Dedin ki hayır…
Kararımı verdim. Evi Selimin üstüne yapacağım. Mahsuru yok herhalde, kızım?
Zeynep, çay kaşığını tabağa bıraktı. Metalin çıkardığı tok ses mutfağa yayıldı.
Selimin mi? Daha üç yaşında çocuk.
Hiç olmazsa büyüdüğünde evi hazır olur. Ben de sana taşınacağım zaten. Yalnız yaşıyorsun, yer sıkıntın yok.
Gülnaz Hanım, antredeki sandalyesinde oturuyordu, pardesüsünü henüz çıkarmamıştı. Elinde, yarı gizlenmiş bir dosya. Kokusunu hemen tanımıştı Zeynep: Leylak Yağmuru kolonyasını yirmi senedir, Atatürk Caddesindeki aynı dükkandan alır annesi. Bu keskin, ağır koku, Zeynepin içini her daim bir bulut kaplamış gibi yapardı, kasvetli, gök gürültüsünden önceki bir huzursuzluk gibi… Minik Yıldız Apartmanının havası bu kokuyla ağırlaşırdı.
Zeynep sandalyeden usulca kalkıp mutfağa geçti. Su ısıtıcısını açtı. Eller, alışılagelmiş bir ritüelle bardakları, çay kaşıklarını ve şekerliğini çıkardı. Kafasında tek bir kelime dönüyordu: devretmek.
Çay ister misin? dedi sesi sakince.
Olur kızım, sağ ol. Annesi odaya geçti, nihayet pardesüsünü çıkarıp sandalyenin arkasına astı. Kanepenin ucuna oturdu, evi gözden geçirdi. Burası biraz soğuk sanki. Kombi az mı yanıyor?
Benim için yeterli.
Bizde, İstiklalde sıcacık. Hakan bakar, bir sorun olsa hemen apartman yöneticisini arar.
Zeynep annesinin önüne çayı koydu, karşısına geçti. Yüzüne, gözlerinin kenarındaki kırışıklıklara ve incecik çizgiye dönüşmüş dudaklarına bakıyordu. Altmış sekiz yaşındaydı annesi. Gri saçlarını her zamanki gibi özenle taramış, yeni mavi bluzunu giymişti. Geçen hafta Hakan almış, telefondan övünerek göstermişti: Annem için sürpriz aldım, sevincinden uçtu.
Yarın notere gideceğiz dedi Gülnaz Hanım, çayındaki şekeri karıştırarak. Saat onda. Hakan her şeyi ayarladı, evraklar hazır. Akıllı oğlum…
Benim payımı sordun mu?
Annesi gözlerini kaldırdı, şaşkınlık belirdi ifadesinde.
Hangi pay? Sen benim kızımsın. Ailede kalacak sonuçta, sadece torunuma yazdıracağım. Selim büyüyünce işine yarar.
Bu evin yarısı benim, anne. Tapuda da öyle geçiyor. Yarısı benim.
Eeee, ne olmuş yani? dedi annesi, çayından kısa bir yudum alarak. Çok sıcakmış. Sen orada yaşamıyorsun zaten. Hakana, Asumana ve çocuğa daha çok yer lazım. Ben sana geçerim, olur biter. Zorlanmazsın, değil mi?
Zeynep, duvarda yıllardır asılı duran eski fotoğrafa baktı. Ortasında babası, yanında annesi, yanında Zeynep ve Hakan… On bir yaşındaydı o karede; kenarda, çerçevenin yarısı silmiş gibiydi. Hakan tam ortada, annesinin kollarında, güya büyüdü ama her daim öyle. Babası başka tarafa bakıyor; Zeynep ise dik, askerdeki gibi eller yanlarda, suratı ciddi.
Beni hiç sormadın dedi usulca.
Neyi soracağım ki sana? annesi fincanı tabağa bırakırken ince, tiz bir bardak sesi çıkardı. Ben senin anneyim. Daha iyi bilirim.
Her zaman daha iyi bildin, evet.
Bak işte! Hakan ne kadar mutlu oldu, bilsen. Annem çok akıllı, dedi. Her anne çocuğu için böyle düşünmez.
Zeynep kalkıp bardağını alıp mutfağa geçti. Kalan çayını lavaboya döktü. Camdan dışarı baktı; kasvetli bir kasım akşamı, sokak lambaları yanmış, kaldırımda ıslak yapraklar kümeler halinde. Turuncu yelekli çöpçü onları ağır ağır kenara süpürüyordu.
Düşüneceğim dedi, hiç arkasına bakmadan.
Düşünecek ne var, kızım. Yarın saat on. Noterin adresini al.
Düşüneceğim dedim.
Sessizlik çöktü. Zeynep annesinin kalkıp çantasını topladığını, pardesüsünü giydiğini duydu. Kapıya doğru ağır ayak sesleri…
Üzüyorsun beni, Zeynep. Hep inatçıydın. Hakan gibi değilsin hiç.
Kapı kapandı. Zeynep pencerede bekledi, ta ki asansör sesi gelene dek. Sonra salona geçti, yatağın üstüne uzandı, soymadan kendini. Tavanda, köşeden avizeye doğru incecik bir çatlak süzülüyordu. Her kıvrımını ezbere bilirdi. Sayısız akşam koyun yerine o çatlağın yolunu saymıştı.
Telefonu titredi. Arayan: Meryem.
Ne yapıyorsun? Gel ‘Gül Cafeye, sana evde kurabiye yaptım.
Zeynep ekrana bir süre baktı. Sonra yazdı: Teşekkürler. Yarın gelirim.
