Unutulan Çocuk: Bir Ailenin Sessiz Hikayesi

Güneş İstanbulun üzerine tam tepeden vuruyordu; öyle sert, öyle doğrudan ki, hiçbir şey gölgede kalamıyordu. Sarımtırak cepheler, neredeyse bembeyaz olmuştu; camlardan sarkan parlak yansımalar kaldırımlarda geziniyor, sabahın ilk saatlerinden bu yana ısınan asfaltın üstünde hava hafifçe titreşiyordu.

Böyle saatlerde sokak her zaman biraz aceleci olur.
Arabaların motoru kırmızı ışıkta homurdanıyor, otobüsler durakta iç çekiyor, insanlar tıklım tıklım dolu kafeleri dolanıyor. Kimisi başını bile kaldırmadan, dalgın bir halde düşüncelerine, telefonlarına ya da sıkışık programlarına gömülüp yürüyor. Arada bir kornalar çalıyor; sinirli, keskin Sonra o da trafik uğultusunda yitip gidiyor.

Bu sıradan karmaşanın tam ortasında, bir adam elinden tuttuğu küçük bir kızla ağır ağır ilerliyordu. Diğerleri gibi yürümüyor; öylece süzülüyordu sanki. Doğrudan dikkat çekmeyen, ama hayata karşı hem yumuşak hem yorgun durmayı öğrenmiş insanların hali vardı üzerinde. Yaşı da kırklara yaklaşmış olmalıydı. Yüzünde, hayatın onu güçlendirmeye zorlayıp sevmesini engellemediği o karmaşık, tatlı yorgunluk okunuyordu.

Adı Buraktı.

Solunda ise Zeynep yürüyordu; sekiz, belki dokuz yaşındaydı ve biri büyüyünce diye sorsa dokuz derdi mutlaka. Küçük eli, babasınınkinde açılıp kapanıyor, konuşma hızına eşlik ediyordu. Çünkü Zeynep susmak bilmezdi: Sabah bulutlarının dev bir tavşana benzediğini söylüyor; resim çerçevesinin dışına çizen çocuklara kızan öğretmeninden şikayet ediyor; dondurma diye tutturuyor, sabah gördüğü, hayaliyle sahiplendiği bir kediden bahsediyordu.

Burak, o yorgun ama gizli gülümsemeyle kızını dinliyordu. Yalnızca ebeveynlerin taşıyabildiği, sevgiyle karışık yorgunluk ifadesi.

Sonra, dedi Zeynep, kedimiz olursa ona mutlaka küçük bir minder almalıyız.
Tabii ki, dedi Burak.
Oyuncak da lazım.
O da olur.
Bir de isim!
Çoğunlukla işe yarar, evet.
Zeynep, babasına anlam dolu baktı, onun oyuna uyduğunu bilmenin keyfiyle:
Benim adım hazır bile!
Şaşırmadım.
Bulut!
Gri bir kediye mi?
Hayır.
Beyaz olana mı?
Olmaz.
Siyah olana mı?
Zeynep ciddileşti.
Evet. Tam da bu yüzden.
Burak hafifçe güldü.
Aa, işte böyle düşünceni hep hemen anlıyorum.
Zeynep, çocukların ne kazandığını bilmeden kazandıkları o kocaman gülümsemeyi yüzüne taktı.

Eski bir apartmanın köşesindeki yaya geçidine yaklaşıyorlardı. O binanın taşları, kaldırım üstünde keskin gölgeler bırakıyordu. Işık yeni kırmızıya dönmüştü arabalar için ama alışkanlıktan olsa gerek, çoğu araç hala yavaşlamamıştı.

Burak biraz yavaşladı.
Zeynep konuşmaya devam ediyordu.
Sonra birden sustu.

Bu sıradan bir suskunluk değildi. Bir an, neredeyse fiziki bir duraklama oldu; adeta bir şey onu yakalayıvermişti. Eli babasının avucunda aniden kasıldı.

