Genç kıza gidiyorum, dedim ve valizi hazırlamaya başladım; bir saat sonra gözyaşları içinde döndüm evime.
Bugün, Ben artık genç kıza gidiyorum! diye cümleye başladığımda, tıpkı Marsa yolculuk hazırlığı gibi ciddiydim. 65 yaşında bir adam olarak, kareli battaniyemi valize sığdırmaya çalışıyordum. Bu kelimelerimi duyan eşim, Gülseren Hanım, ütü masasında benim bayramlık gömleğimi ütülüyordu; buharlı ütüden çıkan tıs sesi, evin sessizliğini bozuyordu.
Hiçbir şey olmadı. Patlaması gereken bomba patlamadı, ortada bir tesir yoktu. Gülseren başını kaldırmadan, Duyuyorum Yavuz, peki içi pamuklu donlarını aldın mı? Kasım ayı dışarıda, o genç kız sana böbreklerini koru demez, dedi.
Bir süre donup kaldım. Elimdeki yün çorapla havada asılı kaldım. Beklediğim tüm melodramların hiçbiri olmadı. Ne tabak kırıldı, ne kalp krizi geçirdi, ne çocuklarımızı aradı, ne de yalvardı. Sadece iç çamaşırımı sordu.
Ne alakası var donla, Gülseren? diye bağırdım. Yüzümde utanç belirmeye başladığını hissettim. Ben sana aşktan, yeni bir hayattan, kendimi yeniden bulmaktan bahsediyorum!
Battaniyeyi valize tıktım, kapağı üstüme abandım ve fermuarı çektim. Valiz acı bir sesle kapandı; adeta kendi eklemlerim gibi inleyerek.
Sen ise bana pamuklu don diyorsun! Hep böylesin, hep ayakları yere basan biri! Oysa orada; gençlik, enerji, uçmak var!
Peki, adını biliyor musun bu enerjinin? diye sordu Gülseren, gömleği askıya asıp bana uzatırken. Yoksa telefonunda Kedicik mi kaydettin?
Adı Elif! dedim gururla dikilerek. Sadece kadın değil, ilham kaynağım.
Gülseren hafif bir sesle güldü. Yavuzun şiirleri pek sevmediğini, sadece arkadaşlarından birinin doğum gününde mecburen kadeh kaldırdığını iyi bilirdi.
Elif, ha? Kaç yaşında senin ilham perin?
Yirmi sekiz! dedim, mücadele dolu bir bakışla.
Gülseren ütüyü kenara bıraktı, uzun uzun bana baktı. Sanki çok sevdiği, eski bir dolap kapısı kopmuş gibi…
Yavuz, dedi yumuşak ama sert bir tonda. Sen altmış beş yaşındasın. Tuvalette uzun oturmaktan belin tutuluyor, karaciğer diyetindesin. Genç bir Elifle ne yapacaksın? Ona şiir mi okuyacaksın?
Senin işin olmasın! dedim valizi kavrayarak. Biz birlikte gezeceğiz, Ay ışığında yürüyeceğiz, hayatın tadını çıkaracağız! Ben daha gencim!
Valizi kaldırmaya çalıştım ama beklediğimden de ağırdı. Belime sancı girse de, dişlerimi sıktım; zayıf görünemezdim. Şimdi neredeyse eski karım sayılırdı.
Tansiyon ilaçlarını unutma, büyük romantik, dedi Gülseren. Onlar komodinin üst çekmecesinde. Eklem kremiyle birlikte.
Bana ilaç falan lazım değil! dedim ama kalbim gırtlağımda atıyordu. Onun yanında kendimi otuzunda gibi hissediyorum! Gülseren, hoşça kal. Evi sana bırakıyorum, o kadar da centilmenim.
Teşekkür ederim, aile reisi, diyerek başını salladı. Anahtarları komodinin üstüne bırak. Çöpü de at çıkarken.
Bu benim için fazlasıyla sıradandı. Hiçbir dram yoktu: Sadece çöpü de al.
Kapı eşiğindeki poşeti kaptım, başımı gururla dikleştirip apartman boşluğuna çıktım. Kapı arkamdan yavaşça kapanıp kilitlendi.
Apartmanda kedi kokusu ve alt komşunun kızarttığı patatesin kokusu vardı. Valiz elimde kolumu çekiştiriyor, belim sızlıyordu. Cebimdeki telefon titredi. Herhalde Elif mesaj atıyordu.
Asansörü çağırıp beklerken telefonu açtım. Mesajda: Canım, yakında mısın? Masayı rezerve ettim. Bu arada küçük bir aksaklık
Mesaja dikkatlice bakınca, Annemin acil ilaca ihtiyacı var, parası yok, benim limitim dolu, bana 5000 TL yollayabilir misin? Yüz yüze veririm, yazıyordu.
