Eşinin İkizi: Gerçek Aşkın ve Kimlik Arayışının Hikayesi

Emin misin, rahatsız olmayacaksın? diye sordu Selma. Kapının önünde omzunda çantasıyla durmuştu; yüzündeki şaşkın gülümsemeyi, yıllardır tanıdığım bu kadından ilk kez görüyordum. Biliyorum, rahatsızlık. Anlıyorum.

Selmacığım, bırak artık bunları, gir hadi, dedim. Kapıyı ardına kadar açıp yol verdim. Oda müsait, Yavuz da bir şey demiyor. Her şey yolunda.

Yavuz bir şey demiyor ha, diye yineledi Selma. Bu tekrarında bir ironi yoktu; şaşkınlık vardı sadece. Sanki bir şey demiyor ifadesi onu cidden etkiliyordu.

Zaten Yavuz nadiren bir şey der, diyerek mutfağa geçtim. Ayakkabılarını çıkar, terlikler solda.

Her şey öyle başladı işte.

Benim yaşım elli iki, üniversite sırasından dostum Selma elli bir yaşında. Son beş yıl görüşmemiştik doğru düzgün; arada telefonlaşıp bazen bir kahve içmiştik Kadıköy merkezde. Selmayı iyi tanıdığımı sanıyordum. İçim rahattı; tereddütsüz kapımı açtım. Selma eşinden yeni boşanmıştı; kiraladığı evden de çıkmıştı, yeni bir yerin evrakları gecikmişti. İki-üç hafta, belki bir ay bana misafir olacaktı. Durumu toparlayacaktı.

İstanbul Küçükyalıda oturuyorduk. Ne küçük ne de büyük bir semt; her sokak bir diğerine benzer. Mahalle bakkalı daimi müşterisine isim sormaz, sadece sesiyle tanır. Benim evim üç odalı, üçüncü katta; pencereleri sessiz bir sokağa bakar. Eşim Yavuz bir inşaat firmasında çalışıyor, işinin görünürlüğü yok ama mevkii iyi. Ben ise meslek yüksekokulunda iktisat anlatırım. Yirmi üç yıllık evlilik. Kızımız başka şehirde yaşıyor. Evimizde her şey alışılmış, düzenli; yerleri değiştirmek bile istemezsin.

Selma gelirken bir büyük bavul, bir karton kutuyla geldi. Sessiz sessiz yerleşti. Üç gün neredeyse görünmedi. Sabah erken çıkıp akşam geç döndü, az konuştu, az yedi. İlk akşam Yavuz sordu:

Ne kadar kalacak?

Bir ay, dedim.

Yavuz, “bir ay,” diye yineledi; Selmanın kapıdaki şaşkınlığıyla aynı tonda.

Dikkat etmedim. Zaten küçük şeylere çok aldırmam ben veya öyle zannediyorum.

İkinci haftada ilk huzursuzluk başladı. Sabah banyoya girdiğimde, “Gardenya” markalı parfümüm yer değiştirmişti. Üç yıldır hep aynı dükkandan, Bağdat Caddesinden alırım; şişe hep soldaki rafta durur, şimdi lavabonun kenarına bırakılmıştı. Ben koydum galiba, diye düşündüm. Yerini değiştirdim, unuttum.

Üçüncü haftada başka bir şeyi fark ettim.

Üçümüz birlikte kahvaltıdaydık. Kahveyi hep ben yaparım; önce biraz soğuk su, sonra sıcakama kesinlikle kaynar olmamalı, yoksa acılaşır. Yavuz bunun hastasıdır, her zaman över. O sabah, ben telefondayken kahveyi Selma demlemişti.

Güzel olmuş, dedi Yavuz.

Baktım, Aysel nasıl yapıyor diye, aynı yöntemi kullandım, dedi Selma neşeyle.

Ben gülümsedim. Ama içimde bir şey kıpırdadı, adını koyamasam da.

Sonraki günler, programın, ödev kontrollerinin telaşında, bu his bastırıldı. Eve geldiğimde ev temiz, derli topluydu. Selma evi silip topluyordu. Yavuz da buna çabucak alıştı.

Bugün yemeği Selma yaptı, dedi bir akşam. Fasulyeli çorba, güzel olmuş.