Burak ona döndü.
Kızının yüzü değişmişti.
Bir an önceki oyun, neşe, çocukluk bir anda yok olmuş; gözleri geçidin öbür tarafında, sokak köşesinin ardında öyle bir noktaya sabitlenmişti ki, Burakın içi bir anda buz kesti.

Zeynep? dedi.
Kız cevap vermedi, soluğu tutuldu. Sonra ansızın, öyle bir sesle ki tüm trafik gürültüsünü yırttı:

Baba! Orada abim var!

Burak bir an donup kaldı.

Abim.
O kelime, tuhaf bir şok gibi içini deldi geçti.

Zeynepin abisi yoktu.
Tek çocuğuydu o.
Ya da, Burak öyle sanıyordu.

Cevap vermeye kalmadan, Zeynep elini kurtarıp koşmaya başladı.

Zeynep!
Burakın sesi, endişeyle sarsıldı.
Küçük kız klaksonlar arasında yola fırladı; durmak yoktu, arkaya bakmak yoktu. Çocuklar, sevdiklerini gördüklerinde bildikleri mutlak güvenle koşuyordu.

Arabalar korna çaldı.
Frenler cayırtadı.
Bir araba beyaz çizgiyi taşarken, Zeynepin saçları rüzgarda savruldu; kız çoktan karşıya sıçramıştı.
Zeynep! Dur! nereye gidiyorsun!
Artık kızı göremiyordu, sadece ince kumlu sandaleti, yazlık elbisesi, akan bir gölge gibi gözden kayboluyordu. İnsanlar dönüp bakıyordu. Kadının biri dikkat! diye bağırdı, bir kuryenin bisikleti devrilecek oldu.

Ama Zeynep hiçbirini duymuyordu.
Belki de başka bir şey duyuyordu.
Kornalar, babasının sesi, sokak değil Daha derin bir şey.
Bir hafıza.
Bir tanıma duygusu.
Bir bağ.

Köşeyi döndü, Burak onu bir an kaybetti.
O bir saniye, adamı hayvani, ilkel bir panikle doldurdu.
Adımlarını hızlandırdı, karnı kasıldı.
O anda aklından tüm kötü senaryolar, kazalar, eski korkular geçti.

Sonunda köşeyi döndü.
Bir anda dondu.

O eski apartmanın dar girintisinde, paslı bir demir kapının yanında, bir oğlan çocuğu yere oturmuştu.
Altı, belki yedi yaşındaydı.
Üstü başı kirli, fazlaca büyük, eski tozlu yırtık giysiler Uyumlu olmayan eski ayakkabılar, yara bere içindeki dizleri pantolonun yıpranmış dikişlerinden dışarıda. Minik yüzü kekremsi bir yorgunlukla soluklaşmıştı, dudakları kupkuruydu, kahverengi saçları alnına yapışmış.
Ama en çok pisliğinden değil, Zeynepe bakışından etkileniyordu insan.

Tüm dünya sanki orada, onunla birleşmiş gibiydi.

Zeynep hemen yanına diz çöktü.
Onu minik kollarıyla öyle sıkı sardı ki, adeta o çocuğu kendine sabitlemek, bir daha gölgede kaybedeceği o yokluğa göndermemek istiyordu.
Oğlan gözlerini kapadı.
Kırık, fısıltı gibi bir sesle:
Unuttuğunu sanmıştım

Burakın içi bir garip yırtıldı.
O çocuğun sesi o kadar ince, az umutlu ve yorgundu ki, bir şehirden çok daha uzak bir mesafeden gelmiş gibiydi.

Zeynep oğlanın yüzünü ellerinin arasına aldı.
Gözlerinde yaşlarla hemen cevapladı:
Asla Asla!

Sanki bu doğruyu açıklamak gerekmiyordu, sanki yıllardır cevabı verilmemiş bir soruya yanıt buydu. Adeta yıllardır bilinçaltında bekleyen bu an, sonunda gerçeğe dönüşmüştü.