Telefonu göğsüne bıraktı, gözlerini kapadı.
Bir anı geldi: sekiz yaşındayken, Hakanın doğum günü… Misafirler gitmiş, masada bir dilim büyük, kremalı pasta kalmıştı. Zeynep ağzını yalayarak bakıyordu. Annesi pastayı tabağa alıp Hakana uzattı.
Al oğlum, sen doğum gününü kutlayan kişisin.
Ya Zeynep? dedi Hakan, ağzı doluyken.
Zeynep büyüdü. O seninle sonra paylaşır. Değil mi yavrum?
Zeynep başını salladı. Masadan kalkıp odasına gitti. Yatağa uzandı, tavana baktı. Sonra babası geldi, yatağın kenarına oturup saçını okşadı.
Kızma, Zeynep dedi sessizce Annen Hakanı çok sever. Sonuçta küçük o.
Kızmıyorum baba.
Babası iç çekti, çıktı odadan. Zeynep öylece tavanı seyretti, o zamanlar çatlak yoktu aslında. Ama yine de bir şeyleri sayıyordu. Belki kalp atışlarını…
Sabah erkenden uyandı. Başı ağrıyordu. Duş aldı, hazırlandı. Yedi buçukta iş çıkışı, Isıeve yürüyerek gitmek yirmi dakika sürüyordu. Özellikle sonbaharda yürümeyi severdi. Hava serin, hafif keskin, yapraklar zeminde ses çıkarıyor. İnsanlar aceleyle koşuyor, kimse kimseye bakmıyor. Sadece kendinle baş başa gidip düşünebilirsin.
Ofis kahve ve dosya kokuyordu. Muhasebe şefi Fadime masasında, faturalarla uğraşıyordu.
Günaydın Zeynep. Bu sabah biraz solgun gördüm seni.
İyiyim. Sadece uykusuzum.
Vitamin al. Ben VivaC aldım, her gün içiyorum. Faydasını gördüm.
Başını sallayıp bilgisayarı açtı. Tabloyu açtı, verileri girmeye başladı. Rutin iş, kafa dağıtıcı. Düşünmeye gerek yok, sadece tuşlara bas, hücreleri doldur.
Öğlen yemekte kantine gitmedi. Ceketini alıp dışarı çıktı. İki sokak sonra parka saptı. Yazın çalışan fıskiyeli havuz, şimdi içinde dökülmüş yapraklardan başka bir şey yok. Yanındaki banka oturdu. Çantasından sandviçini çıkardı. Yemedi. Elleriyle kavrayıp ağaçlara bakıyordu.
Telefon çaldı. Hakan.
Açmadı. Çantaya geri koydu telefonu. Bir dakika sonra mesaj geldi: Zeynep, annem çok üzülmüş. Ararsan iyi olur.
Mesajı sildi. Sandviçten bir ısırık aldı. Ekmek bayatlamış, salam tatsız. Ağır ağır çiğnedi, fıskiyeye baktı. On iki yaşındayken annesi tarafından ekmek almaya gönderildiği yağmurlu gün aklına geldi. Hakan hastaydı; annesi başında beklerken Zeynep kapüşonuyla koşmuş, sırılsıklam olmuş, ekmeği ceketiyle korumuştu. Eve dönünce ekmeği vermiş, annesi başını kaldırmadan sağ ol demişti. Hakan inlerken annesi hemen başına koşmuş, çay içirip balla yedirmişti.
Zeynep, git üstünü değiştir. Sessiz ol, kardeşin uyuyor.
Zeynep odasına geçmiş, sırılsıklam kıyafetlerini yere atmıştı. Battaniyeye sarınıp yatağa uzandı. Akşama ateşi çıkmıştı. Annesi geç saat girmişti içeri, termometreyi uzattı.
Otuz yedi buçuk. Bir şeyin yok. Çay içer, izmarit kek yersin, geçer.
Ertesi sabah yine okula gitmişti. Ateşi düşmemişti ama derste titreyip ceketine sarılmıştı. Öğretmeni, Bir şey mi oldu? deyince başını sallamıştı. Eve gelip masaya oturdu, annesi Hakana çorba veriyordu.
Bu Hakanın. Onun toparlanması lazım. Sen ekmek yersin, olur.
Zeynep çorba yerine ekmek yiyip su içmiş, odasında ders çalışmıştı.
Öğle arasının sonunda tekrar ofise döndü. Fadime endişeyle baktı.
Emin misin iyi olduğuna?
Eminim.
Akşam eve döndüğünde yeniden Hakan aradı. Bu kez açtı.
Zeynep?
Evet?
Annem dedi ki, imzalamayacakmışsın.
Düşüneceğim dedim sadece.
Neyini düşüneceksin? Evi de istemiyorsun; Selime çok lazım olacak. O bizim yeğenimiz, sonuçta.
Benim de yeğenim.
O zaman imzalarsın. Notere bekliyoruz yarın.
Zeynep susunca Hakanın solukları yükseldi, sesi sabırsızlaştı.
Zeynep, beni dinliyor musun?
Dinliyorum.
Peki ne diyorsun?
Yarın gelmeyeceğim.
Ne?!
Notere gitmeyeceğim.
Dalga mı geçiyorsun?! Annem günlerdir hazırlanıyor, evrak topluyor! Ben zaman ayarladım! Sen!
Hakan, burası benim. Tapuda da böyle yazıyor. Senin onayını istemedim.
Ne onayı?! Ailenden bunu isteyen mi var, senin? Unuttun mu aile nedir?
