“Kocamı Aldattım ve Pişman Değilim: Bu Ne Bir Dizi Sahnesi Ne De Lüks Bir Otelde Denize Nazır Bir Kaçamak Değildi – Hepsi Sıradan Günlerimde, Markete Giderken ve Çamaşır Asarken Yaşandı”

Eşim Orhanı aldattım ve bundan pişman değilim. Ne bir film karesindeki ani bir dürtüyle yaptım, ne de deniz manzaralı bir otel odasında bir macera yaşadım. Her şey sıradan hayatın arasında, alışverişle çamaşır derdi arasında, fazla düzenli ve birbirine uyumlu geçen günlerin keskin köşelerinde oldu.

Ne zaman kaybolduğumu hatırlıyorum; bir cumartesi sabahıydı. Menemen yapıyordum, radyoda Türk sanat müziği hafifçe çalıyordu. Orhan, gazeteyi okuyor. Tuz? diye sordu, gözünü bile kaldırmadan. Tuzu verdim, parmaklarımız değmedi birbirine.

Kendimizi dışarıdan hayal ettim bir an: Alışkanlıkları birbirini ezbere bilen ama birbirlerini hiç tanımayan iki insan. Çocuklar çoktan kendi evlerini kurmuş, köpeğimiz Karamel bizden daha uzun uyuyor, takvim duvarda boş. Buzdolabındaki her şey tam zamanında yerinde, faturalar ödenmiş. Sadece ben, sanki artık hiç kimsenin gözüne çarpmıyordum.

Denemişliğim de oldu. Konuşmaya, birlikte yürüyüşe çıkmaya, hatta Gel, İstanbulda hiç gitmediğimiz bir lokantada yemek yiyelim demeye. Orhan erteledi. Çeyrekten sonra, projeyi bitireyim. Bayramdan sonra, daha sakin olur. Yazdan sonra, insanlar da döner, rahatlarız. Onun sonralarında iki yıl geçti. Bu sürede üç kilo sessizlik aldım, hayata merakımı kaybettim.

Cemle yüzme kursunda tanıştım. Eğitmen, yaş belli; artık endorfin peşinde değil, omurga sağlığını kolluyor. Önce kulaçlarımı düzeltti, sonra nefesi sordu. Uzun süredir ilk defa biri beni eş, anne, mutfak robotu, takvim değil; ben olarak gördü.

Ceme not defterine yazılacak şeyler anlattım: uykusuzluğumdan, kırık fincanlardan, geceleyin evin sessizliğinin içimi nasıl kemirdiğinden bahsettim. Dinledi, gerektiği yerde güldü. Böyle gülen, insanın içini çözülten bir gülüştü; yok etmeyen, var eden.

Her şey bir anda olmadı. Önce antrenmandan sonra bir kahve. Sonra parkta yürüyüş; Islanmazsın, rüzgar kurutur dedi. Ardından gece gelen mesajlar: Sakın su içmeyi unutma, bacakların kramp girer.

Belki saçma, belki güzel… Bir süre bunun geçici olduğunu sandım. Ama bir akşam işten dönünce Orhan Çorba tencerede dedi sadece. O an dedim, şimdi çıkmazsam içimde nefes kalmayacak.

Cemin evine gittiğimde sabun kokuyordu, ayakkabılarından yeni biçilmiş çimen. Kanepede oturduk, söylemek istediklerimizi ve istemediklerimizi aynı anda düşündük. İlk o elimi tuttu.

Öyle bir volkan, şimşek yoktu; sanki uzun süre suyun altındayken sonunda yeniden nefes almak gibi. Cem beni öptü. Dünya yerinden oynamadı. Ama vücudum, yıllar sonra, varolduğunu hatırladı. Abartmayacağım, güzeldi. Nazikti. İhtiyacım olan buydu; kısa bir zaman da olsa sadece ben olabilmek.

Suçluluk mu hissettim? Evet. İlk gece, rüyamda bütün düğünler iç içe girdi; tüm alyanslar önüme serildi, babam Söz vermiştin dedi. Sabah ezanıyla kalktım, koşuya çıktım normalde hiç koşmam.

Kalbim çarpıyor, vicdanım her adımı sayıyordu. Dönüşte fırından taze simit aldım. Masaya bıraktım. Orhan yine bildiğim gibi, usul usul tereyağı sürerek sabahı yaşadı. İyi uyudun mu? dedi, yine bakmadan. İyi uyudum dedim, yalan söyledim, ölmedim.

