Üç farklı aile tarafından “çok zorlu” olduğu için geri verilen küçük bir erkek çocuğu evlat edindik.

Üç farklı aile tarafından çok zor diye geri gönderilen bir erkek çocuğu evlat edindik.

Birçok kişi bunun büyük bir hata olduğunu söyledi.

Ama yıllar sonra, her şeyimizi kaybettiğimizde, yanımızda kalmayı seçen tek kişi oydu.

Herkes, o çocuk bizimle uzun süre kalmaz, dedi.

Sosyal hizmet uzmanının sesi yumuşaktı, elindeki dosya da eski defter yaprağı gibi elden ele geçmişti belli ki.

Dışarıda, güneş kimsesiz yurdunun bahçesini kavuruyordu. Camdan korna sesleri, uzaktan bir simitçinin Sıcak simiiit! diye bağırışı geliyordu.

Üç aile denedi, dedi kadın. Hepsi geri getirdi.

Eşim İsmailin yüzünde bir gölge belirdi.

Neden?

Kadın bir an duraksadı.

Diyorlar ki zor çocuk. Pek konuşmaz. Hemen laf dinlemez. Sarılmayı, dokunulmayı sevmez. Ağlamıyor da; ne zaman ağlaması gerekse susuyor.

Bir nefes aldı ve ekledi:

Hep terk edilip gidecekmiş gibi bekliyor sanki.

Gözüm karşıda, minik plastik sandalyede oturan çocuğa takıldı.

Elleri dizlerinde, sırtı dimdik; sanki yok gibi görünmek için eğitim almış gibi.

Oynamıyordu.

Soru sormuyordu.

Çevresine bakmıyordu bile.

Sadece bekliyordu.

Göz göze geldiğimizde, gülmedi.

Ama bakışını da kaçırmadı.

O an içimde bir şey çatladı.

Düşünmemizi istediler.

Başka bir çocuk seçmek için hâlâ vaktimiz vardı.

Daha kolay çocuklar vardı.

Kendi kendimize zorluk çıkarmamalıydık.

Duygusal ablam Ayşegül bile aradı o akşam.

Sevil, bir düşün Artık genç değilsin, neden böyle sorunlu bir çocukla uğraşıyorsun? Bak, bazen o çocuklar büyüyüp dünyaya küs olurlar, dedi.

Mutfağımızda cam çay bardağını elimde tutarken etrafa bakındım.

Fayanslar eski.

Dört kişilik masa.

Ama o masa çoğu zaman boş.

Çok sessiz.

Çok düzenli.

Çok bomboş.

Tam da bu yüzden, dedim. Çünkü kimse onu seçmek istemiyor.

İsmail o gece bir şey demedi.

Sadece yatağın kenarına oturdu, derin bir nefes aldı, elimi tuttu.

Emin misin?

Hayır, dedim. Ama biliyorum ki biz almazsak yine biri bırakıverecek.

Başka bir şey konuşmadık.

O gece, Baranın hayatının başlangıcı oldu bizim evde.

İlk birkaç ayda sanki misafir ağırlıyorduk.

Evlat değil.

Baran hiçbir şeye izinsiz dokunmuyordu.

Hiç mızmızlanmıyordu.

Bir şeyleri kırmazdı.

Dert yanmazdı.

Çikolata istemezdi.

Uyku hikâyesi istemezdi.

Kucağa alınmak zaten yok.

En can acıtanı da buydu işte.

Bir gün mercimek yemeği karıştırırken sordum:

Beraber yapmak ister misin?

Kafasını salladı.

Televizyon izlemek ister misin?

Yine salladı.

Peki ne yapmak istersin?

Uzun süre sustu.

Siz ne derseniz.

Hanımefendi.

Anne falan değil.

Ben de onun için geçici bir insandım, öncekiler gibi.

Bir sabaha karşı, onun korkusunun derinliğini anladım.

Salonda bir ses duydum.

Hırsız mı girdi sandım önce.

İsmail fırça sapını kaptı, birlikte süzüldük salona.

Baran kanepede oturuyordu.

Üstü başı giyinik.

Ayakkabıları ayağında.

Sırt çantası kucağında sıkı sıkı tutuyor.

Hayırdır oğlum? dedim.

Cevap vermedi.

Niye uyanıksın hâlâ?

Gözleri sonuna kadar açık; pürdikkat.

Küçük bir hayvan gibi, her an kovulmaya, hemen gitmeye hazır.

Hazırım, dedi.

Neye hazırsın?

Kısık sesle cevap verdi:

Gerekirse gitmem gerekirse diye.

İçime bir şey saplandı.

Artık bu evden gitmeyeceksin.

Cevap vermedi.

Çünkü inanmamıştı.

Haklıydı da.

Kimse daha önce o sözü tutmamıştı.

Yıllar geçti.

Yavaş yavaş

Yavaş yavaş

Baran değişmeye başladı.

Önce küçücük şeyler.

Bir akşam bulaşıkları yıkarken sessizce bir resim bıraktı masanın üstüne.

Üç çöp adam çizmiş.

Bir kadın.

Bir adam.

Ortalarında küçük bir erkek çocuk.

Üstüne eğri büğrü yazmış: Aile.

O kağıdı uzun uzun tuttum kalbime.

Göz yaşlarım damladı üstüne.

İsmail gece gördü, başıyla onayladı.

Hiçbir şey demedik.

