Bir zamanlar, yıllar önce, sabah ayini ağır ağır, huzur içinde sürüyordu. Her şey olması gerektiği gibi, tıpkı eski günlerdeki gibi: bildik dua sözleri, tanıdık yüzler genellikle yaşını almış kadınlar; en fazla on kişi ya var, ya yok. Hoca Mustafa tam yirmi üç yıldır bu küçük camide görev yapıyordu, artık hafta içi günlerde cemaatin birdenbire artmasını beklemezdi.
Neredeyse namazı bitirmişti ki, giriş kapısının hafifçe gıcırdadığını işitti.
Başını kaldırıp baktı olduğu yerde kalakaldı.
Caminin ortasından ağır adımlarla, sanki kendi evindeymiş gibi, bir kedi geliyordu.
Duman rengi, kabarık tüylü, göğsünde beyaz bir benek… Kuyruğu gururla havada. Yürüyüşü kararlıydı, sanki nereye gideceğini biliyordu.
Hanımlar kısık sesle fısıldaştı kimi kediye doğru elini uzattı, kimi hayretle başını çevirdi. O ise hiç oralı olmadan, ikonaların ve mumların yanından geçerek, mihrabın hemen önüne kıvrılıverdi.
Yuvarlanarak yere yattı; başını ön ayaklarının üstüne koydu, öylece kaldı. Yalnız sarı gözleri açıktı; bir yere sabitlenmiş, kırpmadan bakıyordu.
Hoca Mustafa’nın yüreğinde bir acı hissetti.
O kediyi tanımıştı.
Allahım, buraya nasıl geldi?
Elleri titredi. Bir an gözlerini kapatıp toparlanmaya çalıştıysa da, hemen gözünün önünde Emine Hanımın silueti canlandı.
Sessiz, yorgun bakışlı, iyi yürekli yaşlı bir kadındı. Şehrin biraz dışında, eski bir iki odalı apartman dairesinde yalnız yaşardı. Her pazar ağır ağır, bastonuyla gelir; camiye aksatmadan uğrardı.
Ve her zaman apartmanın önünde kedileri beslerdi.
Onlar da Allahın yarattıkları, hocam, demişti bir defasında Mustafa hoca, ziyaretine gittiğinde. Kim kıyar onlara?
Ama Duman ayrıydı. O, Emine Hanımın özel kedisi idi. Küçücükken sokağın kenarından alıp büyüttüğü, yaşatıp evladı gibi sevdiği bir kedi. Duman da ona aşkla bağlıydı gölge gibi arkasından ayrılmazdı.
Son ziyaretinde galiba üç hafta kadar önceydi Duman pencere önünde oturuyordu, gözlerini Emine Hanımdan ayırmadan Sanki içine doğmuş bir şeyler.
Hocam, demişti Emine Hanım o zaman kısık sesle, bir gün başıma bir şey gelirse, Dumanı arkamda bırakmam çok zor. Çok akıllıdır.
Mustafa hoca yalnızca başını sallamış, elini hanımın üzerine koyup teselli etmişti.
Ve şimdi Duman, mihrabın önünde, kıvrılıp yatıyordu.
Ve Mustafa hoca her şeyi anladı. İçine bir hüzün doldu.
Ayin, sanki bir sisin içinde tamamlandı.
Ve o, duaları neredeyse otomatik olarak okudu dudakları kendi kendine duaları mırıldanırken, aklında tek bir düşünce vardı: Hemen gitmeliyim. Şimdi, hemen.
Cemaat yavaşça, hafif bir mırıltıyla camiden çıktı. Aralarda dönüp kediye bakanlar oldu; Duman hâlâ kıpırdamadan yatıyordu mihrabın önünde.
Hocam, bu kedi dedi bir kadın, yanına yaklaşarak. Mustafa Hoca ise yalnızca el salladı:
Sonra Her şey sonra.
Cübbenin üstünü çıkarırken elleri öyle titriyordu ki, düğmeleri bir türlü ilikleyemedi.
Allahım, yanlış anlıyorsam
Ama biliyordu, iliklerine kadar hissediyordu: Yanılmıyordu.
Yaklaştığında Duman başını kaldırdı, uzun uzun hocanın gözlerine baktı. Hafifçe miyavladı.
Bir kere.
Sanki diyor ki: Anladın, değil mi? Güzel.
Hadi gidelim, diye fısıldadı hoca, elini uzatarak.
Kedi gerindi, esneyerek sükûnetle kapıya yöneldi. O da ardından çıktı.