Sesi yükseldi, çığlığa dönüştü. Zeynep telefonu biraz uzaklaştırdı, şu sözcükleri duymaya devam etti: bencil, duygusuz, hep böyleydin.
Hakan, sakin ol.
Sakin mi olayım?! Bana hep gücenirdin! Annem beni daha çok sevince kıskandın, hep!
Telefonu masaya bıraktı. Hâlâ bağırtısını duyuyordu ama sesi uzaklaştı, silikleşti. Mutfağa geçti, su doldurup bir dikişte içti. Ellerinin titrediğini fark etti. Lavaboya sıktı onları. Kırk üç yaşında İnce uzun parmaklar, kısa tırnaklar. Hiç yüzük olmadı. Hiç…
Tekrar salona döndü, telefon susmuştu. Hakan mesaj attı: Sakinleşince konuşuruz. Ama mutlaka yarın gel.
Zeynep yatağa uzandı, üstünü bile çıkarmadan. Battaniyeyi çekip diken diken oldu. Yağmur cama vuruyordu, damlalar süzüldükçe yeni yollar açıyordu. Gözleri yorulana dek baktı tavana. Uyuyamadı. Anıları karanlık bir film gibi dönüp duruyordu kafasında.
On altı yaşında Mektup geldi. Bursa Uludağ Üniversitesinden kabul. Burs, yurt. Zeynep elinde mektupla annesine koştu.
Anne, kazandım! Bursaya gideceğim!
Gülnaz Hanım ocağın başında, lapayı karıştırıyordu. Mektubu aldı, yavaşça okudu. Sonra uzattı.
Hayır.
Nasıl yani hayır?
Hiçbir yere gitmiyorsun. Beni Hakanla ortada mı bırakacaksın? Baban çalışıyor zaten, ben yalnız baş edemem. Hakanın sınavları var, ona yardımcı olacaksın. Gidecek, beni ortada bırakacakmış!
Anne, orası Bursa! Benim hayalimdi bu.
Hayalmiş! Kız dediğin burada güzel yaşar. Evlenir, çocuk yapar, mutlu olur. Niye o kadar uzağa gideceksin?
Anne, ne olur
Dedim ya! Kesinlikle olmaz. Sakın babana da söyleme, o bana hak verir, biliyorum.
Zeynep mutfağın ortasında, mektubu elinde sıkıca tutuyordu. Annesi tencereye döndü, karıştırmaya devam etti. Zeynep, odasına gidip kapıyı kapattı. Ağlamadı. Odaya uzandı, tavana baktı. Akşam mektubu banyoda yaktı, külünü suyla yıkadı.
Ertesi akşam annesi babasına sofra başında dedi ki:
Zeynep vazgeçti. Buradaki meslek yüksekokuluna gidecek, muhasebe okuyacak. Çok iyi yaptı.
Babası Zeynepe baktı. O başını salladı. Hiçbir şey demedi babası, çorbasını bitirip geçip gitti.
Hakan Yarın matematikten kontrol var, yardım eder misin? dedi.
Yardım ederim, dedi Zeynep.
Gece yarısı kalkıp su içmeye gitti. Karanlıkta, tabureye çarptı. Acıdan dişini sıktı; bağırmamak için ağzını kapadı. Duvara yaslanıp nefesini tuttu, hala canı yanıyordu. Su içip odasına döndü, sabah olduğunda ayağı şişmişti. Annesi Biraz tentürdiyot sürersin, geçer, dedi.
Sabah aynada kendine baktı. Solgun, gözlerinin altı mor. Dağılmış saçlarını düzeltti, makyaj yaptı, çıktı.
Gün ofiste ağır aktı. Fadime torunlarından, fotoğraflardan bahsetti. Öğle arasında yine parka gitti. Fotoğraflarını açtı telefondan. Eski albümleri karıştırdı. O aile fotoğrafı, bir kenarda kendi. Diğerlerinde hiç yok, sadece imza: Fotoğrafı Zeynep çekmiş.
Telefonu titredi. Gülnaz Hanım.
Açmadı. Bir dakika sonra mesaj geldi: Kızım, noter bekledi. Gelmedik. Hakan da çok üzüldü. Erteledik öbür güne. Geleceksin değil mi?
Mesajı sildi, telefonu çantasına koydu, işe döndü.
Akşam, apartmanın holünde Hakan ve Asumanı gördü. Hakan yukarı çıkıyordu, yüzü tir tir, asabi. Asuman sessiz, çekingen.
Nihayet geldin dedi Hakan. Bir saattir bekliyoruz!
Neden geldiniz?
Konuşacağız. Bizi de alacak mısın içeri?
Zeynep kapıyı açtı, içeri girdiler. Hakan hemen salona daldı, kanepeye yayıldı. Asuman kabanını çıkartıp askıya astı, kenarda kaldı.
Çay ister misiniz? dedi Zeynep.
Çay-may istemiyoruz, diye el salladı Hakan. Geç otur.
Zeynep karşısına sandalyesini çekti, Asuman köşede koltuğa ilişti.
Bak şimdi Zeynep, Hakan öne doğru eğildi, alçak sesle. Zaten annem yaşlandı artık. Huzurlu olması lazım. Burada sana geçeceğiz, ev de büyük. O sana karışmaz.
Evime gelmesinden rahatsız değilim ki.
O zaman mesele yok. Sen payından vazgeç, biz evi Selime geçiririz. Herkes rahat.
Ev Selimin değil Hakan.
Kimin o zaman? Sen zaten yaşamıyorsun.
Yarısı benim, tapuya öyle yazıyor.