Ben de fasulyelisini yaparım ya, dedim.

Yavuz başını salladı. Benziyor, dedi.

Kiminki daha güzel diye sormadım, o da kıyaslamadı.

Selma o süreçte evden uzaktan çalışıyordu, evrak-işleriyle ilgili bir şeydi galiba, çok karışmadım. Bütün gün odasında bilgisayar başındaydı. Öğlen olunca mutfağa çıkar, basit bir yemek yapar, akşama doğru üstünü değiştirip saçını tarardı. Pijama ya da eşofman değil, sanki bir yere gidecekmiş gibi; ben ise akşam üzeri yorgunluktan eski bir kazak ve bol pantolona geçerim.

Bir akşam Yavuz, Selmanın yanına geçip televizyon izledi. Ben yatak odasında defterlere bakıyordum. Aralarındaki konuşmaları işitiyordum; Selmanın gülüşü benimkine benziyordu ama sanki daha yumuşak. Sonra kafamdan atmaya çalıştım; gülmek bu, kime benzemesin ki…

Ama birkaç gün sonra başka bir ayrıntıya takıldım artık.

Selma saçlarını farklı toplamaya başladı. Eskiden kısa, net bir kesimi vardı; şimdi ise arka tarafa hafif dalgalı, gelişigüzel şekil veriyordutıpkı benim gibi. Koridordaki aynanın önünde denk geldik; bir adım önde ben, hemen arkamda Selma. Sanki eski ve yeni bir fotoğraf yan yana durmuş.

Sana böyle yakışıyor, dedim.

Gerçekten mi? Sende hoşuma gitti, bir de ben deneyeyim dedim, dedi yavaşça saçını düzelterek.

Yine sende… Küçük, zararsız bir taklitçilik. Ben gülümsedim, mutfağa geçtim. Ama içimi sıkıntı bastı.

Pazar günü kızımı aradım.

Nasılsınız tatlım, dedim.

İyi, anne. Hani yanında Selma vardı, hâlâ mı?

Evet. Evi hâlâ olmadığı için biraz daha kalacak.

Peki baba nasıl?

İyi. Selma ile iyi anlaşıyorlar.

Bir süre sessizlik.

Bu iyi mi, kötü mü? dedi.

İyi… dedim. İyi, elbette.

O konuşmadan sonra pencere kenarında uzun süre oturdum, soğuyan çayımla. İyi anlaşıyorlar nötr bir cümleydi ama ben onu söyleyince dizginlemeye çalıştığımı hissettim.

Beşinci haftada Selma, geçen haftaki elmalı tarçınlı kekimin tarifini istedi.

Yazılı tarifi yok, göz kararı yapıyorum, dedim.

O zaman anlat, deneyeyim, dedi.

Anlattım, o da not aldı. Üç gün sonra pişirdi. Yavuz, güzel dedi, ben ise kimin yaptığına mı, yoksa keke mi söylüyor anlamadım.

Akşam antrede dolabı açarken onun yeni bir mont aldığını gördüm. Açık gri, kemer detaylı. Benimkinin aynısı. İki aynı ceket yan yana asılmış. Hiçbir şey sormadım; çünkü Neden benimle aynı ceket? diyecek cümleyi kurmak istemedim.

O dönemde işte yoğunluk vardı; okul teftişe hazırlanıyordu, dosya çoktu. Yavuz ve Selma akşamları salondaydı. Ben odada bir şeyler okurdum ama kulak Misafiri olmamak imkânsız. Girerdim, konuya dahil edilirdim ama asıl konuşmaların tarafı ben değilmişim gibi hissederdim.

Bir gece Yavuza açıldım. Odasına çekildiğinde:

Yavuz, sence Selma biraz… beni taklit ediyor olabilir mi?

Bana şaşkın şaşkın baktı.

Kim? Selma mı?

Evet. Saç, mont, tarifler, parfüm…

Olur mu ya, arkadaşlar genelde birbirinden etkilenir.

Doğru, dedim. Doğru.

Telefonuna döndü; konu kapandı sandı.

