Sabah altıya doğru, benim çiftlikte alışılmış bir sessizlik olurdu. Gökyüzü hâlâ kurşuni, inekler ağır ağır ahırlarda hareket eder, serin hava taze saman kokusuyla dolardı. O sabah yemleri yeni dağıtmıştım ki, ambarın kapısına yakın, küçük bir gölge fark ettim.
Bir kız çocuğuydu bu.
Yedi yaşından fazla göstermezdi. Çelimsiz, solgun, ayaklarında büyük ve eski terlikler Saçları gevşekçe örülmüş, elinde plastik bir biberon vardı.
Korkulu gözlerle bana bakarken, kımıldamadan duruyordu.
Affedersiniz, amca dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Süt alacak param yok.
Bir an hiçbir şey diyemedim.
Ne dedin, kızım?
Başını eğdi, biberonu avuçlarının arasında daha da sıktı.
Kardeşim için lazım. Aç kaldı.
O zaman fark ettim, elbisesi ıslaktı, elleri soğuktan değil sadece, yorgunluktan da titriyordu.
Annen nerede senin? diye yavaşça sordum.
Cevap vermedi.
Kardeşin nerede?
Kısa bir tereddütten sonra kısık sesle söyledi:
Yakında.
Göğsümde bir ağırlık hissettim. Altmış üç senedir bu çiftlikte çok şey gördüm: büyük fırtınalar, hayvan hastalıkları, kuraklıklar Ama bu çocuğun gözlerindeki endişe, hepsinden ağırdı.
Sütüm var, dedim. Hiçbir şekilde para istemem.
Kızcağız az biraz rahatladı, ama yine de temkinliydi.
Sütü mutfakta ısıtırken, o kapıda durdu, içeri adım atmaya korkar gibiydi.
Senin adın ne? dedim.
Defne.
Çok güzel bir ismin var.
Karşılık vermedi.
Isıttığım sütü biberona doldurup uzattığımda teşekkür etti:
Sağ olun, amca.
Bana Sadık de, dedim.
Defne hemen dönüp çıkmak istedi.
Dur, dedim. Seni yoluna kadar geçireyim.
Bir an bana baktı, gözlerindeki korku yeniden parladı.
Korkma yavrum. Sadece iyi olduğunuzdan emin olmak istiyorum.
Uzun süren bir sessizlikten sonra başını salladı.
Ama Defne, beni eve ya da kasabaya değil, kuzey tarlaların ardındaki ağaçlığın içinden, eski bir çalıların arasından, beyaz badanalı çürük bir kulübeye götürdü.
Kapının gıcırtısını açınca içeri seğirtti. İçeride bir bebek vardı.
Bebek altı ay kadar, solgun yanaklı, ince bir gri örtüye sarılıydı, samanlar üstünde yatıyordu. Kolları zar zor oynuyordu.
Defne hemen yanına çömeldi, biberonu dudaklarına dayadı. Bebek açgözlülükle emmeye başladı.
Kendimi kapının kenarına dayadım.
Kaç gündür buradasınız? dedim hafif sesle.
Üç gündür.
Üç gün.
Anneniz-babanız nerede?
Yutkundu zorla.
Yolculuğa çıkıyoruz, dediler Sonra da gittiler. Hemen geliriz, diye bıraktılar.
O sözler tokat gibi çarptı.
Demek burada bıraktılar?
Defne sessizce başını salladı.
Yiyeceğiniz?
Köşedeki boş bir bazlama poşetini gösterdi.
İçimde öfke kabardı.
Kardeşinin adı ne?
Can.
Cana dönüp baktım. Güçsüz göz kırpıyordu.
Neden yardım istemedin Defne?
Başını salladı.
Annem Kimseye söyleme, bulurlarsa kardeşimle beni ayırırlar, dedi.
İşte bu yüzden tedirgindi.
Sonradan öğrendik ki, anne-babası yolculuğa çıkmamıştı. Karavanlarını satıp hesaplarını kapatıp kayıplara karışmışlar. Komşulara başka şehre taşınıyoruz demişler.
Defne ve Canı terk edip eski kulübede bırakmışlar.
Nedenleri daha da fena: Defnenin babaannesi Gülten Hanım, defalarca ilgisizliklerinden şikayet etmiş, velayet davam açılmış.
Soruşturma başlayınca aile kaçmış.
Defne ve Canı evimin yedek odasına aldım. Sosyal hizmetler onları yetiştirme yurduna almak istedi ama ben itiraz ettim, bende kalacaklar dedim.
İki gün sonra, babaanneleri geldi köyden.
Gülten Hanım Defneyi görünce dizlerinin üstüne düştü, gözyaşlarıyla sarıldı. Ama Defne önce geri çekildi, ürkekliği kolay kolay geçmemişti.
Mahkeme sıra dışı karar verdi: Çocuklar çiftliğimde kalacaktı, babaanneleriyle bağlarını yeniden kuracaklardı.
Günler geçti.
Defne doğru düzgün yemeye, yüzü renklenmeye başladı.
Canın yanağı tombullaştı, bir sabah ilk defa kıkırdadı.
Bir gün büyük ceviz ağacının altında, Gülten Hanım Defnenin saçlarını usulca tarıyordu. Sessizce,
Sen küçükken de böyle yapardım, dedi.
Defne uzaklaşmadı.
O anda anladım, her şey yoluna girmeye başlıyor.
Birkaç ay sonra, velayet tamamen babaannelerine bırakıldı. Ama evi yine benim çiftlikleri oldu. Gülten Hanım, arka bahçedeki küçük eve yerleşti.
Anne-baba tüm haklarını kaybetti.
Yaklaşık bir yıl sonra, yine bir sabah altıda Defne ambara geldi.
Günaydın Sadık amca, dedi gülümseyerek.
Artık çıplak ayak değildi, ürkekliği yoktu.
Küçük bir kavanoz uzattı.
Bu süt borcunuz, dedi. Babaannem ev işlerinden bana harçlık verdi.
Gülümsedim, geri verdim kavanozu.
Hiç borcun yok bana.
Bir an durdu, gözleri parladı.
Ama siz bizi kurtardınız.
Karşısında, artık güçlü, sağlıklı, saçlarında güneş ışığı parlayan kızı izledim.
Hayır, fısıldadım. Siz birbirinizi kurtardınız.
Defne koşarak Canın kahkahasının yükseldiği eve doğru gitti.
Ve her sabah o gri, sessiz saatlerde ben aynı fısıltıyı hatırlarım:
Affedersiniz, amca süt alacak param yok.
Onun hiç parası olmamıştı.
Ama cesareti vardı.
Bazen bundan daha kıymetlisi yoktur.




