Son Dans

Son Dans

Odada durmuş, kapı eşiğinde öylece bekliyordum. İçeri adım atmaya cesaretim yoktu. Omuzlarım, alışkanlıkla, kulaklarıma doğru yükselmiştibu tuhaf tavırdan otuz dört yılda kurtulamadım. Dosyada yazılıydı: Ayhan Durmuşoğlu, seksen bir yaşında, iskemik inme sonucu alt beden felci.

Bir soyisim daha. Bir tekerlekli sandalye daha. Üç yıldır Çamlı Köşk yaşlı bakım merkezinde çalışıyorum. Her pazartesi ayna gibi başlıyor: Yeni oda, yeni dosya, eldivenli eller, sakin bir ses tonum. Alışmadım değil; kendimi hiçbir hastama bağlamamayı öğrendim. İlk hastam Münevver Hanımdı, yetmiş iki yaşında, kalça kırığı. Üç ay sonra zatürreden öldü. Yirmi dört saat uyumamıştım o zaman. Sonra fark ettim; her defasında böyle olursa, bir yıl bile dayanamazdım. Yüzleri hatırlamamayı kabullendim.

Ama bu odada alışık olmadığım bir şey vardı.

Odanın duvarında, yatağın tam karşısında, koyu ahşaptan bir çerçevede bir fotoğraf asılıydı. Siyah smokinli, genç bir adam, kolunu ileri doğru uzatmış, gövdesi hafif dönük. Yanında, kabarık bir elbiseyle bir kadın, geriye doğru eğilmiş, düşecek gibi, ama adamın eli onu güvenle tutuyordu. Ahşap parke taban ışıltılıydı.

Bakışlarımı sandalyedeki adama çevirdim. Beni izliyordu. Ellerime, isimliğime değildoğrudan gözlerime bakıyordu.

Gülsüm Hanım? dedi. Sesi, bas ve hafif kısık. Her kelimeyi aralıklı, vurgulu söylüyordu.

Evet. Ben yeni fizyoterapistinizim.

Yeni, dedi tekrar. Sağ elini hafifçe kaldırdı. Parmaklarıuzun, eklemleri büyümüşhavada zarif bir yay çizdi. Oturun, Gülsüm Hanım. Sizin disiplinli biri olduğunuzu söylediler. İyi.

Çantamı yere bıraktım, başucundaki sandalyeye oturdum. Komodinin üstünde, daha önce sadece filmlerde gördüğüm bir alet: Ahşap gövde, bakır sarkaç, üzerine rakamlar çizilmiş bir skala.

Bu bir metronom mu? diye sordum.

Wittner, bin dokuz yüz altmış iki yılı, dedi Ayhan Bey. Alman malı. Hocamdan ilk il birinciliğimi kazanınca hediye almıştım.

Hangi yarışma diye devam etmedi ama duvardaki fotoğraf, gerisini anlatıyordu.

Hasta dosyasını açtım, standart muayeneyi başlattım. Üst ekstremiteler: Hareketlere cevap var, ama kısıtlı. Parmak motor becerileri fena değil. Alt taraflar: Tam hareketsiz. İnme bir yıl önce bacaklarını almış, bir çırpıda, geri dönüşsüz biçimde.

Kollar ve omuz kuşağı üzerinde çalışacağız, dedim. Haftada üç gün. Pazartesi, çarşamba, cuma.

Ya dans etmek? dedi, öylece, sanki çay ikramını sorar gibi.

Başımı kaldırdım.

Efendim?

Boş verin, başını salladı. Daha erken. İlk önce uzmanlığınızı göstereceksiniz. Sonra konuşuruz.

Sadece dudaklarıyla, dişsiz gülümsedi. Ama gözlerinde gördüğüm, üç yılda hiçbir hastamda görmediğim bir şeydi. Umut değil, rica değil. Hesap.

Hemşire odasına, koridorda tabloya notumu düştüm: Ayhan D. Pzrt, Çrş, Cum, 10:00 O an fark ettim; ilk defa yıllardır bir hastanın soyadını hemen ezberlemiştim.

