13 Haziran 2022
Hayatımda dönüm noktası olduğunu şimdi, aradan zaman geçince daha iyi anlıyorum. Halam Nermin Hanım vefat ettiğinde, o gün sıradan bir gün gibiydi. Aksarayın kenar mahallelerinde, tek katlı mütevazı evinde yalnız yaşardı. Yegâne torunu, on yaşındaki Zehra, onun neşesi ve her şeyi olmuştu. Zehranın annesi yıllar önce aileyi bırakıp Almanyaya çalışmaya gitmiş, yılda birkaç defa zar zor mektup gönderirdi. Bir gün Zehra, kimsesiz kalınca, ya yetiştirme yurduna verilecekti ya da biri sahip çıkacaktı.
Benim sağlık sorunlarım vardı, böbrek ameliyatımdan dolayı doktor uzun yol yapmamı kesinlikle yasaklamıştı. O yüzden eşim Kemal yalnızca cenazeye gitmiş, ben ise evde onu bekledim; sofrada patates püresi, fırında levrek ve taptaze mevsim salatası hazırladım. Fırında kendi yaptığım ekmek vardı, sıcacık kokusu eve yayılsın, Kemal eve döndüğünde huzuru ve evin sıcaklığını hissetsin istedim.
Kemal gece geç saate kadar gelmedi. Arka kapıdan içeri girerken yanında Zehra da vardı; küçük bir sırt çantası, mahzun ve ürkek bakışlar… Dikilip yanımızda durdular.
Hediye, Zehra bu, dedi Kemal kısık bir sesle. Nermin Halamın torunu.
Peki annesi nerede, diye sordum şaşkınlıkla.
Gelemedi, dedi Kemal. Çok uzakta, kısa vadede dönüşü yok. Zehra tek başına kaldı.
Sessizce içeri girdi Zehra, çantasını önüne sürükleyen hareketleriyle ürkek bir yavruyu andırıyordu. Derin bir nefes aldım, sonra ona döndüm:
Gel bakalım kızım, soframız hazır, dedim. Karnını bir güzel doyur.
O gece uzun süre mutfakta oturup konuştuk. Kemal, Zehrayı yetiştirme yurduna vermenin çocuğa acıdan başka bir şey getirmeyeceğini söyledi. Son kalan aile bağı da kopup gidecekti. Ben yaşlıyım, artık sağlığım da yerinde değil. İkimizin de emekli maaşı zar zor yetiyor.
Sessiz bir hayat yaşayacaktık, dedim kısık sesle. Kendi başımızda, huzurlu…
O daha çocuk, dedi Kemal. Şimdi yalnız bırakılır mı hiç?
Sabah ilk uyanan Zehra oldu. Kahvaltıdan sonra sessizce bulaşıkları yıkamaya koyuldu.
Hep babaanneme yardım ederdim, diye fısıldadı.
Zamana yayılarak yeni hayatımıza alıştık. Zehrayı mahallemizin okulu olan Gazi İlköğretime kaydettirdik; çok kısa zamanda uyum sağladı. Çantasını koridorda, kitaplarını masa başında, odasından yükselen çocuk şarkılarını tekrar tekrar duymak evi başka bir hale getirdi.
Başlarda mesafemi korudum. Garip bir korku ve çekingenlik vardı içimde. Evime ait olmadığını düşündüğüm birine bağlanmak istemiyordum. O akşam, aniden tansiyonum düşüp fenalaştığımda Zehra hiç tereddüt etmeden ambulansı aradı, ilaçlarımı yetiştirdi, elimi tuttu.
Üzülmeyin babaanne, diye sessizce fısıldadı bana.
Bir yıl böyle geçti. Sonra Kemali bir sabah ansızın kaybettik. Yalnızlığımız yine başa dönmüştü. Çocuklar İstanbuldan taziyeye gelmişti; birkaç gün kalıp döndüler.
Anne, Zehrayla baş etmek zor olur, dedi kızım. İstersen yetiştirme yurduna verelim.
Uzun süre sustum, göz ucuyla sofrayı hazırlayan Zehraya baktım.
Kemal getirdiğinde ben de kaygılanmıştım, dedim. Artık o bana yabancı değil.
Zehra her geçen gün daha da cana yakın oldu; akşam yemeklerini hazırladı, evi topladı, bana hep yardımcı oldu. Hiçbir zaman benden fazlasını istemedi, daima yanımda ve sessizce destek oldu.
İki yıl daha geçti. Sağlığım iyice bozuldu. Geleceği düşündüm, uykularım kaçtı. Bir gün, bir avukat çağırıp evimi Zehranın üstüne yapmak istedim.
Ama ben sizin öz torununuz değilim ki, diye korkuyla söyledi Zehra.
Canım, akrabalık demek soyadı demek değildir, yürekte başlar, dedim gülümseyerek.
Sessizce sarıldı bana; öylesine hafif ki, kırılacak diye kaygılandım.
Şimdi biliyorum ki insanın yaşlılığında en değerli olan, miras veya metrekare değil; yanında varlığıyla gönlünü ısıtan birinin olması. Tek başına, sessiz bırakan da değil; kimseler kalmadığında elini tutan o küçücük eller…



