KİRACI KIZ
Uzak bir zamandan, bir kış akşamıydı… Şehrin sakin bir mahallesinin kaldırımlarında ağır adımlarla yürüyen uzun boylu bir kadın vardı. Henüz hava aydınlıktı ve akşam serinliği, insanın içine işleyen hoş bir soğuk sunuyordu. Her tarafı kaplayan ince kar, gün boyu parlayan güneşin son ışıklarıyla parıldıyordu. Güneş ufka gitgide alçalmış, kırağıyla kaplanan kar tanelerini adeta bir avize gibi süslüyordu.
Kadın bu havayı çok severdi; attığı her adımda içine huzur doluyordu. Altmışını devirmiş, zarif bir görünüme sahip, yaşını taşımayı bilen biriydi. Şık çizmeleri ve gösterişli vizon mantosuyla asaletle yürüyordu. Yüzündeki ifadede, gençliğinin güzelliklerinden ve geçmişteki zarafetinden izler kalmıştı. Kılık kıyafetine dikkat eden, kendini her daim değerli hisseden, kibirli olmasa da mesafesini bilen biriydi.
Gençlik, deli dolu aşk yılları geri de kalmıştı, ama Nevin Hanım hâlâ hayatın tadını çıkarmayı biliyordu. Eşini on yıl önce toprağa vermiş, uzun süre yas tutmuştu. Onca yıl iyi ve mutlu bir evlilik sürmüşlerdi. Bir oğul yetiştirmişti, pırlanta gibi bir evlat. Oğlu üniversiteye başka bir şehre gitmiş, orada evlenip kendi ailesini kurmuştu. Nevin Hanım iki kez babaanne olmuştu fakat torunlarını çok nadir görebiliyordu. Oğlu çalışıyordu, sık sık annesini ziyarete fırsat bulamıyordu.
Ama Nevin Hanım hiçbir zaman hayata küsmedi. Her yaşın bambaşka güzellikleri olurdu. Evet, emekli olmuştu, yaşı ilerlemişti; oğlu torunları uzaktaydı. Ama teknolojinin nimetlerinden, görüntülü sohbetten faydalanıyordu. Hayatı da fena sayılmazdı doğrusu. İki evinin biri boş durmuyordu. Emekli maaşı pek yüksek değildi ama geçimini sağlıyordu. Zaten oğlu da arada sırada ona üç beş kuruş gönderiyordu, gerçi Nevin Hanım buna pek gönüllü değildi ve nazikçe reddederdi.
Geçtiğimiz yılbaşı tatilinde oğlu, ailesiyle birlikte onu ziyaret etmiş, ona adeta bir kraliçeye yaraşır bir hediye sunmuştu: Şimdilerde üzerinde olduğu o harika vizon manto. Bugün özellikle yavaş adımlarla yürüyor, güzel görüntüsünün tadını çıkarıyordu; bilirirdi ki, yaşına rağmen hâlâ göz alıcıydı.
Nevin Hanımın yolculuğu sadece keyif gezintisi değildi; o akşam kiralarını almak için yola çıkmıştı. İki odalı evinde yaşarken elinde ikinci, bir de tek odalı evi vardı; onu da genç, çocuklu bir çifte kiralamıştı. Gerçi ilk başta kiraladığında henüz çocukları yoktu. Beş senede tatlı mı tatlı bir bebekleri olmuştu. Şimdi oğlan iki yaşındaydı. Yanında taşıdığı minik el çantasında çocuk için bir çikolata vardı.
İyi kiracı bulmak, yıllar içinde öğrendiği gibi, hiç de kolay mesele değildi. Evini birkaç kez yanlış ellere teslim etmiş, canı yanmıştı. Kimisi faturaları ödemeden gitmiş, kimisi eve zarar vermişti. Bu yüzden Nevin Hanım, her ay bizzat eve uğrar, hem bir aksilik var mı diye bakar, hem de faturaların ödendiğinden emin olurdu. Neyse ki bu kiracılarla içi çok rahattı. Oldukça temiz ve titiz insanlardı. Genellikle evi idare eden kişiyle, yani Meryemle işini hallederdi.