***

Bir hafta sonra, hakkında yeterince bilgi edinmiştim.

Ayhan Durmuşoğlu. 1970 Türkiye Salon Dansları Şampiyonu. O gün, çerçevedeki fotoğraftan tam yirmi beş yaşında. 1995e kadar dans etti, sonra diz pes etti. Sonrası? Eğitmenlik. Sonra emeklilik. Ardından eşi vefat etti. Kızı Kanadaya göçtü. En sonbu kurum.

İlk yıl kendi yürümüş burada. Sonrası tekerlekli sandalye.

Kızı ayda bir telefon açarmış. O da açar, sakince konuşur, kapatınca yirmi dakika pencereye bakarmış. Bunu bana nöbet defterini almak için uğradığım Rukiye Hemşire anlattı. Otuz yıldır buralarda, tüm hastaların ismi, hikâyesi, alışkanlıkları emin ellerde.

Durmuşoğlu diğerlerinden farklıdır, dedi bana başını kaldırmadan. Kavga etmez, yakınmaz, bir şey istemez fazladan. Ama kabullenmedi hâlâ. Farkı orada. Diğerleri kaderine boyun eğiyor. O ise bekliyor.

Ne beklediğini sormadım.

Egzersiz esnasında hareketleri harfiyen yapardı. Hiç mola istemez, şikâyet etmezdi. Ne zaman eline, parmaklarına dokunsam, parmakları kendi başına dans etmeye başlardı. Düzensiz değil, belli bir ritimde. Parmağa ve havaya yarım dairelersanki bedenin unuttuğunu parmaklar hâlâ hatırlıyordu.

O çarşamba telefonu açıp hafiften bir müzik açtım ki, arka planda kalsın, çünkü dosyayı dolduracaktım. Bir vals çalıyordu. Strausstan bir parça; hangisi olduğunu bilmiyorum.

Ayhan Bey kıpırdamadan kala kaldı. Sağ elini kaldırdı.

Zorlanmadan, yay gibi açıldı parmaklar. Avuç içi yana döndü. Ve sanki karşında görünmeyen bir partneri çevirdi. Sadece ellerle. Tekerlekli sandalyede, belden aşagısı hareketsiz.

Yazmayı bıraktım.

Güzeldi, gerçekten. Yaşına göre hoş ya da hastası için dokunaklı değil. Hakiki güzellik. O eller, ne yaptığını biliyordu. Elli altı sene boyunca kadınları parkede sürüklemişti ve şimdi, çam ağaçlarına bakan bir odada, hâlâ sürüklüyordu.

Müzik bitti. Elini indirdi, bana baktı.

Siz hiç dans etmediniz, dedi, soru değil, kesin bilgi.

Hayır, dedim. Hiç.

Ya imkân olmadı? dedi, tekrarlayarak sorumu baştan. Hep öyle yapardı.

Sustuk. Cevabı beklemedi, kendisi başladı anlatmaya.

Dört yaşındaydım, annem beni Halk Eğitimin salonuna götürdüğünde. Gidip futbol oynamak isterdim ama aynalı, parkeli salona, futbol yerine. Üç kere kaçtım. Dördüncüde hocam dedi ki: “Sen büyük dansçı olacaksın çünkü inatçısın.” O yüzden kaldım. Dansı sevdiğimden değil. İnadımdan.

Durdu. Sağ parmakları kısa bir yay çizdiartık bu hareketini tanıyordum.

Sonra sevdim, ama önce sadece inattı.

Valsde ilk üç saniye her şeyi belirler, dedi. Erkek partner omzunuza elini koyunca anlarsınız: Dans etmeyi biliyor mu bilmiyor mu. İnsan vücudu hemen rahatlar; bilmiyorsa vücut direnir. Sizin vücudunuz, Gülsüm Hanım, yıllardır direniyor. Omuzlarınızdan anlıyorum.