Burak hiçbir şey anlamıyordu.
Belki birkaç şeyi anlıyor, ama asla birleştiremiyordu.
Oğlanı görüyordu. Zeynepi görüyordu. Abi kelimesini duyuyordu. Zihni yetişkin, mantıklı zihni bu imkânsızlığı çözmek için çırpınıyordu.

Zeynep dedi nefes nefese.
Küçük kız başını çevirdi, oğlanın elini bırakmadan.

Kızının yüzünde, Burakı her şeyden daha çok şaşırtan şey vardı: Ne şaşkınlık, ne de kafa karışıklığı Sakin bir hakikat.

Sanki onun da anlamasını bekliyordu.

Gel, dedi Zeynep oğlana.
Kalkmasına yardım etti.
Çocuk hafifçe sendeledi, Burak refleksle ona uzandı. Oğlan gözlerini kaldırdı, bu bakış tek başına başka bir bağı aydınlattı.

Yeşil-gri bir renkti bu.
Tıpkı Zeynep gibi.

Burak kendine yabancılaştı bir an.
Zeynep tüm gururuyla, gözlerinde hala yaşlarla, ikisinin tam ortasında dikildi. Oğlanın elini tuttu, sımsıkı.
Gel dedi, o olgun sese bürünerek. Sana tanıştırayım. Bu da benim babam.

Etraf sessizleşti sanki.
Kornalar belki hala çalıyordu, insanlar koşuşturuyordu, otobüsler tısliyordu. Ama Burak hepsini duymuyordu.
Sadece üç soluk sesi kaldı.
Kendi nefesi. Zeynepin. Ve oğlanın.

Burak oğlana bakıyordu.
Oğlan ona baktı, dudaklarını aralayarak, sanki hayatında çok büyük bir gerçeği aniden görecekmiş gibi.
Sonra minicik bir ses çıktı dudaklarından:
Merhaba amca.
Amca.

O kelime Burakı paramparça etti.
Arada koca bir mesafe vardı. Yalvarırcasına umut, ama talep etmeye korkan. Onu tantuneye taşımayacak kadar kırılgan.
Zeynep kaşlarını çatıp hemen düzeltmeye girişti:
Hayır, dedi hemen. Amca değil.

Babaya döndü.
Baba?

Yanıt vermek istedi, ama hiç kelime çıkmadı ağzından.
Bakışı çocuklar arasında gidip geldi; her ayrıntı eski bir hakikati belirginleştiriyordu. Kaşlarının çizgisi, çenesindeki neredeyse silik gamze, anlam vermeye çalışırken başını yana eğişi Suskunluğu bile tanıdıktı.

Burakın nefesi düzensizleşti.

Sekiz yıl önceydi; Zeynepten, bugünkü düzenli ve rayında hayatından, hatta bu şehirden bile önce. O zamanlar vardı bir Elif.
Elifin sıcacık gülüşü Elifin beklenmedik gidişleri Haksız ama güzel kızgınlıkları Gelecekten, sanki orası hiç oturulmazmış gibi bahsedişi.

Birbirlerini hızlı, zamansız, eksikli sevdiler. Güçsüzdüler, dürüsttüler; çabuk kırıldılar. Sonra her şey ardı ardına dağıldı; yanlış anlamalar, suskunluklar, korkular, inat.

Elif giderken Buraka sadece yokluğunu bıraktı.
Ne adres Ne veda Ne açıklama.
Sadece bir boşluk.
Birkaç yıl sonra, tesadüfen Elifin öldüğünü öğrendi.
Aniden gelen bir enfeksiyon dediler. Çok genç yaşta biten bir hayat. Herhangi bir belge gibi soğuk, geç gelen bir haber.
Ve o haberle, asla cevaplanmayan bir soru saplandı: Sonrasında biri oldu mu? Mutlu muydu? Giderken aklında Burak var mıydı?
Hiç, hiç ama hiç aklından başka bir ihtimal geçmemişti.
Hiçbir zaman, bir çocuğun bu hikâyenin kör noktasında olabileceğini düşünmemişti.

Zeynep usulca kolundan çekiştirdi.
Baba onu görüyorsun, değil mi?

