirdim. Beğenirsiniz diye.
Alper çıktı, annesine sarıldı.
Sağ ol anne.
Utangaçça geçti, Daha çok öğrenmem gerek, dedi.
Yemekte güveci birlikte denedik. Güzel olmuştu. Nurten Hanım masanın başında, gözlerinde umut ışıltısı.
Sevdiniz mi?
Çok, dedi Alper.
Sevindim, demek ki öğreniyorum.
Bir saat kalıp gitti. O gün ne yediğimizi, dolaba göz atmadı, konuşma dersi vermedi. Sadece çay içti, sohbet etti.
Gidince Alper sarıldı bana.
Galiba gerçekten değişiyor.
İnşallah, dedim.
Ama biliyorum, bu barış kırılgan. Yine aramalar, yine kontrol önümüzde. Eski alışkanlıklar kolay silinmiyor. Ama en azından artık Hayır diyebiliyorum. Sınır çizebiliyorum. Açıkça kendi hayatımı savunabiliyorum. Alper artık yanımda.
Pazartesi, akşam altı.
Ekrana baktım: Nurten Hanım.
Açtım.
Elifciğim, rahatsız etmiyorum değil mi? Haftasonu işiniz var mı? O lorlu diyet kekinizi öğrenmek istiyorum, yardım eder misin?
Derin bir nefes aldım.
Tabii ki, Nurten Hanım. Gelip pişiririz.
Kapattı.
Alper, göz ucuyla.
İlerleme var mı?
Ufak bir adım. Az da olsa ilerleme.
Gülümsedi, başımdan öptü.
Gayret ediyor işte.
Gayret ediyor, dedim.
Salonda sessizce, mutfakta soğuyan sağlıklı akşam yemeğinin yanında, aralık ayında sokağa ağır bir gece inerken, içimden şunu biliyorum: Henüz galip gelmedim; ama mağlup da değilim. Sınır belli, biz aynı taraftayız. Omuz omuza.