Gece yatağa yatınca düşündüm: Yavuz haklıydı; arkadaşlar etkilenir birbirinden, ben de muhtemelen yıllar önce bir şeyler almışımdır Selmadan. Normal” dedim birkaç kez, kendimi ikna edecektim.

Ama sonra bilinçli biçimde gözlem yapmaya başladım; Selma, Yavuzla konuşurken başını hafif yana eğiyordubenim dinlerken yaptığım gibi. Aynen öyle derken kelimeyi tıpkı benim uzattığım gibi uzatıyordu. Çayı şekersiz içiyordu; halbuki eskiden iki şeker alırdı. Artık bu tesadüf sayılmazdı.

Bunu paylaşmak için, işteki yakın arkadaşım Sevimi aradım.

Sevim, hiç oldu mu, biri adeta senin yerine geçiyormuş gibi davranıyor?

Direkt seni mi taklit ediyor?

Evet, dış görünümden tavırlara, alışkanlıklara kadar.

Bu sessiz kıskançlık diye bir şey, okumuştum, dedi. Kendi hayatını doğrudan alamayınca, senden parça parça almaya çalışıyor demek bu…

Cevap veremedim. Kim böyle? diye sordu. Bilmiyorum, dedim; ama elbette biliyordum.

Selmayla yüzleşmekse Selmadan geldi. Mutfakta çay içerken, bir akşam:

Aysel, sen çok dengelisin ya… Sana bakınca nasıl yaşanır anlıyorum. Ev, iş, evlilik… Sende her şey yerli yerinde.

Yirmi yıldan uzun sürdü burasını kurmak, dedim.

Belli zaten, dedi. Yavuz da öyle diyor…

Burada durdu.

Ne diyor?

Senin kıymetini biliyor; ilişkinizin iyi olduğunu söyledi bana.

Bardağı yerine bıraktım.

Yavuzla benim hakkımda mı konuşuyorsun?

Ne zaman denk gelse… O da hep seni över.

Güzel tabii, dedim ama nedense içim buruldu.

Neden rahatsız olduğumu açıklayamıyordum. Adam karısına övgüyle bahsediyor, burada tuhaf olan ne? Belki bir şey yoktu, ama benim içim tam aksini söylüyordu.

Altıncı haftanın sonunda Selma, Gardenya parfümümden ödünç almak istedi.

Benim bitti, markete bugün çıkamam, birkaç kez kullanabilir miyim? dedi.

Elbette olur, dedim.

O akşam şişeyi açık bulup kontrol ettim; sonuna yaklaşmıştı, halbuki geçen hafta yarıdan fazlaydı. Yerine kaldırdım, küçük bir kilitle kilitledim. Sonra kendime baktım: Arkadaşından parfüm saklayan biriyim nihayetinde…

Şişeyi açmadım bir daha.

Yavuz o akşam keyifli geldi eve; genelde Selma evde olduğunda böyle oluyordu. Canınız tatlı ister, diyerek pasta almıştı.

Selma, ben olsam yapacağım gibi sevindi. Ne fazla, ne az. Yavuzla neredeyse tamamen aynı tepkiler. Doğrusu buymuş gibi… Ben mutfak kapısından izlerken, Selma’nın her şeyi tastamamı, yorgunluk ya da alışkanlık olmadan taklit etmesini düşündüm.

Yavuz da bunun farkındaydı aslında, belki tam anlamasa da…

Oturup pasta yedim, sohbet ettik; her şey sıradandı. Ama içimde bir şeylerin çok az yerinden kaydığını, tam yerine oturmadığını hissettim.

Bir gün ansızın işten seminer için Eskişehire gitmem gerekti. Dört günlük kısa bir iş gezisi. Yavuz ve Selma dört gün aynı evde olacaktı, içimden boş ver dedim, yetişkin insanlar bunlar, bir şey olmaz.

Gitmeden mutfakta Yavuza söyledim.

Cuma akşamı dönerim. Akşam yemeğinde Selma sana yardımcı olur.

Bir sorun olmaz, dedi.

Ona dikkatle baktım; sıradandı, belki biraz hafifti yüzü, sanki dinlenmiş gibi.