Sesi belli belirsiz titriyordu. Sanki oğlandan değil, babasının sessizliğinden korkuyordu şimdi.
Burak güçlükle yutkundu.
Nasıl dedi boğuk sesle. Nereden tanıyorsun onu, Zeynep?

Kız, şaşırmış gibi, omuz kaldırdı.
Tanıyorum işte Bilmiyorum. Tanıdığım biri.
Söz aradı; çocukların hayal icat etmeyen ama görünmez olanı da adlandıramayan saf dürüstlüğüyle:
Rüyalarımda gördüm.

Burak bakakaldı.
Oğlan başını önüne eğdi.
Ben de diye fısıldadı.

Burakın nefesi yine kesildi.
Ne?

Oğlan kafasını kaldırdı çekingen.
Ben de onu çok gördüm rüyamda. Hep açık renkli saçlı, çok gülen bir kız vardı. Beklememi söylüyordu. Biri gelecek, yalnız değilsin diyordu.

Zeynep oğlanın elini daha çok sıktı.
Burakın aklı bulanıklaştı; acı, sevgi, korku, anlaşılmaz duygular birbirine karıştı. Akıl direniyordu ama kalbi, tesadüften çok daha fazlasını tanımıştı.

Burak diz çöktü; oğlana indi göz hizasına.
Adın ne senin?
Çocuk durakladı; bu tür bir soruya temkinli davranmaya alışık biri gibi.
Emir.

Bu isim Burakı öyle vurdu ki
Elif bu ismi çok severdi.
Yıllar önce, yaz akşamında sohbet ederken söylemişti:
Oğlum olursa adını Emir koyardım.

Burak bir an gözlerini yumdu.
Dünya gözünde değişti sanki.

Emir diye tekrar etti.
Oğlan başıyla onayladı.
Nerede kalıyorsun?
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Zeynep kaygıyla Emire baktı.
Çocuk yere bakarak konuştu:
Her yerde. Annemle, önce sonra başkalarıyla Sonra yalnız.

Burak yutkundu; göğsü ağırlaştı.
Annenin adı neydi?
Emir, başını yavaşça kaldırdı.
Elif.

İsmin havada yankılanmasıyla, yıllardır gizli kalan gerçek nihayet ortaya çıktı.
Burak başını eğip bir süre nefes alamadı.

Her şey gerçekti demek.
O çocuk sadece bir iz, bir benzerlik, bir tesadüf değildi.
Oğluymuştu.
Kollarında büyümeyen, kahkahasını duymadığı, uykusuna tanık olmadığı bir çocuk Yıllarca yoklukla, korkuyla, pislikte yaşayan bir evlat. Oysa Burak, tüm bu sürede Zeynepi okula yetiştirip, ödevleri için kızıp, raflardan şekerli gevrek alıp, eksiksiz sandığı yeni bir hayat kurmaya çalışmıştı.

İçi yanarak, gizli bir utanç yükseldi içinde.
Birini sevmiş olmak, diğerini ihanet etmek gibi geldi.

Baba? diye fısıldadı Zeynep.
Ona baktı.
Yüzünde öyle bir güven vardı ki, Burakın canı daha çok acıdı.
Zeynep ne ispat bekliyor, ne açıklama İkisini de sevmeye çoktan yer açmış kalbinde.
Bir çocuğun kalbi, yetişkinin aklı anlamadan önce hakikatle uzlaşmıştı bile.

Burak derin bir soluk aldı. Sonra elini Emire uzattı. Basit, yavaş, istemsizce titreyen bir hareket.
Emir, kapalı bir kapının tekrar kapanacağına inanan biri gibi baktı.

Sarılabilir miyim? dedi sessiz.
Çocuk hemen yanıt vermedi.
Sonra başını hafifçe salladı.

Burak, oğlunun yanağına avucunu koydu.
Güneşten sıcak, narin bir cilt.
O minicik temas, Burakın dirençlerini yerle bir etti.