Evet, omuzlarım, yıllardır yukarıda, hafif önde. Babam alkolikti. Annem ben altı yaşındayken gitti. Hep bir darbe bekledim. Bedensel değil. Sadece, herhangi bir darbe. Omuzlarım yükselirdi kendiliğinden.

Ben fizyoterapistim, dedim. Partner değilim.

Şimdilik, evet.

Cuma günü bir sonraki seansta, omuz egzersizi yapıyorduk. Dairesel hareketler, açmalar, direnç. Hepsini sessizce yaptı. Sonra sordu:

Gülsüm Hanım, yalnız mı yaşıyorsunuz?

Cevap vermedim. Egzersize devam ettim. O anladı.

Ben de yalnızım. Ama benim eskiden farklıydı. O hatıra yetiyor. Size sorarsak, anı bile yoktur, değil mi?

Elimi hareket ettirmeyi kestim, ona baktım.

Biz burada sohbet için değil, dedim.

Tabii. Omuzlar için buradayız.

Ve doğrudan istediğini söyledi.

Hiç dolandırmadan.

Benimle dans eder misiniz Gülsüm Hanım? Bir defa. Ben ellerimle yönlendireceğim. Ayaklarınızla siz yürüyeceksiniz.

Havluyu yatağın kenarına koydum.

Ayhan Bey, bu imkânsız.

Neden?

Çünkü dans etmeyi bilmiyorum. Hiç olmadı öyle bir fırsat. Ne kursa gittim, ne okul disko gece gördüm. Hiç zamanım olmadı.

Başını salladı.

Biliyorum. O yüzden istiyorum.

Ve bu ayrıca bir kural ihlali. Sizi taşıyamam, risk alamam.

Kaldırmayacaksınız. Ben oturacağım. Yanımda durun. Elimden tutup göstereceğim hangi adımı atacağınızı. Üç dakika.

Hayır, söyledim. Affedin.

Israr etmedi. Alınmadı. Fotoğrafa baktı.

Düşünün. Beklerim.

***

Pazartesi sabahı erken geldim. Ayhan Beyden önce boş vaktim vardı. Küçük plastik bardakta çay içiyordum. Rukiye Hemşireotuz yıllık başhemşiredefteri almaya geldi.

Yürümesi farklıdır, ayak uçları dışa açılır, adımları geniştirotuz yıl koridor değiştiren adama ayak basma kalır. Arkadaş değildik. Karşılıklı saygımız vardı. O bana, dakik olduğum için; ben ona, doğru söylediği için.

Durmuşoğluyla ilgileniyorsun, değil mi? dedi deftere bakarak.

Evet. Marttan beri.

Bir şey istedi mi senden?

Bardağı masaya bıraktım.

Evet. Dans etmemi istedi.

Defteri kapattı, bana baktı.

Fazla vakti yok, Gülsüm. Bir, bilemedin iki ay. Kalbi yorgun. Kardiyolog perşembe günü söyledi.

Bardağı sıktım. Plastik çatırdadı.

O biliyor mu?

Kardiyologdan önce anlamıştır. Bazı insanlar hisseder. O ilaç istemiyor. Bir dans istiyor. Fark anladın mı?

Anlamıştım. Ama daha da ağır geldi.

Ama bilmiyorum Rukiye Hemşire. Yapamam, mahcup ederim.

Karşıma oturdu, defteri masaya koydu.

Ben burada senin yaşından daha uzun süredir varım, Gülsüm. Her şeyi gördüm. Son anlarında insanlar binbir şey ister. Kimi imam, kimi kızını arattırır, kimi sadece pencereyi açtırmak ister. Durmuşoğlu ise dans istiyor. Kendi için değil; senin için istiyor. Hatırlayasın diye.

O anda anlamamıştım.

O bir salon dansçısı. Yıllarca kadınlara dans öğretti. Bilmen gerekmezengellemesen yetiyor.

Defteri alıp çıktı. Ben ellerimi sıkınca bardak ezilmişti. Avcum kuru, sertleşmiş.

Aklına koy, beklerim. dedi Ayhan Bey.

Ama bekleyecek vakti yoktu.