Çarşamba sabahı yola çıktım. Trende makaleler okudum, kağıt bardakta kahve içtim, camdan dışarı bakakaldım. Seminerler gereksiz sıkıcıydı, ama idare ettim. Her akşam Yavuzu aradım; konuşmalar kısaydı.

Her şey yolunda mı?

Yemek yedik, rahatız.

Selma evde mi?

Odasında.

İyi, iyi geceler.

Şüpheli bir durum yoktu. Gece otel odasında uzanıp uyuyamadım; kızımı, Selmayı, gri montları, parfümü düşündüm.

Perşembe günü öğleden sonra okul müdürü aradı:

Aysel Hanım, yarın son gün ama tekrara düşeceğiz, isterseniz bu akşam dönün, zaman kaybetmeyin, dedi.

Eve dokuz buçuk gibi geldim. Evde ışıklar açık. Sessizce girdim, çünkü Yavuz belki uyuyordur sandım.

Meğer uyanıkmış.

Salonda iki tane mum yanıyor; masada tabaklar, kadehler, küçük kaselerde yiyecekler. Parfüm kokuyor: Gardenya. Benim şişem kilitli; Selma kendine almış olmalı.

Yavuz kanepede, yanında Selma. Selmada lacivert bir elbise var; model ve renk tam benim tarzım. Saç dalgalı. Eller dizlerinde. Sohbet halindeler. Ben içeri girince dönüp baktılar.

Kısa bir sessizlik oldu.

Erken geldin, dedi Yavuz.

Öyle görünüyor, dedim.

Sakince montumu astım, çantamı koydum, yavaş yavaş hareket ettim; çünkü insan sadece uyarınca kontrollü davranır.

Aysel, sadece akşam yemeği yedik, dedi Selma.

Görüyorum; mum falan…

Kelimeyi vurgusuz ve nötr şekilde söyledim: Romantik. Aslında şaşırdım bu tonu duyunca.

Yavuz ayağa kalktı.

Büyütme lütfen…

Yavuz, bana büyütme deme, dedim çok sessizce. Başımızı eğdik.

Mutfakta kendime su koydum. Camdaki sardunyayı gördüm; çarşamba sulayacaktım, ben yoktum. Selma sulamıştı. İçim yine burkuldu.

Salona gidip Selmaya döndüm:

Yarın başka bir yerde kalırsın, değil mi?

Selma başını kaldırdı.

Biliyorum, böyle görünüyor ama…

Yarın başka bir yerde kalırsın, diye tekrar ettim; sadece tonumu sabit tutarak.

Evet, kalırım, dedi.

Kendi odama geçtim. Kapıyı çektim, kilitlemeden. Odanın üstünde değilken, koltukta yatığı anlaşılan Yavuz sabaha kadar odaya gelmedi. İçim acı oldu.

Sabah erkenden kalktım; kahve yaptım, camda yudumladım. Cuma sabahıydı. Mahallede kadınlar köpekle yürüyordu; güvercinler karşı apartmandaydı. Yani her şey çok sıradandı.

Yavuz sekize doğru mutfağa girdi.

Konuşmamız lazım, dedi.

Evet, dedim.

Aysel, Selmayla aramızda hiçbir şey yok.

Olabilir.

Olabilir değil, hiç bir şey yok.

Yavuz, dediğim o değil. Ben son bir buçuk ayda başka bir şeyi gördüm.

Neyi gördün peki?

Evime birinin gelip yavaş yavaş benim yerime geçtiğini Saçımı, parfümümü, tarifimi, montumu, hareketlerimi taklit ettiğini ve kocamın bunu fark edip hoşuna gittiğini Çünkü bu ben oluyordum; yıpranmamış, alışkanlıksız, taze bir ben.

Bunu duymak istemiyordu; Abartıyorsun, dedi.

Olabillir, dedim. Şimdi işe gidiyorum. Dönünce misafir odasında Selmanın bir şeyi olmasın istiyorum.

Aysel

Bir de… Belki fazla safım; ikinizle de çok güvenmiştim.

Çıktım; kapıyı çarpmadım.

İşte iki ders verdim; yoklama, soru-cevap; arada Sevimle çay içtim; yüzüme hafifçe gülümsedi, soru sormadı. Bunun için ayrıca teşekkür ettim.

