İkinci Sırada
Suzi bir koridorda bekliyordu, ayaklarının altındaki eski İstanbul taşları dalga dalga hareket ediyordu, birden kalbi sıkıştı: eşi yine gitmeye hazırlanıyordu. Odada rüzgâr gibi esen, anahtarlarını döndürerek kabanını giyen, ayakkabılarını bir gölge gibi çekiştiren Yiğit yüzüne bile bakmadan kapının eşiğinde dikiliyordu. Suzi, bir rüyanın bulanıklığında, elini gardırobun köşesine geçirdi – sanki Topkapı Sarayı’nın gizli bir kapısıymış gibi kendini güvende hissedecekti oraya tutunursa.
Yiğit… yine mi gidiyorsun? sesi sanki Galata’nın sisinde kaybolmuştu; bir endişe saklanıyordu notalarında.
Evet, cevabı kısa ve donuktu, gözleri uzaklara dalmıştı. Yelda’nın hastaneye gitmesi lazım. Çocuk ateşlenmiş, o da ayakta zor duruyor…
Suzi’nin içi eriyip taştı; bir gölge gibi ilerleyip zorla kendini toplar halde sordu:
Ya bizim çocuklar? Dün Selim’e söz vermiştin, parka götürecektin; Elif de masal bekliyor senden gece olmadan. Hepsi bütün gün seni bekledi! Nasıl tekrar umursamaz olabiliyorsun?
Yiğit bakışlarını Kaşın sarp yamaçlarından birine bırakırmış gibi sağına döndü, elini saçında savurdu. Yüzünde utanç yoktu; açıklama gereği de duymuyordu. Kendince iyi biri olduğu için…
Suzi, biliyorsun, omuzlarını gevşetip baktı, ona yardım edilmesi gerek. Başka kimsesi yok. Elifle Selimin sağlığı yerinde. Park yarın da duruyor, masalı sen okursun. Ne var yani? Bir problem mi olur?
Sözler havada asılı kaldı. Suzi’nin içinde Kapalıçarşının kumu gibi bir öfke dalgası yükseldi. Bir adım daha atıp yumruklarını sıktı.
Bizim çocuklar seni unutacak neredeyse! sesi inceldi, kırıldı. Onlarla en son ne zaman oturup vakit geçirdin, söyle?
Yiğitin sessizliği, Galata Kulesi’nin göğsünde yankılandı. Uzağa, buğulu bir pencereye bakarak konuştu:
Onu yalnız bırakmam. Gerçekten çaresiz. Senden de, çocuklardan da kötü durumda…
Suzinin gülüşü acılı, tahta bir sandıktan çıkma gibiydi. Gözyaşları yeni bir yağmura hazırlanıyordu, ama direndi.
Tabii… Biz her zaman bekleriz, değil mi? Her zamanki gibi…
Yiğit bir şey söylemeye yeltendi dudaklarında bir esinti, omuzlarında ağırlık. Ama sözler sanki bir Boğaz akıntısında kayboldu. Elini savurup eşiği geçti, kapı sessizce kapandı. Suzi, bir limon kolonyası kokusunun kalıntısı içinde kaldı.
Yavaşça antredeki pufa çöktü. Dizleri, Yunan rüzgârında eğilen zeytinler gibi yumuşadı. Kendini sarıp içindeki acıyı sıkı sıkı tuttu. O yine gitmişti. Başkasının çocuğu, kendi ailesinden kıymetliydi…
Günler aktı; hepsi aynı tonda, aynı renkte. Sabahları okula ve kreşe koştular, sonra sonsuz ev işleri: çamaşır, yemek, temizlik. Akşamlar uzadıkça uzuyordu. Yiğitin eve gelişleri seyrekleşmeye başladı. Bazen gece yarısı, bir kilidin kendi etrafında dönerken çıkardığı tıkırtıyı rüyasında duyuyor gibi olurdu Suzi. Hafifçe gözlerini aralardı; sabah kalktığında hep aynı soğuk yastık, kahve kokusu, bir de yalnızlık kalırdı.
Haftalar geçti. Suzinin içinde görünmez bir kum saati ağırlaşarak doluyordu. Kendi kendine Bu geçici, deyip avutuyordu ama geceleri yatağa uzanırken Ya hep böyle olursa? diye düşünmeden edemiyordu.