Pişman değilim. Biliyorum bu yazıyı okuyanlar var, evliliğin yıkılmaz bir duvar olduğunu söyleyenler. Belki öyledir; ama bizim duvarda yıllardır deliğinden rüzgar esiyordu.

Cem bana sanki bir çekiç değil de bir masa lambası oldu; boş yerleri aydınlattı. Ona sayesinde, nasıl özlediğimi, konuşmaya, görülmeye ve dokunulmaya ne kadar aç kaldığımı anladım.

Dersiniz ki, Evliliğin için mücadele edemez miydin? Ettim. Gücüm yettiğince. Orhan kötü bir adam değil. Hayatı boyu yanımda olmama o kadar alıştı ki artık kim olduğumu göremez olmuş.

Sohbet açmaya çalışsam, şaka yapıp geçiştirirdi. Terapiste gidelim desem, Onlar modası geçti derdi. Mutsuzum dediğimde, Yine mi? deyip bütün dilimi ağzımdan çekip alır gibi.

Bunu ona söyledim mi? Hayır. Evet, biliyorum, korkaklık. Düzen kurmak için iki tarafta da durmak. Ama bazen hakikat, cerrah bıçağı gibi keskin değildir; bazen delicidir. Her şeyin bir bedeli var. Son haftalarda Orhan bana dikkatle bakmaya başladı.

Geç gelecek misin diye soruyor, parfümümün değişmiş olduğunu fark ediyor. Ben de onda günlerce, gecelerce tost ve ucuz şarapla sohbet ettiğim o eski adamı görüyorum. O hatıra içimi eritiyor. Panikle dolduruyor çünkü şimdi tercih, laf olmaktan çıkıp gerçek oluyor.

Cem ise, Bir söz vermek zorunda değilsin. Yalnızca gerçekten neredeysen orada ol yeter dedi. Hiç baskı yapmadı. Zaman tanıdı. Ama zaman, kalbin yanında tik taklarıyla acımasızdır. Onunlayken kendime kavuşuyorum, Orhanla eski yılların yankıları geliyor. Zira aldatmak, geçmişi silmiyor; sadece arasına sızıntı bırakıyor.

Pişman değilim çünkü yaşadıklarım beni uyandırdı. Sonraya bıraktığım soruları sormamı sağladı. Bana şefkatin lüks değil, oksijen olduğunu gösterdi. Ütülü gömleklerin arasında, içimdeki uğultunun dinmediğini fark ettim. Artık hayata dokunmadan yaşamak istemediğimi biliyorum.

Ama sonrası ne olur, bilmiyorum. Akşam oldu, masada iki zarf: Birinde Cemin aldığı hafta sonu otobüs biletleri, Cesaretin varsa gelirsin diye. Diğer zarf eski günlerde Orhanla gittiğimiz, evlilik yıldönümlerini kutladığımız, Anadolu yakasındaki o restorana rezervasyon. İki yol, aynı kaldırımda. Birbiriyle çakışmayan iki hayat.

Gözlerimi kapatınca iki gerçek duyuyorum. Birincisi: Mutluluğu hak ediyorsun, cesaret gerektirse de. İkincisi: Bir daha aynı ihaneti yaşarsan, bu kez kaldıramazsın. En çok bundan korkuyorum.

Ne ayıplanmaktan ne laf sözden; ya yeniden terk edilirsem ister Orhan, ister Cem tarafından bu kez acısı daha fena olur çünkü yaşarken yeniden uyanmanın ne demek olduğunu biliyorum. İkinci bir hayal kırıklığını taşıyamam.

Haklı gösterme, mazeret istemiyorum. Sadece birçoğunun sessizce içinden söylediğini sesli dile getirmek istedim: İnsan birini sevip kendini ihmal edebilir, erteleyebilir. Ben sonunda kendime sarıldım. Geriye kalan için ise henüz bir karara varmadım.

Bugün dönüp bakınca, eğer kendini ve duygularını gereğinden fazla ihmal edersen, bir gün nefes almanın bile lütuf olduğunu anlıyorsun. Hayattan kaçmayacağım. Aldığım en büyük ders bu oldu.

Rate article
Lifequest
“Kocamı Aldattım ve Pişman Değilim: Bu Ne Bir Dizi Sahnesi Ne De Lüks Bir Otelde Denize Nazır Bir Kaçamak Değildi – Hepsi Sıradan Günlerimde, Markete Giderken ve Çamaşır Asarken Yaşandı”