Akşam, öylesine, nöbet dışında odasına geçtim. Sade kıyafetler: kot pantolon, kazak, spor ayakkabı. Eldiven yok.

Oda cam kenarında, sandalyesinde oturuyordu. Camın gerisinde çam ağaçları. Metronom komodinde. Fotoğraf duvarda.

Ayhan Bey.

Başını çevirdi.

Öğreneceğim, dedim. Ama zamana ihtiyacım var. Bir hafta. Eğer yapamazsam, üzülmeyeceğinize söz verin.

Üzülürüm, dedi berrak bir sesle. Ama belli etmem. Oldu mu?

Sağ elini, uzun parmaklarını, havanın ortasında bana uzattı. Tokalaşmak için değil. Avuç yukarı. Bir davet, bir anlaşma gibi.

Parmaklarımla dokundum. Bir saniyeliğine. Yetti.

Gülümsemedim. Ama omuzlarım indi.

Anlaştık.

Komodine yaklaştı, metronomu aldı. Kurdu. Bakır plak sallandı.

Tik. Tak. Tik.

Birikiüç. Birikiüç. Benimle sayın.

Ortada saymaya başladım. Spor ayakkabıyla, sessiz, müziksiz. Sadece rakam ve takırtı.

Omuzlar dik, baş yukarı, dedi.

Belimi düzelttim, başımı dikleştirdim.

İşte. Hatırlayın: Vals ayakla başlamaz. Omurgada başlar. Eğer omurganız doğruysa, ayağınız yolu bulur.

Sağ elini uzattı. Avucu yukarı; bir davet gibi.

Solunuzu üstüne koyun. Sıkmayın, bırakın.

Koydum. Avuç içi sıcaktı. Parmaklaro kocaman eklemleriylebileğimi sardı. Onun eli hafifçe sağa hareket etmeye başladı.

Sağa, sağ adımıyla az bir adım.

Adım attım.

Solu yanına.

Yanına koydum.

Sol geri.

Geriye kaydımkalın, büyük bir adım.

Kısa. Vals yürüyüş değil, süzülmek gibidir.

Baştan başladık. Tik, tak, tik. Eli beni çekmiyor, dürtmüyordu. Sadece yön veriyordu. Hafif sağdemek sağa adım. Hafif dolaşıkdemek dönüş.

Kendi ayağıma bastım, karıştırdım, yüksek sesle saydım, yine de şaşırdım.

O hiç sabırsızlanmadı.

Ayaklarınızla düşünüyorsunuz, dedi onuncu dakikada. Bırakın. Elim nereye isterse oraya gidin. Ona güvenin.

Güvenin.

Ben kimseye güvenmeden otuz dört yıl yaşadım. Meslek, kiralık küçük ev, kırk dakika dolmuş. Ne duvarda fotoğraf, ne dolapta mıknatıs. Her an terk edeceğim, iz bırakmayacağım bir hayat. Kimseye güvenmek yok. Kimsenin bana yol göstermesi gerekmiyor.

Ama onun eli bekliyordu. Sıcaktı. Uzundu. Elli altı yıl parkeyi bilen bir hafıza.

Gözlerimi kapadım. Saymayı bıraktım.

Bir adım. Bir adım daha. Dönüş. Parmaklar hafifçe sıkıldıdurdum. Hafif sola çektio yöne gittim. Düşünmeden. Sağ adım, sol adım demedim. Sadece elin peşinden gitmek vardı.

İşte, dedi usulca. Böyle.

Gözlerimi açtım. Tam başladığım noktadaydım.

Bu kadar yeterli, dedi Ayhan Bey. Yarın tekrarlarız. Bir hafta sonra hazırsınız.

Başımı salladım. Boğazım düğümlendi; sesim titrer diye korktum.

Teşekkür ederim, dedim.

Bence asıl ben teşekkür ederim, dedi. Ayaklarınız için.

***

Her gün tekrarladık. Vardiyadan sonra, soyunma odasında üstümü değiştirip yanına gidiyordum. O cam köşesinde beklerdi, metronom kurulmuş.