Bir sabah bulaşıkları yıkarken köpüklerin altından tuvaller gibi geçen çini desenlere baktı, elleri titreyince dayanamayıp telefonu aldı. Aramayacağı bir numarayı ilk defa çevirdi.
Merhaba, sesi sade, ama içinde dar bir İstanbul sabahı kadar gerginlik vardı. Ben Suzi, Yiğitin eşi.
Kısa bir sessizlik oldu. Suzi, zamanın bir balık gibi kaydığını hissetti.
Sonunda Yeldanın sesi geldi, belirgin bir sabırsızlık titriyordu notalarında:
Anladım. Size nasıl yardımcı olabilirim?
Suzi gözlerini yummuştu, cümlesi ani ve kırıcı biçimde aktı ağzından:
Artık onun merhametini kullanmasan olmaz mı? Sesi yükselmişti farkında olmadan. Onun ailesi var. Çocukları var. O bize lazım!
Bir süre sessizlik. Suzi gözlerinde, Yeldanın pencere önünde çayını yudumladığını, uzaklara bakarken hiçbir şey hissetmediğini hayal etti.
Endişenizi anlıyorum, Yeldanın sesi yumuşak, ama kararlıydı. Fakat yardım teklif eden Yiğitin kendisi. İtiraf edeyim, reddetmek için bir sebep göremiyorum. Çocuğum hasta, yalnızım.
Suzi ellerini daha da sıktı, telefon sanki buhar olup yok olacaktı. İçinde kaynayan bir fırtına vardı:
Senin hoşuna gidiyor, dedi hışırdayan bir tonda. Onun iyi niyetinden faydalanıyorsun.
Desteğe gerçekten ihtiyacım var, Yelda, savunmasız ve net yanıtladı, hiç tartışmaya tevessül etmeden. Ve Yiğit… O iyi bir insan. Mükemmel bir adam böyle olur.
Suzi öfkeyle sırıttı:
Hangi aileyi yıkmak pahasına? cümlesi titredi, ama kararlı kaldı.
Daha uzun bir sessizlik. Sonra Yeldanın sesi buz gibi geldi:
Ben kimseyi yıkmıyorum. Sadece yardımı kabul ediyorum. Seçimi Yiğit yapıyor. Belli ki sizi böyle tercih ediyor. Lütfen bir daha aramayın.
Tek bir tık sesi. Suzi telefonu indirdi, cam önüne gitti. Dışarıda hayat devam ediyordu: apartmanın önünden geçen pazar arabalarının tekerlek sesi, uzaklardan gelen çocuk kahkahası, akıp giden arabalar… O anda Suzinin dünyasında bir şey yıkıldı. Yeter. Artık bunun devamını istemiyordu.
Ertesi sabah Suzi yavaşça valizleri toplamaya başladı. Sanki nefesiyle değil, rüyada yürüyormuşçasına. Çocukların kitaplarını, Selimin küçük arabasını, Elifin sevdiği peluş tavşanını kontrol etti tek tek. Ağlamıyordu artık Suzi, gözyaşları başka bir geceye emanetti. Şimdi sadece güçlü olması gerekiyordu. Kendisi ve çocukları için.
Taksi durağında, Elif gözlerini kocaman açıp dayanamayıp sordu:
Anne, nereye gidiyoruz? sesi bir vapurun sisini andırıyordu.
Suzi diz üstü çöktü, minik elleri avuçlarına aldı:
Anneanneye gidiyoruz, kuzum. Orada güzel olacak. Hani anneanneyi çok seviyorsun ya?
Elif başını salladı, ama gözlerinde cevapsız bir soru parlıyordu.
Selim yavaşça yanaştı. Daha büyüktü, annesinin izin verdiğinden fazlasını anlıyordu.
Babam gelmeyecek mi? dedi, gözlerini annesinin gözlerine kenetleyerek.
Suzi bir an içinden bir şeyler koptu. Onun başını okşadı, saçını düzeltti:
Bilmiyorum, Selim, dürüstçe yanıtladı. Şimdi yalnız olmamız gerek. Zamana ihtiyacımız var.
Selim başını salladı ve sevdiği arabayı eline aldı. Sorsun istemedi, sadece daha sıkı tuttu oyuncağını.
Suzi bir an eve son kez baktı. Buradan nice anı geçmişti: kahkahalar, kucaklamalar, umutlar… Ama şimdi bu ev ona masalsız, ıssız bir Boğaziçi sabahı gibi geliyordu.