Ne fark eder, tapuymuş da paymış da! Burası aile evi!
Karşısında kıpkırmızı, alışık o kıskanç suratla hareketli hareketli elleriyle konuşan Hakanı izledi. Karnı kemerinden taşmış, kırk yaşında olmuş hâlâ annesiyle yaşayan bir adam. Ne zaman isterse çalışıyor, eşini annesinin eline bakan biri. Eşini, Asumanı, annesine bırakmış, para almak için annesine geliyor.
Hakan, şu an çalışıyor musun? dedi birden.
Hakan afalladı.
Konunun ne alakası var şimdi?
Sadece merak ettim. Şu an işin var mı?
Var tabii! Dün inşaatta vardiyadaydım.
Ne kadar kazanıyorsun?
Yetiyor bana. Sana ne?
Kira ödüyor musun?
Annem hallediyor. Evi onun sonuçta.
Yıllardır ortak ödüyorum faturaları. On beş senedir.
Hakan susTU. Asuman Zeynepe hızlıca bakıp gözlerini kaçırdı.
Ne olmuş yani? Parmakla mı gösterecek herkes verdiğini? Senin paran çok, yalnız yaşıyorsun. Bizim çocuğumuz var, masraf bitmiyor.
Bunu Selimin üstüne yazdırmak istemenizin nedeni de bu.
Ne var ki bunda? Torun işte! Anneanne torununa bırakmaz mı malını? Gayet doğal.
Anneannenin sadece kendi payı var. Benimkine karar verirken bana sormalısınız!
Sen ne biçim insansın ya! Hakan aniden fırladı kanepeden. Hep kıskançtın! Annem haklıydı.
Annem ne dedi?
Hep soğuksun, duygusuzsun, kimseyi sevmezsin. Bu yüzden yalnız kaldın. Kimse böyle biriyle evlenmez!
Sözleri boşluğa düştü. Asuman köşesine daha çok büktü kendini. Zeynep olduğu yerde taş kesildi. Hep aynı cümleler.
Çıkın artık, dedi sessizce.
Ne?
Çıkın evimden.
Beni mi kovuyorsun, kardeşini?
Şimdi hemen.
Hakan afalladı, Asumana baktı. Asuman hemen montunu aldı.
Hakan, gidelim, dedi kısık sesle.
Hadi be oradan! diye havladı ona Hakan. Sonra Zeynepe döndü. Bundan pişman olursun. Annem gerçek yüzünü görünce anlarsın senin aslında kim olduğunu!
Çıkıp gitti, kapıyı hızla çarptı. Asuman gözleri yerde arkasından süzüldü. Zeynep sandalyeye oturdu, merdivenden uzaklaşan ayak seslerini dinledi. Sonra mutfağa geçti. Elini suya uzattı. Bu defa elleri titremiyordu. İçinde ise sadece büyük bir boşluk…
Birden yirmi iki yaşındaki hali geldi aklına: Hakan, ilk karısı Şebnemi eve getirdiğinde. Renkli, iddialı bir kadındı. Anne hemen bağrına bastı.
Evlenin, burada kalın, yemekte hemen dedi. Hakan aile ortamına alışık.
Bir hafta sonra kamp çadırı gibi odayı Şebneme verdiler, Zeynepi salona yer yatağına attılar.
Geçici sadece, kızım, dedi annesi, yeni evlenenler alışır bir süre.
Üç ay salonun yaylı yatağında kaldı. Sonra kenar mahallede bir oda kiraladı. Maaşıyla ödüyordu. Bir de her ay İstiklaldeki eve, faturaya para gönderiyordu.
Kızım, yardımcı ol biraz. Emekli maaşı yetmiyor. Hakanın ailesi oldu artık, ona da hayat lazım.
O da verdi. Hiç itiraz etmeden. Anne aldı, teşekkür bile etmeden. Hep olağan karşıladı.
Şebnem, bir yıl sonra Hakanı terk ettiğinde Hakan telefonda ağladı.
Zeynep, gel. Çok kötüyüm.
Gitti. Mutfakta dinledi. Şebnemin ne kadar kötü olduğundan dertlendiğini, para, ilgi beklediğinden şikâyet ettiğini…
Ayrı ev tutmamı istedi! Anneyle aynı evdeyken bize ne gerek vardı? Annem yemeği, ütüyü, her şeyi yapıyor zaten!
Zeynep sadece çay demleyip dinledi. Anne saçını okşayıp Üzülme oğlum, iyi bir eş bulacağız, dedi.
İki yıl sonra Hakan, Asumanı getirdi. Sessiz, silik bir kadındı. Anne Mis gibi kız, kapris yapmaz, dedi. Asuman taşındı, Hakanla küçücük odada kaldı, annesine yardım etti. Selim doğdu. Kadının sesi iyice kısıldı, tamamen silindi.
Zeynepin onlarla teması bayramda veya doğum gününde olurdu. Hediyesini bırakır, başını önüne eğip erkenden kalkardı. Anne hep Selimden, zekâsından bahseder, Hakan yeni işini anlatırdı. Asuman yemeği getirir, toplardı. Zeynep erkenden kalkar, yorgunluğunu bahane ederdi.
Sen de sıkılırsın bizden zaten. Kendi hayatın var, derdi annesi.
Kendi hayatı Bankadaki ev, Isıevdeki iş, akşam televizyonu, Meryemle Kaynak Cafede buluşmalar… Hepsi bu.
Zeynep gece geç saate kadar dönüp durdu, uyuyamadı. Hakan’ın sözleri kafasında yankılandı: Duygusuz, bencil, kıskanç.