Meryem, daha çocuk gibi gösterirdi; halbuki Nevin Hanım, elindeki nüfus cüzdanıyla gerçek yaşını biliyordu: Yirmi dört. İncecik, bembeyaz tenli, berrak mavi gözleriyle bazen insan inanamıyordu iki yaşında tombul yanağı bir çocuk onun olabileceğine.
Meryem, tertemiz bir kadın, güleryüzlüydü. Kirasını aksatmaz, faturalarını zamanında yatırırdı. Evin beyiyle, yani Ahmet ile ise pek muhabbeti yoktu. Genellikle kirayı almaya geldiğinde adam ya kanepede uzanırdı ya da evde bulunmazdı. Hafiften bir selam verir, sohbetten kaçınırdı. Bazen, biraz alkol almış mı acaba diye içinden geçirirdi, ama bu onun meselesi değildi. Ahmetin kiracı olarak bir kusuru olmamıştı.
Kadının adımları ağırlaştı, dokuz katlı apartmana ulaşınca asansöre bindi. Beşinci kata çıkarken, birazdan Meryemden alacağı kirayla kendini neyle ödüllendirsem diye düşündü. Aldığı kirayla kendi evinin faturalarını öder, kalan parayla da küçük zevklerine harcardı. Mesela kırmızı balık, ya da biraz deniz ürünü… Hayat kısa, tasarrufun da sınırı olur, her yaşın hakkını vermek gerekirdi.
Bunları düşünerek balıkçı dükkanına yetişebilecek mi diye kafasından geçirirken, zile bastı. Tabii ki yedek anahtarı vardı ama iyi kiracılara fazla müdahale etmemek gerekirdi. Ansızın içeri dalmak pek hoş değildi. Her zaman kapıyı çaldıktan sonra beklerdi.
Bu sefer diğerlerinden uzun bekledi. Hatta bir an Meryemler evde yok sandı. O sırada kapı nihayet açıldı. Karşısındaki Meryemi görünce Nevin Hanımın içini garip bir his kapladı. Kızın gözleri kıpkırmızı, şişmiş; elleri ise titriyordu.
Meryem, hızla içeri girdi, ellerini göğsünde kavuşturmuştu, belli ki kendini zor tutuyordu.
Kızım, hayırdır, kötü görünüyorsun. Bir sorun mu var? dedi Nevin Hanım, kapıdan içeri girerken.
Anahtarsız çıkmış gibi, içeri sessizce geçtiler. Evde her zamanki düzen yoktu, her yer dağılmış, yerde eşyalar, ortalık karmakarışıktı. Küçük oğlan Emir, oyuncaklarıyla yerde oynuyordu. Gardırop açıktı, rafların çoğu bomboştu.
Meryem bir yerden makbuzları bulup çıkardı ve Nevin Hanıma uzattı, elleri hâlâ titriyordu.
Hepsi ödendi faturaların. Ama bu ay kiranızı yatıramayacağım… Eğer olur derseniz, ben size borç kalayım… Biz Emirle yarın evi boşaltıyoruz.
Yüzünde büzülmüş bir ifade vardı, ama ağlamıyordu. Nevin Hanım anladı: Bu şişmiş yüz, alkol falan değildi; saatlerce süren gözyaşı, bitmiş hıçkırıklar.
Hayırdır, noldu Meryem? Neden Emirle gidiyorsunuz? Nerede kocan? Ne yaşandı böyle?
Kız, kanepeye çöküp yüzünü elleriyle kapadı, sesi kısık ve kırık dökük akmaya başladı.
Hastayım Nevin Hanım. Altı aydır iyi hissetmiyordum zaten. Sürekli yorgunum. Polikliniğe gitmeye vakit bulamadım, Emir hep yanıbaşımda. Neyse, artık sıra bizim mahalleye geldi, Emiri kreşe yazdırdık. O arada hastaneye gittim tahlile. Bana kanser teşhisi koydular.