Salı günü bana üçlü saymayı öğretti.

Bir, kuvvetli vuruş. İki-üç, zayıf. Birde adımı atarsın. İki-üçte yanında toplarsın, tersini değil.

Çarşamba dönüşleri çalıştık. Üçüncüde yolumdan çıkıp komodine tosladım. Ayhan Bey ilk defa güldü. Boğuk, kısa bir kahkaha.

Komodin dansör değildir, dedi. Yol göstermez.

Şöyle açıkladı:

Valsde dönüş, kafanızdan gelmez. Gövde döner, kafanız kalır, sonra kafanız ulaşır. Hayatta da böyle; karar çoktan alınmıştır, siz düşünüyorsunuzdur daha.

Perşembe, Straussu açtım ona. Güzel Mavi Tuna. O gözlerini kapadı, kolları kalktı. İki kolu birden. Sol daha alçakta, sağ daha yüksekte, sanki görünmez birini sarıyordu. Başladı. Ben iki adım mesafede izliyordum.

Yüzü değişti. Gergin çizgiler yok oldu. Yaşları döküldü. Hep seksen bir değildi; ama üzerindeki en ağır olanlar gitmişti. O anda burada değildi. Parkedeydi. Siyah smokinli genç adam, arkasında partneri, avucunun içinde güvenle dans ederken.

Müzik sustu. Gözlerini açtı, kolları indi.

Seyrettiniz, dedi. Suçlama değil, tespit.

Evet, dedim. Çok güzel dans ediyorsunuz.

Hayır, dans etmiyorum. Hatırlıyorum. Farkı var. Dans, iki kişiliktir. Tek başına olana hafıza denir. O da kıymetlidir. Ama dans, ancak birlikte olur.

Durdu.

Cumartesi gerçek dans edeceğiz. Burada değil, salonda. Orada parke var.

Kuruluşun salonu. Büyük pencereler, duvarlarda sandalyeler. Arada etkinliklerin olduğu yer. Yer eski; ama gerçek parke.

Orada insanlar olabilir, dedim.

Bırak seyretsinler.

Dudaklarımı ısırdım.

Hazır mıyım acaba?

Hayır, dürüstçe dedi. Ama bacaklarınız hazır. Kafanız hep engel çıkarır. Ona çare yok.

Cuma günkü seansta sıradan egzersiz yaptık. El çalışması, açma, kapama. Her şeyi yaptı. Ama gördüm ki sağ eli geçen haftaya göre daha cansız. Parmaklar tam açılmıyor. Serçe içine kıvrılıyor.

Hiçbir şey söylemedim.

O da.

Günün sonunda rica etti:

Sırt yukarı, çene yukarı. Gösterin.

Dik durdum. Başım yukarıda. Eller yanda.

Uzun uzun baktı. Sonra başını salladı.

Yarın. Beşte. Salonda.

Odadan çıktım. Koridorda Rukiye Hemşire bekliyordu. Sormadı. Sadece yüzüne baktım; her şeyi biliyordu.

Yarın mı? dedi.

Yarın.

Rukiye Hemşire sessizce koridorun sonuna yürüdü. Kapıda durdu, hiç dönmeden:

Parkeyi güzelce sileceğim. Kaymasın.

Çıktı.

O gece uykum kaçtı. Podiumun kenarındaki küçük evde tavana bakarak yattım. Ev bomboştu. Eşyasız, izsiz, yaşamsız. Üç yıldır varımama köşeler bana ait değil, hiçbir raf elimi hatırlamıyor. Her an çıkacak gibi yaşıyorum. Su gibi: geçerim, izi yok.

Ayhan Bey başka yaşadı. Herkeste iz bıraktı. Her öğrettiği kadında, her öğrencisinde, çerçevedeki genç adamın elleriyle. O eller, hatırlıyor ve aktarıyor.

Yan döndüm. Avuçlarım yastıkta. Geniş, kısa tırnaklı işçi elleri. Destekleyen, çeken, esneten eller. Ama hiç yolu gösteren değil. Davet eden değil. Ardına yaslanacak, düşmeyecek birini tutan eller değil.