Çantaları topladı, çocukları araca bindirdi. Taksi hareket ettiğinde Suzi arkaya bakmadı. Sadece ileriyi seyretti, bir gün açacak yeni bir pencerenin vaadiyle. Arkada kalan, eski bir umuttu; ileride ise belirsiz bile olsa bir hayat vardı.
***********************
Anne kapıyı açtı, sorusuz, sitemiz. Önce Elifi kucakladı, sonra Selimi, en son Suziyi. O sarılış, Marmaranın sıcak kumları gibi sessiz bir destek, burada güvendesiniz diyen bir vaat.
Suzinin vücudundan günler boyu biriken gerilim azalmaya başladı. İçeri adım attı, kapıyı kapadı; o anda görünmez bir baraj yıkıldı, gözyaşları fırtınayla indi. Masanın başındaki sandalyeye oturdu, başını annesinin omzuna koyup ağlamasına izin verdi, çocukken olduğu gibi. Annedeki sevecen dokunuş, Suzinin yasını bir nebze azalttı.
Margarita, usulca kızını sırtından okşadı, Suzi ağlarken masa örtüsünden tuttu. Sonra kalktı, ocağa çay koydu. Çaydanlıktan çıkan kaynama sesi, yaşlarla karışan taze Türk çayı kokusu Suziyi yavaşça adalara döndürüyordu.
Beş gün geçti. Yiğit aramadı. Hiç. Çocukları sormadı, iyi misiniz diye yokladı. Sanki gidişlerinin onun için bir anlamı yoktu.
Altıncı gün telefona onun ismi düştü. Suzi dondu, cevap vermemekle vermek arasında kısa bir gölge yaşadı. Sonra cevapladı.
Neredesiniz? Yiğitin sesi şaşkındı, evde kimsenin olmayışını yeni fark etmiş gibi.
Annemdeyiz. Gittik, Suzi sakince söyledi.
Neden? Sesi endişeli değil, daha çok şaşkın gibiydi, sanki gitme sebepleri bir türlü anlam kazanamıyordu.
Suzi derin bir nefes aldı. Aylarca hazırladığı cümlelerin hiçbiri gerekmiyordu aslında, kelimeler kendiliğinden döküldü:
Çünkü artık bizsiz yaşıyorsun. Uzun zamandır.
Bir sessizlik daha. Yiğit ağır ağır nefes aldı.
Şimdi gelirim, mırıldandı.
Gerek yok, Suzi son sözü söyledi, Gerek yokda yorgunluk, kırgınlık, ve o zayıf umut vardı. Bence seni görmek istemiyoruz.
Telefonu kapadı, bir süre ekranın parıltısını seyretti. Margarita karşısında otururken sessizce dedi:
Anlayacak. Belki erken, belki geç. Ama düzeltebilecek mi, bilmiyorum.
Sabah, Suzi mutfakta oturuyordu. Pencerenin dışında yavaşça gün ağarıyordu. Önünde soğumuş bir fincan çay, yüzeyinde bir zar gibi kabuk. Kaşığını karıştırıp çayın içinde gezdirirken kapı çaldı. Suzi yavaşça kapıya gitti, baklavadaki fıstık gibi birden kapı aralandı. Yiğit vardı karşısında.
Bitkin bir hali vardı: yüzü solgun, gözlerinin altında kara göller, uykusuz gecelerin kırıntısı kalmış. Ben… ben şimdi anladım, yoksunuz, dedi. Suzi acı bir tebessüm etti.
Bir hafta oldu, dedi. Ne kadar dikkatlisin. Hiç mi hatırlamadın bizi?
Yiğit saçını dağınıkça karıştırdı, doğru sözleri bulmaya çalıştı.
Arkadaşında olduğunu sandım Ya da… bilmiyorum. Durdu, ekledi: Yelda, aradığını söyledi.
Suzi kollarını sardı bir kalkan gibi.
Ne dedi sana? doğrudan sordu.
Kıskanıyorsun dedi. Üzüldüğünü söyledi.
Suzi acı bir kahkaha koyuverdi:
Üzülmekten çok seni elinde tutmak için yapıyor. Sen de izin veriyorsun.