Bir an sustu, sonra konuşmasına devam etti:
Ahmet öğrendiği an gitmek istedi. O kadar bağırdı ki, sanki hastalığı kendi başıma bela etmişim gibi. Ona da çocukken teyzesi kanserden ölmüş, süreci kaldırmak istemedi. Eşyalarını topladı, çekti gitti. Boşayacağından bahsetti. Bende hiç para yok Nevin Hanım. Doğum iznindeyim, elime üç beş kuruş geçiyor. Doları, Euorosu bırak, TLsi yok. Cebimde kalan son parayı da faturalara yatırdım. Kira ödeyemem. Benim hemen yarın taşınmam lazım. Biraz toparlanayım, yarın çıkıyoruz.
Nevin Hanım, narin kızı izlerken boğazına bir şey düğümlenmişti. Küçük Emir salonda eğleniyor, dünyanın gailesinden habersiz oynuyordu. Kadın, balık meselesini hemen unuttu; çünkü karşısında bir dert dağları vardı. Kendi kendine kızdı, balık düşünülür mü şimdi diye…
Yanına oturup omzunu okşadı.
Bak bana, yeter ağlama. Hayat bazen sert vurur ama senin de oğlun var, onun için ayakta duracaksın! Plan ne? Tedaviye başladın mı, nereye taşınacaksın?
Meryem, başını kaldırdı, ama plan lafını duyunca dudağını büktü.
Ne planı olacak ki? Yarın hastanede biyopsiye yatmam lazım. Ama yapamayacağım sanıyorum çünkü Emiri bırakacak kimsem yok. Annem yok, babam yok, yaşlı bir ninem var kasabada. Oraya gideceğim, çünkü başka şansım yok. Hastaneye yatışı unutacağım, kasabanın hemşiresine başvuracağım.
Sen de amma kafanı karıştırmışsın kızım! Kasaba hemşiresinin elinden ne gelir? Artık vaz mı geçeceksin tedaviden? Kocan gitti, oğlunu düşünmeyeceksin yani?
Mecburum Nevin Hanım… Emiri kasabadaki nineye bıraksam, o da zorlanır. Şehirde ne kalacak para var, ne tutulacak ev. Ben hastaneye girip çıkacağım, beklemem gereken günler olacak, Emiri bırakacak yerim yok.
Allah aşkına, ne biçim laf bunlar! Yalnız mısın sanki? İnsanlar var çevrende, hepsi kocan gibi hain değil. Yarın erkenden hastaneye yatıyorsun, çocuk bana emanet. Evin de yerinde duracak, kiranı sormak bile istemiyorum artık. Eksilmem, aç kalmam, unut gitsin. Güzelce toparlan evi, ben sabah erkenden gelirim. Emir hangi kreşe gidiyor, bana anlatırsın. Evladına iyi bakarım.
Meryem, inanamayarak bakıyordu kadına. Çünkü Nevin Hanım hep uzak, mesafeli, gösterişli gelmişti gözüne. Sıra dışı giyimli, bakımlı bir kadının böyle merhametli olabileceği aklına gelmezdi. Aslında kirasını ödemediği için azarlar zannederken, canından yakınmış gibi davrandı.
Hayret ediyorum… dedi Meryem, gözünden yaş süzülerek.
Neyine şaşırıyorsun yavrum? Biraz toparlan, önünde uzun bir yol var. Ağlayıp dökülmeyeceğiz, yürüyüp geçeceğiz. Ben de sana yardım edeceğim.
Meryem söz bulamadı, başını kadının omzuna yasladı. Nevin Hanımın da gözleri doldu ama tutardı kendini.
O halde ben gidiyorum, toparlan sen. Sabah altıda gelirim, hazır ol. Tamam mı?
Nevin Hanım, o akşam yine markete uğradı. Ama bu sefer balık almaya değil, mutfak alışverişi yapmaya… Çorba için tavuk, pilavlık pirinç, köfte için kıyma, market arabasını doldurdu, ertesi sabah tam vaktinde Meryemin kapısındaydı. Emire bakacaksa, mutfağa da el atmak lazımdı.
Küçük Emire bakmak hiç de sandığı kadar zor olmadı; uysal bir çocuktu. Ama annesini özlediğini her halinden belli ediyordu. Aslında Nevin Hanım da aklı her an Meryemdeydi; derdini içinden atamıyordu. Daha yaşına genç, ama yükü büyük bir kız!