Yarın, ayaklarım onun ayakları olacak. O ellerse beni kendim hiç gidemeyeceğim yerlere götürecek.

Rukiye Hemşirenin dediğini hatırladım. Kendi için değil, senin için istiyor. Anı diye. Şimdi anlıyorum. Onun niyeti son bir dans etmek değildi. Benim ilk defa dans etmemi istiyordu.

Korkutucuydu. Gerçekten.

***

Cumartesi. Beş. Salon.

Birde geldim. Vakit geçmiyordu. Mesai sürükleniyor gibiydi. Hastalar, kartlar, egzersizler; içimde metronom vuruyordu. Bir-iki-üç. Bir-iki-üç.

Beşe çeyrek kala hazırlandım. Dizime kadar lacivert, tek etek. İki yıl önce bir arkadaş düğününde alıp hiç giymemiştim. Düz topuklu ayakkabı. Saçım toplu.

Salon boştu. Rukiye Hemşire erkenden tüm hastaları yemeğe götürmüş, parkeyi parlatmıştı. Pencereler büyük. Dışarıdaçamlar, gri mart göğü.

Beşte, koridorda tekerlekli sandalyenin teker sesi geldi. Ayhan Bey salona kendi sürdü. Sandalye sarsılmadan ilerliyordu. Gömlek giymiş. Ak gömlek, kol düğmeli. Hiç görmemiştim onu böyle. Daima triko, yumuşak, rahat. Bugünbeyaz gömlek. Dizinde metronom.

Duvara yakın durdu. Parkeye baktı, sonra bana.

Eteğiniz güzel, dedi. Vals için etek lazım. Pantolon his vermez.

Yanına yaklaştım. Ayaklarım titremiyor. Ellerim hafif.

Yanındaki sandalyeye metronomu koydu. Kurdu. Bakır plak sallandı.

Tik. Tak. Tik.

Sağımda durun. Camdan yana.

Geçtim.

Solunuzu sağ elime koyun. Rahatça.

Elimi yerleştirdim. Parmakları sıktı. Sıcaktı ama geçen hafta kadar değil. Hissedince, o da hissetti vaziyeti.

Gerek yok, dedi. Acımayın bana. Dans edin.

Sağ eliyle telefona bastı, yanında duran. Strauss başladı. Güzel Mavi Tuna. Giriş, kemanlar, sonra kısa bir durak.

Bir.

Eli sağa çekti. Sağ adımıyla kısaca ilerledim.

İki-üç.

Sol yana, ardından geriye.

Böyle başladık.

Eli beni yönlendiriyordu. Sağa, bir adım. Parende, dönüş. İleri kayınca ben çekiliyorum. Geri, ona dönüyorum. O sandalyede oturuyor, üst bedeni dans ediyor. Kayışlar, dönüşler, başındaki eğiklik, elli altı yıl bedeninin bildiği gibi. Ben ayaklarıydım. Onun devamı. Hastalığın elinden aldığı yarısı.

Parke ayakkabının altında kayıyor. Ne sayıyorum, ne düşünüyorum. Sadece elin peşinde. Sağa, çemberde, camlar önünden, duvar kenarlarından, salondan geçiyoruz.

Üç dakika.

Elli altı yıl antrenmanın üç dakikası. Onunki. Ben sadece dinledim. Elini, ritmini, yaşamı; avucunun içinden içime, ayaklarıma, parkeye.

Müzik ağırlaştı, son akor. Eli durdu.

Karşısında duruyordum. Eteğim hafif kıpırdanıyor. Kalbim çarpıyor. Ama omuzlarımo hep gergin yükselmiş omuzlardüşüktü artık. İlk kez.

Bana bakıyordu. Yüzünde, o fotoğraftaki bakış vardı: Genç adam, parkerde en iyi olduğunu bilen, partnerine güven veren, onu asla bırakmayacak güven.

Teşekkür ederim, dedi. Güzel vals oldu.