O an, koridorun başında çocukların ayak sesi duyuldu. Selim ve Elif içeri daldı; Elif usulca, gözlerinde bir korku, Yine gidecek misin? diye sordu. Selim dimdik durdu, elleri yumruk, bakışlarında kararlı bir yetişkinlik.
Bizimle vakit geçirmek istiyorsun, ama hep gidiyorsun, Seliminki bir yargı değil, gerçeği tespit gibi.
Yiğit çocuklara bakınca içindeki deniz devrildi. Ağzını açıp bir şeyler söyleyecekmiş gibi oldu ama söylemedi. Çünkü biliyordu, yine Yeldaya gidecek. Yelda yardımsızdı, ona lazımdı, başka bir mazerete de gerek yoktu.
Suzi her şeyi izledi. Elifin küçücük dudaklarını büzdüğünü, Selimin titreyen ellerinin arkasında nasıl bir dik duruş sakladığını. O an Suzi anladı ki kelimeler artık gereksiz. Söylenecekler o bakışlarda, sessizlikte, kırık vaatlerde çoktan söylenmişti.
Yiğit Elife yaklaşmak istedi, ama kız biraz geri kaçtı, duvara yaslandı. Gözlerinde damlacıklar titredi ama konuşmadı, sadece baktı, içinde binlerce isyanı saklayarak. Selime de sokulmak istedi, ama Selim hızla uzak pencereye döndü.
Düzelteceğim, diye kekeledi Yiğit, sesi ürkek ve zayıf. Sadece anlayın, yardım etmem gereken biri var; yakında biter! İki ay, belki altı ay…
Suzi başını salladı, benliğinde yorgun bir ıstırap vardı, başka bir şey değil:
Şansların bitti, dedi, ince ama net bir tonla. Kendi ailesi yerine başkasını seçenle yaşayamam. Çocuklara her gün neden gelmediğini anlatamam.
Ama sizi seviyorum! Yiğit yaklaştı, tutacak gibi ellerini uzattı. Gerçekten seviyorum!
O zaman neden hep oradasın? Suzi, deniz mavisi gözleriyle derin bir hüzünle bakıyordu Ne zaman bizimlesin? Biz neden hep ikinci sıradayız?
Sözler tıkandı. Yiğitin anlatacak şeyi yoktu artık.
Git, fısıldadı Suzi. Ve dönme bir daha.
Yiğit, çocuklara bir kez daha baktı Elif ağlıyordu, Selim dimdik ayakta. Sonra yavaşça geriledi; kapı kolunu çevirdi ve çıktı. Kapının sessizce kapanış sesi bir hikâyenin son noktası gibiydi.
Elifin ağlamasını artık durduracak hal yoktu. Suzi hemen yanına koşup sarıldı, saçlarını okşadı.
Her şey geçecek, hayatım, fısıldadı, sesine gözyaşı katmamak için uğraşarak.
Selim ilerleyip elini annesine uzattı. Eli soğuktu ama tutuşu sıcaktı. Tek kelime etmedi; bu kucak her kelimeden daha çok şey anlattı.
Biz hallederiz, dedi Suzi gözlerini gökyüzüne kaldırıp. Yağmurlu bir sabah, uzaklarda, bir zamanlar sevdiği adam dönemece girerken.
********************
Sonraki günler ağır ağır geçti; zaman sanki Boğaz sularında yavaşlamıştı. Her sabah Suzi yataktan kalkıp Belki bugün kolay olur, diye düşündü, ama olmuyordu. Kendini işe, eve, çocuklara verdi. Her boşluk, çoktan unutmaya çalıştığı acıya dönüştürecek gibiydi.
İşiyle oyalandı; bolca çeviri aldı, akşamları bilgisayar başında kelimeler arasında kaybolarak. Her şey alışkanlıktı ama içeride bir boşluk duruyordu.
Annesi yanında oldu, asla sorgulamadan, konuşmadan. Çocuklarla oynadı, masallar okudu, Suziyle çay içerken sessizce oturdu. O sessizlikte bir tür güven vardı.
İki hafta sonra, her şey rutine alışırken, telefon çaldı. Ekranda Yelda vardı. Suzi şaşırdı, telefonu açtı.
Suzi, hoşuna gitmese de… Yeldanın sesi alışılmadık biçimde ürkekti, Yiğit artık bana yardım etmeyecek.
Suzi dondu. Cevabı netti:
Eee?