Kaşlarımı çattım. 5000 TL. Dün 3000 TL taksiye lazımdı, evvelsi gün 2000 TL internete. Geçen hafta ilham kursuna 10 bin TL göndermiştim.
Asansör geldi. Valizi güçlükle içine aldım. Aynada yaşlı, kırmızı yüzlü, şaşkın bir adam bana bakıyordu.
Genç kıza gidiyorum, dedim içimden, ama o kadar etkileyici gelmiyordu artık.
Dışarıda hava ayaz; ince bir yağmur, rüzgar son yaprakları savuruyordu. Elif şehir dışındaki yeni mahallede oturuyordu; oraya ulaşmak için durağa kadar valizi çektim.
Islak bankta oturup telefonu elime aldım, para yollamak için uygulamaya girdim. Ellerim soğuktan titriyor, uygulamayı bile açmak zordu.
Bakiye: 4800 TL. Emekli maaşı haftaya yatacak.
Vay anasını, dedim alçak sesle.
Eliş, canım, kartımda çok az kalmış. Gelince nakit getireyim, köşede biraz param var, diye yazdım.
Cevap anında geldi: Gözlerini döndüren bir emoji. Yavuz abi, ne biçim adamsın? Birinden ödünç alsana! Annem hasta! Seviyorsan bir yolunu bul!
Yavuz abi. Sevgili değil, Yavuz. Sanki köpek çağırıyor.
İçimde kötü bir his kabardı. Hiç video görüşmesi yapmadık; ya kamerası bozuktu, ya interneti kötüydü. Ama profil fotoğrafları bir modelden farksız.
Canlı sesini duymak istedim, numarasını aradım; uzun uzun çaldı, kapandı.
Konuşamam, ağlıyorum! diye mesaj geldi.
Valizin kulpuna sarılıp bankta oturuyordum. Arabalar su sıçrata sıçrata geçiyordu.
Soğuk iliklerime işledi, üzerimde gömlek ve ince ceket, belim daha da sızlıyordu.
Elif, dedim, ismi tadı plastik gibi kaldı dilimde.
Birden yeni mesaj: Ne oldu, yolladın mı? Yollamadıysan gelme. Basit bir mesele çözemeyen adama ihtiyacım yok.
Ekrana bakarken harfler bulanıklaştı.
Gülsereni hatırladım. Dün hiç konuşmadan belime krem sürdüğünü, buharda haşlanmış köfteleri hazırladığını… Sevmediğim halde yediğim o köfteler Çoraplarımın nerede olduğunu benden iyi bilirdi.
Bana adam lazım değil
Kendimi Elifin evinde düşündüm. Yabancı bir koltuk, yabancı bir koku, başka bir düzen. Hep bir bedel ödemek gerekecekti; gençliğin bedeli.
Ya orada da belim tutulursa Elif sırtıma krem sürecek mi? Yoksa üff deyip diğer odaya mı geçecekti?
Çıkmaz bir yoldu. Ayağa kalktım, dizlerim odun gibi ses çıkardı. Yeni konutlara giden otobüs önümden kalktı ama ben yerimden kıpırdamadım.
Otobüs gitti, egzoz dumanıyla.
Bir süre kaldırıma, sokağa baktım, sonra geri döndüm. Evime.
Eve dönüş yolum sonsuz geldi. Asansör bozuktu; daha ne olsun. Üçüncü kata valizi sürüye sürüye çıktım.
Her katta, durup, soluklanıp alnımı sildim; kalbim aşk heyecanından değil, ritim bozukluğundan hızlandı.
Kapıda durup zili çaldım. Yanıt yok.
Korkudan buz kestim. Ya gitmişse? İncindiyse? Kilitleri değiştirdi mi?
Çünkü anahtarları da komodinde unutmuştum. Sadece zile tekrar bastım, bu kez daha uzun.
Gülseren! diye seslendim kısık sesle. Gülseren, aç!
Kilidin sesiyle kapı açıldı. Kapıda Gülseren Hanım, ev kıyafetleriyle, sükûnetle bekliyordu.
Ben, yağmurda sırılsıklam, ellerim çamurlu, kafamda ıslak şapka. Gözyaşlarım aktı; öyle tuhaf bir utanç ki, hem hayata hem kendime hem de yaşlılığa kahrediyordum.
Ben diye başladım ama sesim titredi. Gülseren, otobüs, yağmur, düşündüm de
Gerçeği söyleyemedim. O Elifin maddiyat peşinde koşan birisi olduğunu… İtiraf edemedim.
Gülseren bana, valize ve tekrar bana bakıp iç çekti.
Çöpü attın mı? diye sordu.
Elimi kontrol ettim. Poşet yoktu, durakta unuttum.
Unuttum dedim, başımı eğdim.
Başını salladı, kenara çekildi.
Gir artık, Romeo. Çay soğudu. Ellerini yıka, üstün batmış.