Kıskanmış mıydı gerçekten? Belki. Annelerinin sevgisi hep Hakana, affı ona. Oğlan şımartıldı, o ise güçlüyü oynamak zorunda bırakıldı.
Sabah kapısı çalındı. Üzerine sabahlığı geçirip açtı. Karşıda Gülnaz Hanım, elinde elmalı çörek kokan bir poşet.
Günaydın, kızım. Elmalı çörek yaptım. Sevdiğini hatırladım.
Zeynep çekildi. Anne mutfağa gelip poşeti açtı, dolgun çöreği dilimledi. Kenara koydu, sıcak sıcak…
Hakan dün gece yapsana dedi. Sana da düşer tabii, dedi annesi, çöreği keserken. Otur, yeşilimizi yiyelim.
Zeynep oturdu. Bir dilim aldı. Tatlı, gevrek Ama yemesi güç geldi.
Güzel mi? dedi annesi.
Güzel.
Afiyet olsun. Gülnaz Hanım çay koydu, oturdu. Ne konuştun dün Hakan ile? Çok sinirliydi, geceden beri. Asuman dedi ki Zeynep kovdu.
Kovmadım, gitmesini istedim.
Neden?
Kabalaştı.
O mu? Hakan yufka yüreklidir! Sadece üzülüyor. Selime lazım bu ev, anlasana.
Anlıyorum.
O zaman imzalarsın?
Zeynep bardağını bıraktı, annesinin beklediği, kendinden emin yüzüne baktı. Ellerinin masanın üstünde ne kadar rahat durduğuna
Hayır, anne.
Neye hayır?
İmzalamayacağım.
Anne dondu kaldı, bardağı ağzına götüremedi.
Şaka mı yapıyorsun?
Hayır.
Ama neden? Ben senin annenim! Yaşlandım! Nereye gideyim?
O kadar yaşlı değilsin, anne. Emekli maaşın var. Kaldığın yerde yaşayabilirsin.
Tek başıma mı? Hakanla, Asumanla ve çocukla?
Seçimini sen yaptın, anne. Onlarla bir hayatı seçtin. Ben seçmedim.
Ama bu aile! Sonuçta aile!
Ailede pay olmaz, dedi Hakan. Ama her şey neden bölünüyor, anne? Sevgin hep ona, ilgin ona Tapudaki hakkım bile ona.
Anne rengi soldu, bardağı öylesine bıraktı ki çay masaya sıçradı.
Beni bırakıyorsun?
Hayır. Sadece bana ait olanın izinsiz peşkeş çekilmesine izin vermiyorum.
Eşya değil o ev; aile evi!
Gerçekten hiç yaşayamadığım, hep yabancı hissettiğim bir ev.
Nereden çıkardın bunu?!
Anne, diyebilir misin hayatımda kaç defa bana seni seviyorum dedin?
Anne konuşmadı.
Kırk üç senede bir kere bile demedin. Hakana ise her gün söylüyorsun, duydum.
Ama biliyorsun çok sevdiğimi!
Bilmiyorum.
Anne kalktı. Felçli gibiydi, yüzü titriyordu.
Nankörsün. Seni büyüttüm, doyurdum, giydirdim. Ama sen
Hakanı büyüttün anne. Beni idare ettin.
Nasıl böyle konuşursun!
Söylerim çünkü doğru bu. Bunu sen de biliyorsun.
Gülnaz Hanım çantasını alıp çöreği bırakıp çıktı. Zeynep yalnız kaldı masada, gözü çöreğin kalıntısına gitti, çay damlayan masa örtüsüne. Toparladı, bulaşıkları yıkadı, soğuk suyun altında uzun süre bir tabağı ovuşturdu. Ellerini kuruladı, salona geçti. Tavanda yine o çatlağa baktı. Gün hiç bitmedi. Telefonu tek çaldı, Meryem: Nasılsın? Görüşelim. ‘Gül Cafeye bekliyorum.
Zeynep Yarın uğrarım, yazıp telefonu masaya bıraktı. Camdan baktı. Sokak lambaları parlıyordu; herkes evine, sıcak yemeğine, sıcacık ailesine koşuyordu. Zeynepi ise sessiz ve boş bir ev bekliyordu.
Yirmi beşinde, eve bir erkek arkadaş getirdiği gün Beraber çalıştığı genç bir bilgisayar teknikeri. Sinemaya, kafeye gitmişler; bir ay sonra annemle tanış demişti. Akşam beraber geldiler; annesi masayı kurmuş, Hakanı çağırmıştı. Hakan telefonda, annesi ise sorularını ona değil, Hakana yöneltiyordu. Tüm akşam Hakanın işi, planları konuşulmuştu. Zeynepin erkek arkadaşı Benim burada yerim yok, dedi bir bakışla. Çıkarken annesi kulağına fısıldadı: Bakalım ne kadar kalır.
Genç adam Annen tuhaf, demişti.
Biliyorum.
Beni sevmiyor.
Kimseyi sevmez, sadece Hakanı.
O günden sonra birkaç ay daha görüşseler de, adam yavaşça uzaklaştı. Zeynep şaşırmadı, mesaj attı: Uğurlar olsun. Hiç cevap alamadı.
Bir daha da kimseyi eve getirmedi. Olsa da, hemen hayatından çıkardılar. Soğuksun, dediler. Ne istediğin belli değil. Zeynep açıklamadı, sadece gitti. Alıştı.
Ertesi sabah Meryemin dükkânına uğradı. Meryem tezgâhın arkasında, ürünle uğraşıyordu.