Eve döndüğümde misafir odası tertemizdi; Selmanın hiç var olmadığı kadar izsiz. Banyoda bir plastik saç fırçası kaldı yalnızca. Alıp çöpe attım.

Yavuz salondaydı, telefonuyla uğraşıyor. Beni görünce başını kaldırdı.

Gitti, dedi.

Biliyorum, dedim.

Şimdi ne olacak?

Montumu çıkarıp asarken, mutfağa geçip bir şeylerle uğraşırken cevap vermedim. Hareket etmem, mutfakta bir şey yapmam gerekiyordu.

Aysel, yirmi üç yıldır evliyiz; bu kadar kolay mı?

Evet, dedim. Biraz bekle, düşünmem lazım.

Ne kadar?

Bilmiyorum, birkaç gün.

Birkaç gün bir haftaya uzadı. Aynı evde, iki yabancının paylaştığı ev gibiydik. Nazik, mesafeli. Farklı saatlerde yedik, farklı odalarda yattık. Yavuz konuşmak isteyince kısa cevaplar verdim; kırgınlıktan değil, konuşmaya haz olmadığım için. Düşüncelerim içimdeydi, sıraya girmişti, konuşursam geri dönemem diye korkuyordum.

O hafta çok düşündüm. Başlangıcı, Selmayı düşünmeden, sorgusuz sualsiz eve kabul edişimi, “arkadaş sıkışınca kapı açılır” mantığını… Rahatsızlığı hissettiğim, ama adını koymadığım anları. Sevimin dediği gibi “sessiz kıskançlık”. Birisi senden parça parça bir hayat alınca…

Aslında en çok canımı acıtan Selma değildi. Yavuzdu.

Yok sayabilirdi. Görüp bana anlatabilirdi. Veya tepkisiz kalabilirdi. Ama o, bu geliştirilmiş kopyaya karşı oldukça duyarlıydı. Pasta aldı, yanına oturdu, mumlu akşam yemeği yaptı. Belki bilmeden…

İkinci haftanın başında kızıma açıldım.

Anne, neyin var?

Sesin değişik.

Babanla galiba ayrılacağız, dedim; ilk kez yüksek sesle.

Uzun bir sessizlik.

Selma yüzünden mi?

Sadece o değil. Aslında Selma gerçeği gösterdi; öncesindeki gideni.

Neydi?

Anlatması zor. Hep alışmıştık, birbirimizi görmez olmuştuk. O gelip benden daha ben olmaya başlayınca Yavuzun hoşuna gitti bunun tazeliği.

Yanında biri olacak mı?

Bir süre yalnızım. Normal bu.

Hayatımda ilk defa normal dediğim kelimeye gerçek bir anlam yüklenmişti.

Yavuzla gerçek konuşma pazar akşamı oldu:

Bence ayrılmalıyız, dedim.

Bir süre sustu.

Kesin mi?

Bilemiyorum. Ama kendimle baş başa kalmam gerek.

Mumlu akşam yemeği yüzünden mi?

Hayır. O sadece son damla; asıl mesele, çoktandır görüp kabullendiğim normal olmayan şeylerdi.

Neyi yanlış yaptım anlamıyorum.

Hiçbir şey. Sadece zamanla beni görmez oldun, ben de seni. Evin içindeki tanıdık yüzü bile seçemiyorsun, öyle bir noktaya geldik.

Konu bitti. Evi satacağız dedim, ya da hissesini alacağım. Başka bir yere taşınacağım. Elli iki yaşında hayatına yeniden başlamak… dedi, sesi hafif hüzünlü.

Evet, elli iki yaşında başlamak. Daha geç yaşta başlayan çok insan var.

O akşam banyoya girip Gardenyayı çöpe koydum; fırlatmadan, yavaşça bıraktım.

Ertesi gün emlak danışmanı aradım, avukatla görüştüm, Sevime kısa bir özet anlattım. Sessizce dinledi, evet dedi birkaç kere, sanki anlıyorum anlamında.

Bir gün çay üstüne çay içerken Sevim sordu:

Selmaya öfken var mı?

Çok değil; asıl kendime. Göz göre göre kabullendim, normal dedim ama değildi.

Kendine kızma; güvenmek suç değil.