Valizi içeriye çektim. Evdeki çamaşır ve ilaç kokusu burnuma geldi.
Dünyanın en güzel kokusu buydu.
Ayakkabımı çıkardım, banyoya girdim. Aynada yaşlı, yorgun biri bana baktı. Buz gibi suyla yüzümü yıkadım, gözyaşımı ve mahcubiyetimi temizledim.
Mutfakta Gülseren, en sevdiğim büyük bardağa çay dolduruyordu. Masada haşlama köfte vardı.
Gülseren dedim yavaşça, masaya otururken. Affet beni. Kafam karıştı.
Ye, soğuyacak, dedi arkasını dönmeden.
Doğruyu söylüyorum. Ne Elifi, ne ilhamı! Onsuz Polis kağıdımın yerini bile bilmem.
Üst çekmecede, dosyalarda, dedi refleksle. Yavuz, ne olur yine dramatize etme. Dönmüşsün ya, tamam.
Köfteyi çiğnerken, lezzetini hissettim; en pahalı restorandan daha güzeldi.
O Elif Valla, düşündüğüm gibi çıkmadı. Sigara içiyor, çok da kaba, diyerek yalan söyledim, azcık gurur kurtarayım diye.
Gülseren gözlüğünün üstünden baktı, dudak kenarları titriyordu.
Vay canına, çok fena, dedi ciddi bir tonla. Sen tabii hakiki bir estet olarak dayanmadın.
Elbette! dedim neşem yerine geliyor gibi. Dedim ki: Hanımefendi, üslubunuz görüntünüze yakışmıyor. O da Neyse
El salladım.
Sonuçta anladım ki, yanlışmış. Ruhum boş kalmış, yavan.
Anladım, dedi, İyi ki bunu durakta fark etmişsin; nikâhta değil.
Kalktı, dolaptan kremi çıkardı, bana getirdi.
Belin ağrıdı mı valizi taşırken?
Kızardım.
Biraz.
Çıkar gömleği, süreyim.
Gömleğimi çıkardım, o güçlü elleriyle sırtıma krem sürdü. Yandı ama rahatlatan bir yanmaydı.
Gülseren
Efendim?
Döneceğimi biliyor muydun?
Elbette biliyordum.
Nereden?
Omzuma hafifçe vurdu.
Çünkü valizinde ne don vardı, ne çorap, ne ilaç. Oraya battaniye ve benim eski kabanımı koymuşsun; hani şu bir türlü kuru temizlemeye götürmediklerinden.
Şaşkınlıkla baktım.
Kaban mı?
Kaban. Sabah da gördüm valize tıkıştırırken. Ben fark etmemişim sandın. Gözlüksüz kör gibi dolaşıyorsun.
Bir an sessizlik oldu. Kendi kendime güldüm, sonra seslice. Gülmem öksürüğe, sonra tekrar gülüşe döndü.
Gülseren de hafifçe gülümsedi.
Vallahi tam yaşlısın sen de, dedi şefkatle. Haydi, köfteni bitir; yarın yazlığa gideceğiz, kavanozları bodruma indireceğiz. Orada hem spor, hem temiz hava.
Gideriz Gülseren. Tabii ki gideriz, dedim, gözyaşımı silerek.
Telefon yine titreşti: Elif: Nerdesin?? Annem ölüyor! Hiç olmazsa 1000 TL gönder!!
Kararlı biçimde Engelleye bastım, sohbeti de sildim. Telefonu ters çevirdim.
Gülseren, kavanozları bıraksak da mangal mı yapsak? Ben eti marine ederim, o şekilde, bol soğanlı, senin sevdiğin gibi.
Gülseren kaşlarını kaldırdı. On yıldır mangala yaklaşmamıştım.
Mangal mı? Ya karaciğer?
Boşver karaciğeri, dedim gülerek. Bir kereden bir şey olmaz.
Elini aldım; o yıpranmış, hamarat elini öptüm, biraz beceriksizce ama içtenlikle.
Teşekkür ederim, açtığın için.
Elini çekti, ama yumuşakça.
Hadi ye, Don Juan. Yoksa soğuyacak.
Dışarıda yağmur daha da hızlanmış, rüzgar camlara vuruyordu. Ama mutfakta sıcaklık ve huzur vardı. Sandalyede bayramlık gömlek, ilaç kokusu ve çay En güzel koku.
Ona bakarken düşündüm; gençlik güzel de, insanı şubesiyle, çamaşırıyla, utancıyla yine de eve kabul eden kim var bir bak.
Gülseren! dedim.
Efendim?
Kabanı bu sefer kesin kuru temizlemeye vereceğim. Yarın götüreceğim.
Götür, dedi. Ama önce valizi topla, battaniyeyi çıkar. Ayaklarım donuyor.
Başımı salladım, köftemden kocaman bir lokma aldım.
Hayat devam ediyordu ve, Allah için, o kadar da kötü değildi.