Kız Zeynep! Korktum hastalandın diye.
Yok Mar, sadece yoğunluk vardı.
Anlat bakalım, neler oldu?
Omuz silkti Zeynep. Meryem dikkatle baktı.
Dert mi var?
Yani, aile işi işte
Yine annendir kesin.
Hı.
Meryem derin bir iç çekti. Zeynepin ailesini yıllardır dinlerdi, ama Zeynep çoğu zaman parça parça anlatırdı.
Bak, sen annene borçlu musun sence? dedi Meryem tezgâha dayanarak.
Bilmem. Belki değilimdir. Ama hep suçlu hissediyorum.
Bu duyguyu annem direk bana da yaşatırdı. Sürekli suçluluk pompalayarak seni kontrol ediyor. Hep alacaklı o, senden hiçbir şekilde fedakârlık bekliyor ama kendi hiç vermiyor. Çok rahat bir şey
Meryem, ama o benim annem.
Anne olmak günah çıkarmaz insana. Doğurmak başka, sevmek ve değer vermek başka. Senin annen sana değer verdi mi?
Başını iki yana salladı.
O zaman neden borçlu hissediyorsun?
Meryemin cümleleri sertti ama gerçeğin tokatı gibiydi. Zeynep hissetti bunu. Ama kabullenmek zordu. Aile kutsal, anneler hep haklı Bunları yıkmak ürkütücüydu.
Bilmiyorum Mar. Sadece çok yoruldum.
Yeter. Ona hayır de. Kendi için yaşa.
Dedim zaten.
Nasıl oldu?
Kırıldı; Hakan egoist olduğumu söyledi.
Tabii ki. Kendi işine gelmeyen her şeyde aynı oyunu oynar. Annem hep arkasında, rahatlıkla devam ediyor. Sen kabullenmesen, zorluk çıkaran oluyorsun.
Zeynep başını salladı. Meryem onu sımsıkı sardı, öylece kaldılar bir süre. Sonra Meryem gülümsedi.
Hadi, iş bekliyor. Yarın yine gel.
Gelirim.
Zeynep dükkândan çıktı, eve yürüdü. Mutfağa geçti, çay demledi, buzdolabından kalan çörekten bir parça aldı, ayakta yedi. Güzel olması içini yine acıtmıştı.
O akşam Hakan aradı. Sesi yumuşak, neredeyse sevecendi.
Selam Zeynep.
Selam.
Hadi küs olmayalım. Olgun insanlarız. Sinirle konuştum, kusura bakma.
Sorun yok.
Güzel. Bak, annem dedi ki, belki doğrudan bağış yaparsak daha kolay olur. Yani Selime sen ve annem birlikte imza atarsınız. Sen de yeğenini seversin değil mi?
Hakan, hiçbir belgeye imza atmayacağım.
Sessizlik… Sonra Hakanın sesi daha soğuk geldi.
Nasıl yani?
İmza yok, devir yok. Kabul etmiyorum.
Zeynep, böyle yapamazsın! Çocuğu evsiz bırakıyorsun!
Hayır. Hâlâ aynı evde yaşayabiliyor.
Ama sahip olmayacak!
O ev hâlâ annemin ve benim.
Ne fark eder! Biz aileyiz!
Aile herkesin eşit olduğu yerdir. Bizde değil. Ben yoruldum, Hakan.
Sen yoruldun, biz ne yapalım? Ben aile geçindiriyorum!
Sen annenin elinde büyüyorsun. O bakıyor sana, sen ona değil.
Defol git! dedi ve kapattı.
Zeynep telefonu bıraktı; lavaboya geçip yüzünü soğuk suyla yıkadı. Yatakta battaniyeye sarılı gözlerini kapadı.
Gece rüyasında beş yaşındaydı: Odanın ortasında, herkesin gözü Hakanda Anne onun saçını okşarken babası fotoğraf çekiyordu. Zeynep köşede, yanına gidemiyor, sesi çıkmıyor, ağzı açık ama kimseden bir şey çıkmıyor… Kimse ona bakmıyor. Kimse
Ter içinde uyandı. Dizlerine sarıldı, derin derin nefes aldı. Sabahı bekledi. O gün yine aynısı: Park, iş, sayı
Bir gün mesaj geldi: Asuman. Görüşebilir miyiz?
Zeynep, Ne hakkında? yazdı.
Senin annen ve Hakan hakkında. Bir tavsiyene ihtiyacım var.
Tamam. Yediye gel.
Akşam Asuman tek başına geldi. Solgun, zayıf, eski bir kabanla.
Merhaba, dedi sessizce.
Buyurun.
Odaya geçtiler. Asuman köşeye oturdu, elleri dizinde yumruk olmuş.
Çay ister misin?
Başını salladı. İki fincan çay getirdi Zeynep, karşısına geçti. Asuman ellerini çaydanlıkta ısıtıyordu, konuşmakta zorlanıyordu.
Nihayet:
Nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Zor her şey.
Olduğu gibi anlat, dedi Zeynep.
Hakan, annenle imzaları almak istiyor. Selime evi geçirmek istiyor. Ama şimdi sen karşı çıkınca annen de şüphede. Hakan sinirleniyor. Çok hem de.
Anladım.
Annene bağırıyor. Yaşlı kadının teki, bakamıyorsun bize, diyor. Bu ev bize şart! diyerek tehdit ediyor.
Zeynep susup dinledi.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Selim bunların hepsini duyuyor. Gece ağlıyor. Ben de korkuyorum.
Neyden?