Yanlış yaptım, dedim. Sesim titriyordu.

Hayır. Gereken tek şeyi yaptınız. Güvendiniz. Gerisi önemsizdir.

Elimi bıraktı. O cümleyi söyledi, asla unutamayacağım.

Artık vals biliyorsunuz, Gülsüm Hanım. Bubenim mirasım. Ne zaman dans ederseniz, bir parçan benimle dans eder.

Salonun ortasında kaldım. Tik. Tak. Tik. Metronom boş vuruşlar atıyor. Strauss sustu.

Alın bunu, dedi, metronomu göstererek. Size lazım artık.

Hayır, dedim.

Gülsüm Hanım, alın.

Sandalyeyi döndürüp çıkışa yöneldi. Kapıda durdu.

Sırt dik, baş yukarıda. Unutmayın.

Ve gitti.

Yalnız kaldım. Parke, camlar, çamlar, mart bulutları. Bakır plaka, tik, tik, tik.

Metronomu aldım. Göğsüme bastırdım. Ahşabı sıcakonun ellerinden ısınmış.

Bir sonraki gün, normal bir saat, odasına girdim. Yine trikoda. Beyaz gömlek dolaptakendi asmıştı. Programda ne varsa: el egzersizleri, açma, direnç. Dans konuşulmadı. Sanki o akşam hiç olmamış gibi.

Ama fark ettimdaha sessizdi. Daha üzgün değil, daha sessiz. Yani, yapmak istediğini yaptıktan sonra, kalan her şeyi bırakmak rahatlığı.

O hafta sonu eve gitmedim. Kurumda kaldım, vardiya arkadaşı yerine nöbet. Akşam yanından geçtim. Kapı aralıktı. Pencere önünde oturuyordu, çamlara bakarak. Elleri kolçakta. Parmakları hareketsiz.

Metronom çantamda.

İki hafta boyunca çalıştık. O yaptı, ben kaydettim. Sağ el güçsüzleşiyordu. Rakamlar öyle diyor; ona hiç söylemedim. O da sormadı.

Çarşamba günkü egzersiz sonrası:

Gülsüm Hanım. Teşekkürler acımadığınız için.

Acımıyorum, dedim.

Tam da bunun için teşekkür.

Nisanda Ayhan Durmuşoğlu usulca uyudu ve uyanmadı. Rukiye Hemşire sabah altıda aradı. Sesi sakindiotuz yılda alışmış.

Durmuşoğlu gece gitti. Uykusunda.

Telefonu kapadım, yatağa oturup bir saat düşündüm. Ağlamadım. Sadece oturdum. Dışarıda Podium uyanıyordu; arabalar, apartmandan kapı sesi. Sıradan nisan sabahı. Dünya aynıydı. Ama ben değildim artık.

Pazartesi, odasına girdim. Yatak toplanmıştı. Komodin boş. Fotoğrafı kızı almışKanadadan iki günde gelmiş, resmi işlemleri bitirip gitmiş. Rukiye Hemşire anlatmıştı; kız salonda ağlamış ama odaya kuru gözle girmiş. Çerçeveyi, albümü, kol düğmeli gömleği almış. Sandalyeyi bırakmış.

Boş evimin bir köşesinde metronom duruyor. Ahşap gövde. Bakır sarkaç. Wittner, bin dokuz yüz altmış iki. Alman malı. İl birinciliği hediyesi hocasından.

Kalktım. Rafın önüne geçip kurdum.

Tik. Tak. Tik.

Sırt dik. Baş yukarı.

Bir-iki-üç.

Sağ ayağımla ilerledim. Küçük bir adım. Nasıl öğrettiyse. Solu yanına koydum. Geriye adım attım.

Evimo boş, fotoğrafsız, mıknatıssız evilk defa dolu oldu. Çünkü iki kişi dans ediyordu. Benayağımla. Oeliyle. O uzun, kocaman eklemli, havada daireler çizen ellerle.

Bir parçası hep benimle dans edecek. Ve hep.

Rate article
Lifequest
Son Dans