Allahım diye mırıldandı. Allahım

Zeynep usul sesle, içinden taşan heyecanla hafifçe ağladı. Elinin tersiyle burnunu silip çocuk saflığıyla,
Ben demiştim, dedi.
Burak kırık, ağlamaklı bir gülüşle,
Evet dedi, sen dedin.

Emir hiç kıpırdamadı. Umarla koruma arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Çok bekleyen çocuklar, çabuk inanmazlar.
Bilmiyor muydun? dedi Buraka.
Sorusu hüzünlüydü.
Ne yargı, ne öfke Sadece sordu.
Burak, kalbi büzülerek:
Hayır, dedi. Bilmiyordum.

Emir başını eğdi.

Küçücük bir kelime. İçinde koca bir ömürlük hayal kırıklığı taşıyan.
Burak yalan söyleyemedi.
Ama bilseydim, her yerde seni arardım.
Oğlan başını kaldırdı.
Her yerde mi?
Her yerde!
Çooook uzakta bile mi?
Burakın gözleri doldu.
Evet, uzağında bile olsan.

Emir, bu sözü, dünyadan defalarca mahrum bırakılmış hafif bir umutla tartar gibi bakakaldı.
Sonra, çok yavaş bir adımla Buraka yaklaştı.

Zeynep dayanamadı, sıcacık dokunuşuyla Emiri yavaşça babasına iterek,
Bari şimdi de sarılın, dedi.

Burak, inanamayarak baktı.
Zeynep
Ne var? O senin oğlun.

O cümle son korkuyu da yıktı.
Burak, kollarını açtı.

Emir hala çekingen.
Ama nihayet aralarına sıkıştı.
İlk başta ürkek; sonra çok daha kuvvetli, sanki içinden derin bir yerden kopup gelen bir özlemle. Zayıf küçük kolları Buraka sımsıkı sarıldı. Başını adamın omzuna koydu. Ve Burak hemen anladı ki, bu çocuk belki de çok uzun süredir bir çift koca kol, sıcaklık, sığınak beklemişti.
Onu öyle dikkatle sardı ki, bulduğu şeyi kaybetmekten korkan bir adam gibi.

Zeynep kollarını ikisine de sardı, incelikle. Sanki bu anı mühürlüyordu kendince.

Etrafındaki kalabalık yaşam devam ediyordu. Arabalar geçiyor, ışıklar yanıp sönüyordu, kornalar tekrar tekrar çalıyordu.
Ama apartman köşesindeki dar, güneşli o alanda, bir aile ikinci kez doğuyordu.
Bir süre sonra Burak geri çekilip Emire baktı:
Bugün bir şey yedin mi?

Oğlan omuz silkti.
Yanlış cevap.
Burak hemen ayağa kalktı.
O zaman ilkin yemek yiyelim.
Zeynep gözyaşlarını sildi.
Sonra yıkarız.
Burak gülümsedi.
Tabii ki.
Sonra ona uygun ayakkabı alacağız.
Harika fikir.
Sonra bizimle eve gelir.
Burak ona baktı.
Bu, artık bir soru değildi.
Zeynep için gerçek yerleşmişti: Kardeş bulununca eve gelir, doyurulur, temizlenir, odası yapılır. Olağan olan budur.

Burak Emire döndü:
Uygun mu?

Emir hemen yanıt vermedi.
Dikkatli, kırılgan bir bakışla ikisini inceledi. Sonra Zeynepe baktı, tekrar Buraka çevrildi.
Gerçekten olabilir mi?
Burakın boğazı düğüm düğüm oldu.
Olur.
Ne kadar kalabilirim?
Soru öyle yumuşaktı ki dokunanı incitir.
Zeynep, laf bile duymak istemezcesine kaşlarını çatıp burun kıvırdı.
Burak yine çömeldi.
Sonsuza dek, dedi.