Meryem, biyopsiyi olup iki gününde döndü. Sonrasında beklemek, beklemek… Günler geçtikçe endişe tırmandı. Nihayet sevinçli haberi telefonda verdi:
Nevin Hanım, iyi haber! Sadece birinci evreymiş. Belki yalnızca bir operasyonla kurtulabilirim, umut var!
Bak gördün mü, dedim sana! Az kalsın pes edecektin. Kocanın seni bırakmasına takılma, belki de iyi oldu gitmesi, gerçek yüzünü gösterdi. Böyle adamlarla vakit kaybetmeye gerek yok. Ameliyat tarihi belli olunca bana haber et, sana ben bakarım Emirle.
Ameliyata daha bir ay var, Nevin Hanım. Şehirde sıra uzun. Ben kasabaya mı gitsem, evi siz tekrar kiraya verirsiniz… Bedava oturmak bana garip geliyor.
Ah, yine saçma sapan düşünceler! Kafana takma, evin senin. Yemeklik bir şeyin eksik olursa da söyle.
Çok sağ olun, siz olmasanız biz aç kalırdık. Size nasıl teşekkür edeceğimi, hakkınızı nasıl ödeyeceğimi bilemem…
* * * * *
Bir buçuk yıl geçmişti aradan…
Şehir merkezinin en güzel restoranında dillere destan bir düğün vardı. Nevin Hanım açık renk takım elbisesiyle, gelinin hemen yanında, şeref köşesinde oturuyordu. Gelen misafirlerin çoğu, onu gelinin annesi zannediyordu. Gerçi kendisi de öyle hissediyordu; Meryemi evlendiren bir anne gibi…
O narin, güzel kız, bembeyaz gelinlik içinde, başında kristal taçla peri gibi süzülüyordu. Sağlıklı ve dimdik. Artık doktoruyla evlenmişti; daha bir buçuk yıl önce ameliyatını yapan genç cerrahla…
Başlarda Meryem doktora çok güvenmemişti; Genç bir doktor, keşke daha deneyimlisi olsaydı, derdi. Ama başka seçenek yoktu zaten. Cerrah zamanla ona ilgi göstermeye başladı. İlk başta mesafeli davransa da Meryem, zamanla kırıldı içindeki örselenmiş güveni. O günlerde tek güvendiği kişi ise Nevin Hanımdı.
Ameliyat, tetkikler, zorlu iyileşme derken aylar geçmiş, Meryem sonunda işe bile başlamış, evinin kirasını ödeyecek hale gelmişti. Yine de Nevin Hanım kira almamaya kararlıydı; çünkü o artık onun için bir kiracı değil, kendi evladı gibiydi.
Sonra Meryem, küçük Emirle doktorun evine taşındı. Nevin Hanım yine kiracı arayacaktı. Ama önemli değildi, çünkü genç doktor Meryemi gerçekten çok seviyordu. Belli ki mutlu olacaklardı. Böyle bir düğünü herkes kolay kolay yapamazdı!
Nevin Hanım, masaya yaklaşan tabakta kırmızı balığı kendine çekti, eski günleri gülümseyerek hatırladı. O bir buçuk yıl önce balığa harcanacak tek kuruşunu bile Meryem için saklamıştı. Hatta daha sonra başka şeylerden de kısmıştı; ta ki Meryem işe başlayan dek. Ama ziyanı yok çünkü hayatına kız gibi bir dost, bir evlat gelmişti. Uzakta da olsa bir oğlu vardı, ama şimdi kızı vardı, Emiri vardı. Ne zaman ihtiyacı olsa, arkasında olacaklarını biliyordu.
Kadının içi coşmuştu, fakat pek gözyaşı göstermezdi. Ancak o gün, Meryem, düğün masasından kalkıp konuşmaya başlayınca, gözyaşını zor tuttu.
Benim için buradaki en değerli insana teşekkür etmek istiyorum, dedi Meryem, sesi hafifçe titreyerek. Eğer Nevin Hanım olmasaydı ben şimdi burada olmazdım, bu mutluluğu yaşayamazdım. Hayatımda hiç tanımadığım bir anne gibisiniz bana. Allah sizi başımızdan eksik etmesin… Size sahip olduğum için çok şanslıyım.