Hakan beni de atar diye korkuyorum. Çocuğum olmasa tutmam seni, dedi. Ev olmayınca sokağa atarım.
Gözyaşlarını silmesi için bir mendil uzattı Zeynep. Sessiz sedasız bir hayat anlatımı…
Çalışmıyor musun? dedi Zeynep.
İzin vermiyor. Kadın evde oturur dedi. Annesi de çalışmazmış, hep iyiymiş.
Yok, annesi emekli fabrika işçisiydi.
Şaşkındı.
Gerçekten mi?
Evet.
Bir süre sessiz kaldı. Nihayet sordu:
Peki gerçekten imzalamayacak mısın?
İmzalamayacağım.
Neden?
Boğazı düğümlendi Zeynepin. Çünkü hakkım, çünkü ben de varım, çünkü Aslında kısacası: hayır deme hakkım var.
Çünkü hakkım, Asuman. Ve vermiyorum.
Asuman başını eğdi.
Sanırım yerinde olsam, ben de vermezdin. Ama yapamıyorum.
Gücün yok değil, cesaretin yok. Korkutulmuşsun.
Şaşkınlıkla baktı.
Korkutulmuşum?
Evet. Hakan seni korkutuyor, ne yaparsan yap seni zincirlemiş.
Onu seviyorum.
Sevgiyle korku başka şeydir. Korkuyorsan, sevmiyorsun.
Asuman sustu, çayını bitirdi. Çıktı. Teşekkürler, diyerek ayrıldı.
Zeynep yalnız kaldı. Mutfağı topladı, yaptıklarını düşündü. Asuman tamamen ezilmişti. O da öyleydiyse bir zamanlar… Ama kendini kurtarmıştı. Asuman henüz cesaret edememişti.
Gece Gülnaz Hanımdan mesaj geldi: Kızım, çok kötüyüm. Hakan bana bağırıyor. Ne olur gel.
Zeynep bir süre harflerin üstünde bekledi. Sonunda yazdı: Sizin Hakanla sorunlarınıza karışamam, anne.
Hemen yanıt geldi: Duygusuzsun. Ben senin annenim.
Telefonu kapattı. Sessizlikte nefes alarak yatağa döndü.
Sabah üç yeni mesaj: Eğer imzalamazsam Hakan beni evden atacakmış. Nereye gideyim?
Yanıt vermedi. Bütün gün elleri titredi. Meryemle konuştu. Yapacak bir şey yok, bırak kendi çözsün, dedi Meryem.
Korkuyorum Mar.
Neden?
Kötü kız oluyorum. Kötü evlat…
Kötü değilsin, onlar normal değil. Senin üzerinde baskı kuruyorlar. Sen ise sadece sınır koydun, onlar paniğe kapıldı.
Günler geçti. Anneden, Hakandan hiç ses yok… Zeynep işe gidip geldi, evde tek başına kitap okudu, dizi izledi; alışılmış huzursuzluk içeride, ama dışarıya alışmış görünüş…
Cumartesi sabahı kapı çaldı. Kapıyı açtı, karşıda Gülnaz Hanım, ıslak, elinde dosya dolusu evrak.
İçeri girebilir miyim? dedi kısık sesle.
Zeynep sessizce yana çekildi. Anne üstünü çıkarıp mutfağa geçti, titreyen elleriyle havluya sarındı.
İmzalamayacağım, dedi.
Zeynep susuyordu. Anne devam etti:
Hakan dün itti beni. İmzalamayacağımı söyleyince Yaşlı cadı dedi. Ev olmayınca sokağa atarım, dedi.
Elleri titriyordu. Zeynep karşısına oturdu, göz göze geldiler.
Bana geldin yani, dedi Zeynep.
Evet. Bir süre kalsam olur mu? Yeni bir oda bulana kadar…
İçindeki duygu seliyle mücadele ediyordu Zeynep: öfke, acıma, yorgunluk, nefretten ziyade bitkinlik vardı.
Kalabilirsin, dedi sessizce. Ama sadece bir süre.
Anne başını salladı.
Teşekkürler, kızım.
Zeynep mutfağa geçip çay koydu. Otomatik hareketlerle her şeyi hazırladı. Kafasında ise ses yoktu. Annesi sonunda anladı mıydı? Yoksa alternatifsiz kaldığı için mi buradaydı?
Çayı getirdi, annesinin önüne koydu.
Özür dilerim, dedi annesi sessizce.
Neyin için?
Her şey için. Hakanı senden daha çok sevdim, fark etmeden kırdım, seni hiç görmedim. Arkamdan zorladım.
Kelimeler tek tek döküldü. Zeynep uzun süre yüzüne baktı. Yorgun ve yaşlı Düşman değil, sadece yorgun bir kadın vardı karşısında.
Gerek yok anne.
Olmaz. Bilmen lazım. Kötü bir anneydim. Şimdi anca anlıyorum.
Zeynep sustu. Anne devam etti:
Hakan vurunca, birden anladım: O beni de sevmiyor. Ona sadece avantaj sağladım. Kullanılabilir herhangi biriydim. İşine yaramayınca beni kenara attı.
Gözyaşı damladı, başını ellerinin arasına aldı. Zeynep yerinden kalkmadı, sessizce izledi.
Anne gözyaşlarını silip bakınca:
Haklıydın. Hakanı büyüttüm, seni idare ettim. Şimdi bedelimi ödüyorum, dedi.
Yeter anne.
Hayır, bilmen lazım. Sen güçlüsün, kızım. Bana da gösterdin. Hayır diyebildin. Ben hep korktum. Hakan beni sevmezse diye korktum… Ve şimdi neye dönüştüğünü görüyorum.
