Bugün hayatımın en anlamlı günüydü, ama kalbimde karmaşık duygularla dolu bir ağırlık vardı.
Annem ve babam, yani Mehmet amca ile Hatice teyzem, Konyanın küçük bir köyünden kalkıp Ankaraya, benim mezuniyetime gelmişlerdi. Ellerindeki nasırlardan, yıllarca tarlada çalışmanın izleri belliydi. Babam, en güzel zannettiği ama artık rengi solmuş gömleğini giymişti; annem balkabağı desenli, eski püskü elbisesiyle yanımdaydı. Ve ikisi de ayağında, köyde alıştıkları o lastik terliklerden vardı.
Anne, baba, hadi gelin, içeri girelim, dedim onlara gururla.
Fakat tam kongre salonunun kapısına geldik ki, bizi bir görevli durdurdu. İsmi Gülşah Hanımdı ve baştan aşağı bize küçümseyerek baktı.
Pardon, dedi sert bir sesle,
Buraya terlikli kimse alınmıyor. Burası ciddi bir tören, okulun adabına uymalı. Sizi içeri alamayız. Dışarıda bekleyin lütfen.
Hanımefendi diye yalvardım, Onlar benim anne babam, ta köyden geldiler.
Kurallar kuraldır, Ahmet Bey, diye diklendi görevli, elindeki yelpazeyle kendini serinletirken. Mezuniyetimizi pazara çevirenlere izin veremem. Sponsorlarımız, bağışçılarımız gelecek. Okulun imajı bozulmasın.
Utançtan yüzüm kızardı, öfkem içimi yaktı. Babam koluma hafifçe dokundu, sesinde hüzün vardı.
Takma kafana oğlum, dedi usulca, Biz kapının dışında da kalırız, merak etme. Yeter ki sen sahneye çıkarken buradan görebilelim. Biz iyiyiz.
Dudaklarım titredi.
Ama baba
Git sen evladım, seni bekliyorlar içeride, diye araya girdi annem. Gülümsüyordu ama gözleri dolmuştu.
Ağır bir kalple adım attım içeri. Koridorda yürürken, diğer velileri gördüm. Kadınlar zarif abiyeler içinde, erkekler takım elbiseleriyle, gülüşerek sohbet ediyordu. Benim annemle babam demir parmaklıkların ardında, oğullarının başarısına yabancı gibi kalakaldı.
Tören başladı. Her alkış bana taş gibi çarpıyordu. Kaç kere kendime, Keşke annemle babam da burada, yanımda olsaydı dedim.
Sonra beklenen an geldi: Okulun yeni 10 katlı Bilim ve Teknoloji Binasının Gizli Bağışçısı açıklanacaktı. Müdür gururla sahneye çıktı.
Değerli konuklar, bugün aramızda cömertlikleriyle 5 milyon TL bağış yapan saygıdeğer bir çift var. Bugüne kadar isimlerinin gizli kalmasını istemişlerdi. Lütfen, Sayın Mehmet ve Hatice Yılmazı alkışlarla davet edelim!
Salon alkıştan yıkıldı.
Gülşah Hanım, gözleriyle şık giysili VIP konukları aradı. Kimse ortaya çıkmadı. Bir lüks araçtan ineceklerini sanıyordu ama beklediği olmadı.
Muhterem Mehmet ve Hatice Yılmaz? diye tekrar sordu Müdür.
Yavaşça ayağa kalktım. Mikrofona yürüdüm. Salonun arka tarafındaki kapıyı gösterdim.
Dışarıdalar, dedim, sesim titreyerek,
Koordinatör hanım, terlik giydikleri için onları içeri almadı.
Nefesler kesildi. Bütün gözler o yöne döndü. Yaşlı anne babam demir kapıdan içeriye gülümseyerek bakıyordu.
Gülşah Hanım kağıt gibi bembeyaz kesildi, sanki ayakta zor duruyordu.
Okul Müdürü ve Müdür Yardımcısı hızla sahneden inip kapıya koştular. Kapıyı çaldılar; önce mahcup bir selam verdiler. Öne doğru eğildiler.
Böyle olduğunu bilmiyorduk, çok özür dileriz, dedi Müdür, sesi titrek.
Biz alışığız böyle toza toprağa, dedi babam gülümseyerek, Önemli olan, oğlumuzun okumasıydı.
Onları tören salonuna davet ettiler. Annemle babam, ellerinde terlikleriyle kırmızı halıdan yürürken herkes ayağa kalktı. Başta sessiz, sonra dalga dalga artan bir alkış salonu doldurdu. O anda hiç kimse onların zenginliğine değil, onlara yapılan haksızlığa rağmen başlarını dik tutmalarına saygı gösterdi.
Sahneye çıktıklarında, sarıldım onlara sımsıkı. Gözyaşlarım yakama aktı. O an, boynumdaki madalyanın hiç önemi yoktu; asıl değer ailemin sevgisiydi.
Babam mikrofona yaklaştı.
Gerçek zenginlik, insanın ayağındaki ayakkabıda değildir, dedi sakinlikle.
Başkasının yoluna harç gibi koyduğunuz sevgidedir asıl zenginlik. Ayağa değil, ellerin nasırına bakın; sizleri buraya getiren emektir.
Bir köşede ise Gülşah Hanım başı önünde, utanç içinde onları izledi; mekândaki herkesin önünde dimdik onurlarıyla yürüyen terlikli bir anne baba olarak.