Oğlan öylece kaldı. Sanki ona çok büyük bir kelime söylenmiş gibiydi.
Sonsuza dek mi?
Evet.
Pis olsam da mı?
Burak gözyaşı içinde başını salladı.
Olsan da.
Pek konuşamasam da?
Olsan da.
Kâbus görsem?
İlk kez Zeynep cevapladı:
Ben de bazen görüyorum.
Emir ona döndü.
Zeynep omuz silkti, komik bir ağırlıkla.
Bir keresinde, banyomuza balina girdiğini gördüm rüyamda.
Emir o bakışa, ilk kez Burakın gördüğü bir gülümseme taktı.
Küçük, çekingen ama ışıklı.
Ve işte, o gülümseme hepsini tamamladı.

Burak o anda, eski hayatına artık dönmeyeceğini anladı. Her şey değişmişti. Artık evrak, belge, iz, sorumluluk, kayıp yılları sorgulama vakti gelecekti. Elifi başka türlü anlatması gerekecekti. Nerden başlayacağını bilemeden onarması gerekecekti.
Ama şimdi değil.
Şimdi aç bir çocuk vardı. Dünyayı kalbiyle taşıyan bir küçük kız. Güneşin vurduğu dar bir kaldırım üzerinde ansızın filizlenen bir sevgi.

Burak, Zeynepin elini tuttu.
Sonra Emirinkini.
Doğruldu.
Bir süre öylece kaldılar; üç el, birbirini yeni yeni tanımayı öğrenir gibiydi.
Zeynep güldü:
Hadi eve gidelim?

Burak iki çocuğuna baktı.
İki çocuğuna.
Bundan daha basit bir cümlenin insanın içini değiştireceğini hiç düşünmemişti.

Hadi, dedi kısık sesle. Eve gidelim.

Birkaç adım attılar.
Emir yavaş yavaş ama gergin adımlarla ilerliyordu. Birinin onun hızına ayak uydurduğuna henüz alışmamış gibiydi. Zeynep ise adımlarını hemen ona göre ayarlıyordu; elini sıkı sıkı tutarak, sanki bir an gevşetirse kaybolacakmış gibi.

Yaya geçidinde Burak durdu.
Arabalar hâlâ hızlı, sabırsız geçiyordu. Işık yayalar için kırmızıydı.
Burak Emire baktı:
Burada yeşil adam yanınca geçiyoruz.
Çocuk başını kaldırıp işarete baktı.
Tamam.
Zeynep hemen ablalık tasladı:
Bakmadan koşmak yok!
Burak gülümsedi.
Teşekkürler hatırlatman için.
Bir şey değil, dedi ciddi ciddi.

Işık yeşile döndüğünde, beraber geçtiler.
Üç siluet, şehrin sert ışığında.
Ortada bir baba. Bir yanında küçük bir kız. Diğer yanında bir erkek çocuk.

Uzaktan bakınca sıradan görünüyordu.
Ama aslında, dikkat eden herkes için orada kocaman bir şey olmuştu: Bir köşe başında yeniden bulunan bir bağ, ete kemiğe bürünmüş bir yokluk, kalbiyle önce gerçeği tanıyan bir küçük kız.

Karşıya geçerken, Emir başını kaldırdı.
Baba?
Burak neredeyse nefesini tuttu.

O kelime öylece çıkıverdi ağzından. Düşünmeden. Onay almadan. Sanki bastırılamayan bir pınar gibi.

Burak oğluna döndü.
Emir de şaşırmış gibiydi, ne dediğine.
Ama Burak yavaşça, sonsuz bir yumuşaklıkla gülümsedi.
Evet?
Emir elini sıktı.
Artık korkmuyorum.

Zeynep, iyice yaklaştı, babasına tutundu.
Burak gözlerinde iki çocuğu, karmaşanın ortasında, trafik ve kornalar arasında, sonunda şunu biliyordu: Bazen gerçek bir mucize, yetişememek ama sizi hâlâ bekleyen birini bulmakmış.

Yol almaya devam ettiler.
Güneş, gölgelerini asfalt üzerinde koyu ve uzun uzatarak önlerine seriyordu.
Ve çok uzun süre sonra, ilk defa o gölgelerin arasında hiçbiri yalnız değildi.

Rate article
Lifequest
Unutulan Çocuk: Bir Ailenin Sessiz Hikayesi