Biliyor musun, hayat bazen hiç beklemediğin anda sana kendi geçmişinle yüzleşmek için küçük oyunlar oynayabiliyor. Kime ne derdin belki, ama işte, başımıza gelince anlıyoruz. Şimdi sana anlatacağım bu hikaye de, tam İstanbulun göbeğinde, şehrin en lüks otellerinden birinin lobisinde yaşandı. Her yer parıltılı avizeler, mermer sütunlar, ihtişam fışkırıyor resmen.
Bir gün, yine böyle kalabalık bir akşamüstü, o lobiye kimseyle alakası yokmuş gibi görünen biri giriyor: Genç bir kız, yıllanmış bir kaban, ayakkabısı yamalı. Oradaki herkes gibi olmadığından mı ne, hemen dikkat çekiyor tabii. O sırada içeri Ali Vefa giriyor öyle sıradan biri değil ha, milyonluk işleri var, servetiyle her lafı kesecek kadar alışmış güce. Ama yılların hep kar hesabı yapmakla kalbini iyice kurutmuş gibi.
Alinin gözleri kıza takılıyor, bir bakışı var ki, burada ne işin var? der gibi. Kıza doğru bakıp, yavaşça takım elbisesinin kollarını düzeltiyor.
Burası park köşesi değil, kızım. Piyano çalmayı biliyor musun yoksa yağmurdan kaçıp burada mı saklanıyorsun? diyor, sesi buz kesmiş, belli ki bir güzel kovacak umuduyla.
Ama kızda zerre tedirginlik yok, göz göze geliyorlar. Gözleri öyle bir derin ki, o yaşta birinde kolay kolay göremezsin.
Size unuttuğunuz melodileri çalabilirim, diyor sessiz ama net bir şekilde.
Ali gülüyor, belli ki inanmıyor. Yine de içindeki o ukalalık var ya, kızın burnunu sürtmeye çalışıyor.
Öyle mi? O zaman görelim bakalım. Eğer Ay Işığı Sonatını tek bir yanlış nota olmadan çalarsan, bir hafta boyunca benim başkanlık süitimin anahtarları sende. Ama bir yerde tökezlersen, bir daha bu otele adımını bile atamayacaksın, anlaştık mı?
Kız başını sallıyor ve parmaklarını piyanonun tuşlarına koyuyor.
İlk birkaç nota çalınca lobi bir anda sessizleşiyor. Hani çalmak var, bir de hikaye anlatmak var ya, o melodide yılların, özlemin sesi vardı sanki. Ali, kızın haddi bildireceğini sanıyordu ya, bir anda olduğu yerde dona kalıyor. Çünkü kızın küçük parmağında ilginç bir gümüş yüzük var dallar birbirine dolanmış gibi tasarlanmış, çok özel bir şey.
O an Ali ne yapacağını bilemiyor. Cebinden eski bir fotoğraf çıkarıyor, kıvrılmış, kenarı sararmış… Fotoğrafta hayatında en çok sevdiği, ama yıllar önce yurt dışı keşmekeşinde bir daha göremediği bir kadın var. Kadında ise tam o yüzük. Gözleri doluyor tabii.
Kız son notayı çalarken cidden avizeler titriyor, müzik kulakta yankılanıyor. Ali zorla bir adım atıyor ve neredeyse sesi titreyerek soruyor:
Bu… bu yüzük sende nereden?
Kız yavaşça kalkıyor, soğuktan ellerini ovuşturuyor.
Annemden kalan tek hatıra bu yüzük. O hep derdi ki, gün gelir bu melodi beni evime götürür.
İşte o an Ali olduğu yere yığılıyor, elleriyle yüzünü kapatıyor. Karşısındaki o yoksul kız değil artık; on iki yıl önce kayboldu zannettiği öz kızını bulmuş. O gün suite konuk olan biri değil, evin gerçek sahibi, Alinin geçmişine hayat veren, unuttuğu ruhunu geri getiren biriydi.
Yani demem o ki, insanı sadece üstündekine göre yargılama. Bazen karşındaki, kendi kaybettiğini sandığın parçayı taşıyordur üzerinde. Bunu asla unutma.