Fazla saflık işte. Benim alışkanlığım.

Saflık başka, iyi niyet başka.

Belki.

Yavuza?

Ona kırgınım. Geçer; ama sessiz, derinden bir kırgınlık bu…

Ne yapacaksın?

Ev tutacağım, saçımı değiştireceğim, başka parfüm alacağım. Büyük ihtimalle artık Gardenya değil.

İsabetli, dedi Sevim.

En çok da neyi sevdiğimi bulacağım. Kendi seçimlerimle. Kolay olmayacak ama vakit var.

Sevim çay koydu. Dışarıda serin ama sert olmayan bir sonbahar yağmuru başladı. Hayatımın tam olarak nasıl şekilleneceğini artık bilmesem de tuhaf bir huzur hissettim. Sanki yıllardır giydiğim, ama dar gelen bir pardösüyü çıkarıp omuzlarımın rahatladığını yeni fark ediyordum.

Biliyor musun, dedim, yıllardır ilk defa ne yapacağımı bilmiyorum ve bu… katlanılır bir şey.

Katlanılır, dedi Sevim gülümseyerek. Güzel kelime.

Bir hafta sonra, yeni bir ev buldum. Anadolu yakasında, park manzaralı ufak bir daire; fena pahalı değil ama yaşanır. Gittim, baktım, zeminde hafifçe gıcırdayan bir nokta vardı, defalarca yürüdüm üzerine. Orada yaşanır, dedim.

Tutarım, dedim ev sahibine, yaşlıca bir kadındı.Ne kadar süreyle? dedi.

Bilmiyorum, dedim, bir yıl deneyelim.

Evime dönünce yavaş yavaş toparlandım. Kitaplar, tabaklar, öteki eşyalarım ayrı, kalanlar ayrı. Birkaç parçayı attım. Üç yıldır giymediğim ama lazım olur diye sakladığım bluzu bağışladım.

Gri montumu da bir komşuya verdim, yeni ve lacivert bir ceket aldım. Aynaya bakınca herhangi bir benzerlik kalmamıştı; benimdendi.

Selmadan hiç haber gelmedi; yalnızca bir mesaj: Aysel, seni kırdım. Bağışlayabilir misin, bilmiyorum. Cevap yazmadım; öyle bir öfkem yoktu. Sadece vakit geçti.

Yavuz evde kaldı; mecburen görüşüyorduk. İçimde buruk bir rahatlık belirdi. Artık kaybolduğum duygusu yoktu. Onun da eskisinden ne kaybettiğini tam anlamadığını gördüm.

Taşınmadan önce parfümcüye girdim. Uzun süre yeni bir koku aradım. Gümüş Sedir adında bir fıs fıs buldum; odunsu, sıcak, tamamen farklı. Hep çiçekli seçerken şimdi bilerek değişik seçtim.

Güzel tercih, dedi satıcı kadın.

Göreceğiz, dedim.

Taşınmak kolay oldu; Sevim yardımcı oldu. Yavuz da yardım teklif etti, kabul ettim. Sessizce, sakin. Eşyalar yeni eve geçti, kendi ellerimle yerleştirdim.

Akşam yalnız kaldığımda yeni parfümümü sürdüm; tanıdık olmayan bir koku; alışmak zaman alacak. Belki de alışmam gerekmez, sadece kabullenirim.

Pencereden baktım; park yapraksız, kasım fonları altında. Lambalar erken yandı. Çaydanlığı koydum; kolimden çatlamamış kupamı çıkardım.

Kızım aradı.

Yerleştin mi anne?

Alışmaya çalışıyorum.

Korkuyor musun?

Dışarı bakıp lambalara odaklandım.

Hayır, dedim. Korkmuyorum.

Bugün hâlâ düşünüp bazen defterime şu dersi yazıyorum: İnsan bazen kendine en yakın sandığı insanı, kendi hayatını baştan kurmak için bırakmak zorunda. Artık normal olanı, gerçekten istediğim gibi seçebiliyorum. Yaşımda ilk defa yalnızım ve korkmuyorum. İyi ki de böyle.

Rate article
Lifequest
Eşinin İkizi: Gerçek Aşkın ve Kimlik Arayışının Hikayesi