Dışarıda hava kasvetliydi. Soğuk rüzgâr kuru yaprakları savuruyor, çıplak ağaç dallarını sallıyordu. Emine Hanımın evine yürüyerek on beş dakika vardı.
Mustafa hoca adımlarını hızlandırdı, neredeyse koşuyordu. Duman hiç geri kalmıyordu; minik patileri durmadan dolanıyordu.
Yetişebilsem keşke.
Oysa biliyordu; kedi camiye gelip, mihrabın önüne yattığına göre, olan olmuştu çoktan.
Yol boyunca Emine Hanımı düşündü: Pencere önünde battaniyesine sarılmış, sandalyede otururkenki halini Hocasını gördüğünde yüzünde beliren huzurlu tebessümü. Titrek elleriyle nasıl dua ettiğini
Bilir misiniz hocam, demişti üç hafta önce, hiç korkmuyorum. Vallahi. Hayatım iyiydi. Sevgili bir eş, büyüttüğüm bir kız Torunlar var, ama uzakta, pek görüşemiyoruz. Ama Allah beni hiç yalnız bırakmadı.
Yalnız bırakmaz, demişti hoca, yüreklendirerek.
Kadıncağız yavaşça içini çekmişti:
Biliyorum. Ama ev yine de sessiz. Duman yanımda tabii Fakat hep bir boşluk var.
O zaman çok da üzerinde durmamıştı bu sözlerin. Sadece üzülüp birkaç iyi laf etmişti. Kimbilir, belki de kadıncağız veda ediyordu.
İşte eski apartman girişi. Gri, boyası dökülmüş, zili bozuk. Üçüncü kat, asansör yine çalışmaz.
Hoca Mustafa merdivenleri çıkarken korkuluklardan tutundu. Kalbi, hem telaştan, hem kaygıdan hızlı atıyordu.
Duman hızlıca koştu, tam o numarası silinmiş, boyası çatlamış kapının önünde durdu.
Ve oturdu.
Mustafa Hoca kapıyı tıklattı.
Bir. İki. Üç.
Sessizlik.
Sonra zile bastı ne kadar cılız, eski bir ses Koca apartmana yayıldıysa da, cevap yok.
Emine Hanım! diye seslendi. Emine Hanım, ben Hoca Mustafa!
Tık yok.
Kulak verirken, evin içi olması gerekenden de sessizdi.
Hoca yere çömeldi, Dumana baktı. Kedi, gözünü kapıdan ayırmıyordu.
Titreyen elleriyle telefonunu çıkardı, mahallenin bekçisini aradı bir yıl önce camiye çıkan sarhoşu uzaklaştıran adam.
Alo, Bekir Bey? Ben Hoca Mustafa. Evet, camiden. Bir yardım lazım. Yaşlı bir kadına ulaşamıyoruz. Kapıyı açmak gerekebilir.
Bekirin sesi gayet sakindi:
Adres?
Atatürk Caddesi, otuz iki numara, üçüncü kat, daire kırk üç.
Tamam. Hemen geliyorum.
Mustafa Hoca telefonu yere koyup sırtını duvara yasladı.
Duman yanına sokulup cübbesine süründü. Hafifçe, kısık bir sesle mırıldadı.
Koca onun başını okşadı.
Sen akıllısın, fısıldadı. Bizi buldun, getirdin.
Kedi de hemen yanına kıvrıldı.
Ve orada, kapı önünde, ikisi birlikte beklediler.
Mustafa Hoca ise, Emine Hanımı ne kadar az ziyaret ettiğine yandı. Belki de aslında çok daha yalnızdı kadıncağız; belki bir ziyaret, bir ses bekliyordu.
Affet beni, Emine Hanım. Affet.
Bekir on beş dakika sonra geldi.
Uzun boylu, iri yapılı, yorgun yüzlü bir adamdı. Merdivenleri ağır ağır çıkıp hocayı yerde görünce şaşırdı:
Hayırdır Hoca?
Emine Hanım kapıyı açmıyor. Korkuyorum ki sesi titredi.
Bekir başıyla onayladı, belli ki bu duruma alışıktı.
Bir saniye.
Kapıyı profesyonellikle, kuvvetlice yumrukladı:
Emine Hanım Şahin! Açın lütfen, polis!
Ses yok.
Bekir çantasından kısa bir levye çıkardı, nazikçe kapının arasına sokup, omzuyla iyice yüklendi.
Bir gıcırtı, bir çatırdama oldu. Biraz daha bastırınca kilit kırıldı.
Kapı aralandı.
Evden beklemiş, ağır bir koku, ilaç ve insan sesi eksikliğinin sessizliği yayıldı.