Hep yanımdaydı. Yardım etti. Ama dün eşyalarını topladı, kendini hain gibi hissettiğini söyledi, artık gelmeyecek.
Suzi hafifçe gülümsedi. O gülüşte kin yoktu, sadece yorgunluğun getirdiği ironi.
Bunu bana üzüleyim diye mi söylüyorsun?
Hayır, Yelda derin nefes aldı; ilk defa bir rahatlama vardı sesinde. Hatalıydım. Onu yanımda tuttum çünkü kendimi yalnız hissettim, korktum. Ama bu başkasının hayatını kırmaya değmez.
Teşekkür ederim, dedi Suzi. Ama artık fark etmez.
Fark eder, Yelda kararlıydı. Çünkü Yiğit sizi hâlâ seviyor. Çocukları da.
Suzi gözlerini kapadı, göğsü sıkıştı ama izin vermedi duyguların taşmasına.
Severse öne koyardı, dedi. Bir hafta yokluğumuzu fark etmedi bile.
Bir sessizlik daha.
Anlıyorum, dedi Yelda. Hakkını helal et.
Dairede sessizlik vardı; çocuklar uykuya dalmıştı. Suzi, sözcüklerle ve anılarla baş başa kalmıştı. Yiğitin adımı çok gecikti.
Suzi derin bir nefes aldı. En dibe gömülen bu karmaşadan sonra kesin bir huzur hissetti. Artık neyin bittiği belliydi. Kolay değildi; ama bir yerde ona hafiflik getirdi.
Çünkü artık biliyordu: önünde yeni bir hayat var ve onu kendi kuracak.
Yiğit ancak bir ay sonra tekrar geldi. Akşam yemeği zamanıydı; Suzi sofrayı kurmuş, çocuklar çorbalarını kaşıklıyordu. Kapı çaldı. Suzi şaşırdı, kimseyi beklemiyordu. Yavaşça kapıyı açtı.
Yiğit kapıda, başı eğik, gözleri yorgun.
İçeri girebilir miyim? neredeyse sessizce sordu.
Suzi hareket etmedi.
Neden? diye sordu düz bir sesle.
Yiğit yere bakıp sonra tekrar ona döndü.
Her şeyin değerini kaybettikten sonra anladım. Yeldaya da söyledim, artık güvenmesin bana. Dönmek istiyorum. İzin verir misiniz?
Az ötede Elif başını uzattı, babasını görür görmez annesinin eteğinin arkasına kaçtı, bir şey demeden mutfağa gitti. Selim sofrada, başı tabağında, duymazdan geliyordu ama Suzi her şeyi kaçırmadığını biliyordu.
Çocuklar seni istemiyor, dedi Suzi, acı bir kabullenişle. Ben de artık senin yine gideceğinden korkmak istemiyorum. Her gün kapıya bakıp Gelecek mi? diye düşünmek istemiyorum.
Gitmeyeceğim! Bir adım attı Yiğit, sanki görünmez bir duvarı aşmak ister gibi. Suzi elini kaldırıp engel oldu.
Çoktan gittin. O çizgiyi ne zaman aştın, farkında bile değildin.
Yiğit eliyle sıkıca kavradı, sonra gevşetti. İçinde bir cevap aradı ama onarıcı bir kelime bulamadı.
Her şeyi düzeltmeye hazırım. Daha çok çalışırım, evde olurum, Yeldayı unuturum… Hatalıydım… Lütfen…
Suzi başını salladı. Gözlerindeki yaşlar çoktan bitmişti; sadece netlik vardı şimdi.
Peki onlar unutur mu? başıyla çocuklara işaret etti. Selim futbol oynamıyor çünkü üç maçını kaçırdın. Elif resimlerinde yalnızca anne ve anneanneyi çiziyor çünkü babası yok. Sadece yok olmadın; hafızalarında da silindin.
Yiğit bir şey daha söyleyecekti ama mutfaktan annesinin sesi geldi:
Suzi, bana yardım eder misin?
Bu sadece bir rica değil, bir işaretti. Destek, güç. Yalnız olmadığının hatırlatması.
Suzi derin bir nefes aldı, Yiğite son kez baktı. O haliyle hafızasına kazıdı.
Git Yiğit. Biz artık senin ailen değiliz.