Zeynep pencereye geçti. Dışarıda yağmur bitmişti, gökyüzü açılıyordu.
Canavar yaratmadın anne, sadece her şeyini verdin. Verince yetinemedi işte.
Şimdi ne yapacağım?
Yaşayacaksın anne. Burada kalabilirsin, geçici olarak. Ama yedek liman olmamı bekleme. Anlaştık mı?
Anlaştık.
Odasına geçti Zeynep. Yatağa uzandı. Annesinin mutfakta usulca bardak yıkadığını duyuyordu. Gece boyunca konuşmadılar. Herkes kendi dünyasında.
Gece bir ara yarı uykuda annesini duydu: Ağlıyordu. Gidip kapının önünde durdu, sarılmak istedi ama yapamadı. Aralarına uzun yılların kalın duvarı girmişti
Anne başını kaldırdı, göz göze geldiler.
Özür dilerim. Uyandırdım.
Sorun değil.
Zeynep su aldı. Verdi annesine. Anne içti.
Uyuyamıyorum.
Ben de.
Bir süre sustular. Anne nihayet:
Affedecek misin beni bir gün?
Zeynep uzun düşündü. Affetmek ne demekti? Unutmak, yok saymak mı, yoksa kabul edip bırakmak mı?
Şu an bilmiyorum anne.
Tamam.
Yat, uyu. Yarın yeni bir gün.
Anne odasına girdi. Zeynep mutfakta, karanlıkta oturdu, ışıklı şehri izledi.
Babası otuz yaşında öldüğünde Hastanede, ona sarılacağı biri bile yoktu. Hakan annesine sarıldığı için yine kenarda beklemişti Zeynep.
Ertesi sabah mutfakta buluştu annesiyle. Karşılıklı, sessiz…
Ne yapacaksın şimdi? dedi anne.
Ne ile ilgili?
Hayatını Kendini
Sürdürmeye devam edeceğim.
Ya başkası? Hayatında biri olacak mı, aile olmaya çalışacak mısın?
Zeynep gülümsedi.
Anne, kırk üç yaşındayım. Geç artık.
Umut kesilmez ki Belki pişmanım, seni uzaklaştırdım hayatımdan.
Geçmişi değiştiremeyiz, anne. Olduğu gibi devam edelim.
Nasıl öyle sakin olabiliyorsun?
Kaldıramayacak kadar kızgın ve üzgün olmaktan yoruldum.
Anne başını eğdi.
Ben gidecek yer buldum. Bir hafta daha kalayım mı?
Kalabilirsin. Benim şartlarımla.
Annesi şaşırdı ama onayladı.
Günler geçti. Anne, ev işlerindeydi. Konuşmadılar, birlikte sadece yaşadılar.
O akşam anne dedi ki:
Oda buldum, Atatürkte. Uygun fiyatlıymış. Haftaya çıkacağım.
İyi.
Teşekkür ederim, beni kabul ettiğin için.
Bir şey değil.
Beni sevmiyor musun?
Uzun düşündü Zeynep:
Hayır, anne. Sevmemezlik değil. Yalnızca hissizim.
Anne üzülerek başını eğdi.
Gecenin bir yarısı kapı vuruldu. Kapıyı açtı, Hakan. Alkollü, perişan.
Anne nerede?
Uyuyor.
Uyandır, konuşmam lazım.
Hakan, git Gece oldu.
Gitmem. Konuşacağım.
İçeri dalmaya çalıştı, engelledi Zeynep.
Gidersen polisi ararım.
Güldü.
Kardeşini polise mi vereceksin? Sen iyice delirmişsin!
Çık.
Elini havaya kaldırdı, Zeynep çekildi ama dokunmadı. O sırada anne geldi.
Hakan? Ne işin var?
Anne, eve gel. O kızın yanında ne işin var? Bana dön, affederim!
Anne sessizce baktı oğluna. Kırık, zavallı. Onu böylesine görmek Zeynepin içini acıttı.
Hayır Hakan. Dönmeyeceğim.
Sen ne diyorsun? Ben senin oğlunum!
Evet. Ama bana değer duymuyorsun. Sadece kullandın. Artık yoruldum.
Hakan öfkeyle adım atınca, Zeynep araya girdi.
Hakan, git. Yoksa polisi arayacağım.
Öfkeyle bakıp, tükürüp çıktı.
Anne titriyordu. Zeynep sarıldı. Annesi ilk kez yıllar sonra onun omzuna yaslanıp ağladı. Zeynep kollarını usulca sıvazladı. Hiçbir şey söylemedi
Sabah anne eşyalarını topladı.
Bugün çıkayım, seni rahatsız etmeyeyim.
Erken değil mi?
Daha fazla yük olmak istemem.
Ararsın ama, değil mi?
Elbette.
Ne zaman?
İhtiyacım olursa…
Kapı kapandı, sessizlik çöktü. Zeynep cama yanaştı. Şehirde gündüz başlamış, insanlar hızlıca hayata karışıyordu.
Hayır demek, bazen en zor şeydir. Ama insan bazen da başka yolu kalmadığında başka seçeneksizliğin ortasında kendinin değerini keşfeder.
Evde yeniden derin bir sessizlik hüküm sürdü. Zeynep pencerenin önünde, yılların yükünden hafiflemiş gibi, sabahın güneşinde yeni çatlaklar aradı tavanda. Ama bu sefer onları eskisi kadar yalnız hissetmiyordu.