Hoca gözlerini kapayıp besmele çekti, peşinden içeri adım attı.
Tanıdık antre, askıda Emine Hanımın eski pardösüsü, kapının yanında her zamanki yerinde duran terlikler
Koridor uzanıyor. Sağda oda.
Bekir kapıyı açıp durdu.
Mustafa hoca da omzunun üstünden baktı.
Yüreği bir an boşluğa düştü.
Emine Hanım pencere kenarında koltukta oturuyordu. Üstünde battaniye. Eller göğsünde birleşmiş. Kafası biraz arkaya düşmüş.
Adeta uyukluyor gibi.
Ama yüzü öylesine soluktu ki Donuk ve hareketsiz
Allahım hocanın ağzından zar zor çıktı.
Bekir ağırca yaklaşıp nabzını yokladı, başını salladı:
Epey oldu. Üç gün ya da daha fazla.
Üç gün.
Mustafa hoca çömeldi, odanın kapısında kaldı.
Üç gün boyunca orada, yalnız başına Koca evde Kimse gelmemiş, kimse farkına varmamış.
Kızı başka şehirde, torunlar da öyle; komşular desen kim fark ediyor ki şimdi kimi?
Bir tek Duman.
Sadece o yanındaydı. O bile pencere aralıkken gitmemiş.
Ve her şeyi anlayınca, camiye gitmiş.
Yakınları var mıydı? diye sordu Bekir cep telefonunu çıkarırken.
Vardı. Cemaattendi. Çok iyi bir insandı, dedi hoca, yutkunarak.
Yakınlarına haber verelim. Kimliği, belgeleri nerede olur?
Ya dolapta ya da masasında. Kızının numarası bende, ben ararım, söylemişti.
Bekir başını salladı:
Tamam. Ben de ambulansı ararım.
Hoca kalkıp koltuğa yaklaşarak Emine Hanımın yüzüne baktı; sanki huzurluydu, nurluydu.
Sanki hiç acı çekmemiş. Allah onu sessizce, uykuda almıştı yanına.
Affet, diye mırıldandı. Daha önce gelseydim Daha çok arasaydım
Kendini tutamayıp elini kadıncağızın beyaz saçlarına dokundurdu.
Başucunda dua okumaya başladı sessizce, gözünden yaşlar süzülerek.
O sırada kapı eşiğinde Duman oturmuş, hiç gözünü ayırmadan sahibine bakıyordu.
Ve o an Mustafa Hoca şunu anladı: Bu kedi, Emine Hanımı en yakınlarından daha çok sevmişti.
Ayda bir arayan kızından, yılda bir gelen torunlarından da çok.
Duman son nefesine kadar yanında kaldı.
Ve sonrası için de bırakmadı; camiye gelip yardım çağırdı.
Mustafa Hoca eğilip kediyi kucağına aldı.
Duman hiç kıpırdamadı. Göğsüne yaslandı, boğuk bir biçimde mırlamaya başladı.
Bitti, dedi hoca usulca. Artık yanımda kalacaksın. Söz. Onu güzelce defnedeceğim, sen de bizimle olacaksın. Tamam mı?
Ve gözyaşlarını tutamadı.
Yaşlar gri kürküne damladı, Hoca Mustafa yavaşça Dumanı okşadı; gerçek sevginin sözde değil, davranışta olduğunu düşündü.
Üç gün sonra Emine Hanıma cenaze düzenlendi.
Kızı geldi sapsarı, gözleri kıpkırmızı, simsiyahlar içinde. Torunları yanında getirmemiş; uzakta, okul varmış.
Cemaatten yirmi kadar kişi çoğu yine o tanıdık hanımlar. Dualar titrek, yavaş sesle okuyordu.
Mustafa Hoca defni kıldırdı. Tabutun başında dua okurken, beyaz örtü altındaki huzurlu yüze baktı.
Bağışla beni, Allahın kulu. Göremediğim, ilgilenemediğim için.
Tabutun önünde, soğuk cami taşında, Duman top gibi kıvrılmış yatıyordu.
Sabah sabah kendisi gelmişti, cenaze getirildiğinde.
Kimseye aldırış etmeden eğilmişti.
Kızı öfkeyle fularını sallayıp kovmak istedi:
Git buradan! Senin işin yok burada!
Ama hoca onu durdurdu:
Bırakın, vedalaşsın sahibesiyle.
Kadın bir şey söylemek istedi, ama hocanın bakışı karşısında sustu.
Mezarlığa Duman da getirildi, bırakamamışlardı yalnızca kedi. Hoca Mustafa bütün yol boyunca onu kucağında tuttu.