Yiğit kapıda bir süre durdu. Sanki Suzi fikrini değiştirecek diye bekledi. Suzi konuşmadı ve aralarındaki boşluk ağırlaştı.
Sonunda Yiğit döndü, iki adım attı ve çıktı. Kapının hafifçe kapanışı, yoğun bir İstanbul gecesinin sonu gibiydi.
Suzi kapıyı kapadı. İçeri döndü. Elif annesine koştu, sarıldı. Selim kalkıp annesini belinden tuttu. Margarita ona hafifçe dokundu.
Evde sessizlik vardı. Ama bu sefer o sessizlik huzur gibiydi. Dışarıda, camda hafif yağmur: sanki yeni bir başlangıcı anlatıyor…
***********************
Altı ay sonra Suzinin hayatı kendiliğinden yeni bir ritme kavuştu. Kendi başına bir ev tuttu lüks değildi ama sıcacıktı, iş yerine de yakındı. Yol için harcanan saatleri şimdi çocuklarına ayırdı: onlarla kitap okudu, derslerine yardım etti, birlikte resim yaptı, oyun oynadı.
Annesi başka bir kente, İzmire taşındı; ama her akşam saat yedide telefon çalardı; anne, Gününüz nasıl geçti? diye sorardı. Bu aramalar Suzinin küçük dayanağı oldu.
Elif, her zaman sahneye çıkmayı hayal ettiği için tiyatro kursuna yazıldı. Ev onların oyun ve hikâyeleriyle doldu. Elif roller ezberledi, şiir okudu, mini gösteriler yaptı. Gözlerinde tekrar o çok canlı ışık parlıyordu.
Selim, zihin oyunlarına merak sardı; internette satranç oynadı, taktikler denedi, büyük ustaların oyunlarını izledi. Bazen Suziden eşlik etmesini isterdi. Suzi çoğu zaman yenilse de, beraber satranç akşamları onların yeni geleneği oldu.
Hayat aktı. Elbette sorunlar da oldu: buzdolabı bozuldu, Selim İngilizceden düşük not aldı, Elif tiyatroda başrol alamadı. Ama hayata dair sıradan, altından kalkılabilen sıkıntılardı. Ve artık birlikte üstesinden geliyorlardı.
Bir akşam, Suzi işten dönerken yorgundu; otobüs gecikmiş, gün ondan enerji emmişti. Apartmanın önünde tanıdık bir siluet gördü: Yiğit, elinde bir meyve poşetiyle oturuyordu. Suziyi görünce ayağa kalktı.
Sadece iyi olduğunuzu bilmek istiyorum, dedi kısık bir sesle, gözlerinde buruk bir bakış.
Suzi iki adım ötede durdu. İçinde kızgınlık da yoktu, kırgınlık da sakin bir kararlılık vardı.
İyiyiz, dedi sadece.
Sevindim, dedi Yiğit, acı dolu ama saklamaya çalışmadan. Gerçekten sevindim.
Suzi başını salladı.
Artık gelmesen iyi olur.
Yiğit ısrar etmedi:
Bir gün beni affeder misin?
Suzi düşündü: uykusuz geceler, yaşlar, hayal kırıklıkları aklından geçti. Ama nadiren de olsa gelen parıltılı anlar da geçti gözlerinden. Sonra, Yiğitin gözlerine bakıp dedi ki:
Zaten affettim. Ama bu, eskiye dönmek istediğim anlamına gelmiyor.
Yiğit başını eğdi, omuzları düştü, gitmek için arkasını döndü.
Anlıyorum, dedi sessizce.
Yavaşça uzaklaştı. Suzi onun adımlarının gölgede erimesini izledi. Akşam ışıkları yanmış, çocukların oyun sesleri uzak bir köşeden geliyordu.
İçeri döndü. Alt katta taze börek kokusu; komşusu yine mutfakta. Beşinci katta Elifin hikâye anlatan sesi, Selimin satranç hamlelerini mırıldanışı duyuldu.
Suzi kapıyı kapadı. Ayakkabılarını çıkardı, derin bir nefes aldı. Evde bir sessizlik vardı: ağır, sıcacık ve huzurlu bir sessizlik. Acının değil; yaşamın hâkim olduğu bir sessizlik. Pencerede yağmur damlaları süzülüyordu.
Burada artık sadece onlar vardı: Suzi, Elif ve Selim.
Yeni hayatları…