Definden sonra kız, hocaya yaklaştı:
Çok teşekkürler her şey için. Haber verdiğiniz, bulduğunuz için.
Asıl ona teşekkür edin, dedi hoca, Dumanı göstererek. O geldi, haber verdi.
Kadın uzun uzun kediye baktı, içinde bir gariplik vardı bakışının.
Siz alın onu, dedi sonunda. Bende kalamaz, hem alerjim de var.
Zaten öyle düşünüyordum, dedi hoca.
Kadın başını salladı ve annesinin taze mezarına bakmadan yürüyüp gitti.
Mustafa hoca da mezarın başında bir süre daha kaldı.
Yağmurlu toprağa, geçici tahtadan mezar taşına baktı.
Emine Hanım. Sessiz, mütevazı, yalnız
Kim bilir kaç kişi daha var, kendi evlerinde öylece sessizce yaşayıp giden, kimsenin haberi olmayan.
Bir tek kediler bir de Allah.
Başını okşadı Dumanın:
Yürü, eve gidelim mi?
Kedi hafifçe mırıldandı.
O günden sonra camide, mihrabın yanındaki pencerede hep duman renginde, kabarık tüylü bir kedi yatardı.
Cemaat ona yiyecek getirir, başını okşar, Maşallah, akıllı kedicik, derlerdi.
Mustafa hoca sadece gülümserdi.
Her akşam, yatmadan evvel, koltuğa oturur Dumanı kucaklar, usulca okşardı.
Kedi mırıldar, gözleri hafifçe kapanırdı.
Ve o sarı gözlerde kandilin ışığı yansırdı.
Sakin, sönmeyen, ebedi bir ışıkZamanla Duman, caminin vazgeçilmez bir parçası oldu. Ayak sesleriyle, mırıltısıyla, bir varlığıyla herkese görünmez bir teselli kattı. Çocuklar onu sevmek için sabah namazından sonra gelmeye başladılar; yaşlılar yalnız kaldıklarında yanında buldular onu, kimi zaman mihrabın dibinde oturmuş minik bir sırdaş gibi, kimi zaman da cami bahçesinde gün ışığında siluetiyle dalgın bir düşüncenin yoldaşı gibi
Mustafa Hoca, bazı geceler caminin loşluğunda dua ettikten sonra başını pencereye çevirirdi. Duman, pencerede siluet olup sokaktaki karanlığa bakar, tüyleri hafifçe ürperirdi. Sanki hâlâ Emine Hanımın sesiyle çağrılmış gibi bir an dönüp hocaya bakar, eskisi gibi usulca mırlardı. O zaman Mustafa Hoca, Allah’ın yalnız kullarına bazen bir kediyle, bazen iyi bir kalple ulaştığını bir kez daha anlardı.
Yıllar geçtikçe cemaat, Duman efsanesini anlatmaya başladı yeni gelenlere: Bu kedi, sahibesi vefat ettiğinde camiye gelip haber getirmiş. Her anlatışta minik bir hüzün, tatlı bir tebessüm dolaşırdı yüzlerde. Kimse Dumanın gerçek hikâyesini unutmadı; aralarında fısıltıyla, dua eder gibi paylaşır oldular.
Ve bir sabah güneşi, caminin bahçesine vurduğunda, Duman artık orada değildi.
Çocuklar onu aradı, kadınlar yiyeceklerini pencerenin önüne bıraktı. Mustafa Hoca ise bir gün yürüyüşe çıktığında, mezarlıkta Emine Hanımın mezarı başında, toprağa sarılmış duman renginde tüyleriyle Duman’ı buldu. Gözleri huzurlu, bedeni sessizdi; sanki en sonunda sahibine kavuşmuştu.
Mustafa Hoca, ellerini dua için eşzamanlı açtı kedi ve kadın, yalnızlıklarını, sadakatlerini, sevgilerini birbirlerine emanet etmiş ve dünyadan öylece geçmişlerdi.
O günden sonra cami cemaati bir eksiklik hissetti ama kimse unutmadı: Bazen bir kedi, bir dosttan fazlası olurdu. Ve Allah, hiç kimseyi gerçekten unutmazdı; O, en umulmadık yollarla sevgisini gönderirdi.
Mihrabın yanı başındaki pencere ise, her zaman bir köşe yastığı ve bir kap suyla hazır olacak şekilde bırakıldı belki bir gün yine bir yolcu, bir dost, ya da bir mucize uğrar diye.
Ve caminin kandilleri, gecenin en sessiz anlarında, kimse görmese de hâlâ Dumanın gözlerinde parlıyordu.