Çünkü bazen sevgi sessiz köşeden gelir.

Kurağı takip eden ilk yağmur gibi.

Baran hiçbir zaman sesli, fırtınalı bir çocuk olmadı.

Evde gürültü çıkaran biri olmadı.

Ama yanımızda daha çok durmaya başladı.

İsmail tamir atölyesinde eski radyolarla uğraşırken ona yardım etti.

Benle mutfağa girdi.

Bu kez buzdolabına küçük notlar yapıştırıyordu.

Günaydın.

Teşekkürler.

İyi geceler.

İlk defa bana Anne dediğinde, ağzından yanlışlıkla kaçtı.

Okuldan aldığı notu bana göstermek için kapıya koşarken:

Anne

Birden dondu.

Korkmuştu; sanki cam kırılmış gibi.

Kollarımı açtım sadece.

Ve hayatında ilk defa

Baran birine sarıldı.

Ha, her şey gül gibi mi gitti?

Bazı geceler hâlâ kâbusla uyanırdı.

Arada tuhaf sorular sorardı.

Büyüyünce insanlar beni bırakır mı?

Aileler çocuklarını sevmekten vazgeçer mi?

Bir gün yanlış bir şey yaparsam yeniden gönderir misiniz?

Her seferinde aynı cevabı verdik.

Hayır.

Sonra da sözümüzü tutmaya devam ettik.

Gün be gün.

Yıl yıl.

Aşk dediğin bir anlık inşa edilmiyor.

Bin sıradan günün üstüne kuruluyor.

Baran sessiz, düşünceli bir delikanlı oldu.

Öğretmenleri, yaşından daha ciddi olduğunu söylerdi.

Çok konuşmazdı ama konuşunca herkes susardı; söyledikleri önemliydi.

On sekizine geldiğinde, herkesin güvendiği gençlerden biri olmuştu.

Komşunun kapı menteşesini tamir etti.

Mahalledeki yaşlı teyzeleri akşam eve bıraktı.

Hatta bizim tanıştığımız çocuk yurduna gönüllü olup çalıştı.

Konuşmak istemeyen çocuklarla oturup, birlikte sustu.

Onlara hiç baskı yapmadı.

Sadece yanlarında durdu.

Çünkü bir insanın en kıymetli verebileceği şeyi anlamıştı:

Gitmemek.

Ama hayat dedikleri de huysuz bir sınav hocası gibi, insana her şeyi sorgulatıyor.

Baran yirmi üç yaşındayken İsmailin inşaat şirketi battı.

Ortaklardan biri dolandırdı.

Borçlar birikti.

Bir sene dolmadan ev gitti.

Atölye gitti.

Yılların biriktirdiği tüm birikim bitti.

Paçavra boyası dökülen tek odalı bir kiralık eve taşındık.

Etraftakiler kayboldu.

Akrabalar aramaz oldu.

Düne kadar İsmaili yere göğe sığdıramayanlar, şimdi yolda karşılaşınca yolunu değiştirdi.

Başarısızlık, insanları rahatsız eder.

Herkese ne kadar kırılgan olduklarını fısıldar.

Bir akşam, İsmail küçük mutfakta, ödenmemiş faturaları önüne yığmış oturuyordu.

Omuzları, sanki on ton yük varmış gibi çöküktü.

Belki Baranı bir süre göndermeliyiz, dedi.

Ne diyorsun?

Genç çocuk, böyle bir hayatı hak etmiyor.

Cevap veremeden kapı açıldı.

Baran işten dönmüştü.

Çantasını bıraktı, masanın üstündeki kağıtlara göz gezdirdi.

Hemen anladı.

Hep anlar zaten.

İsmail zoraki bir gülümsemeyle,

Bunları takma, oğlum, dedi.

Baran cevap vermedi.

Sandalye çekip oturdu.

Toplam ne kadar?

İsmail kaşlarını çattı.

Ne?

Kaç para borcumuz var?

İsmail derin bir iç çekti.

Çok fazla.

Baran başını salladı.

Sonra öyle bir şey söyledi ki, oda buz gibi oldu.

Ben gitmiyorum.

İsmail başını salladı.

Sen anlamıyorsun ki

Baran, ilk tanıştığımız günkü gibi, ona doğrudan baktı.

Sakin.

Emin.

Hayır, dedi. Siz anlamıyorsunuz.

Odasına gidip, kısa süre sonra yıpranmış bir zarfla geri geldi.

Masaya bıraktı.

İçinde banka evrakları.

Birikim.

Burslar.

Yıllardır çalıştığı işlerden biriktirdikleri.

İsmail evraka baktı.

Oğlum bunca zamanı sen mi biriktirdin?

Baran omuz silkti.

Gerektiğinde lazım olur diye.

Aynı sözler.

Aynı sakin ses.

Ama bu sefer anlamı bambaşka.

İsmail elleriyle yüzünü kapadı.

Onu ikinci kez ağlarken gördüm.

İlki Baranı eve ilk getirdiğimiz gündü.

Tabii ki her şey sihirli değnekle düzelmedi.

Hâlâ zorlandık.

Çok çalıştık.

Baran iki işe başladı.

Sonra üçe çıktı.

İsmaille birlikte eski işlerden ufak bir tamir dükkanı kurdular.

Yavaş yavaş

Sancılı da olsa

Hayat yeniden düzeldi.

Yıllar sonra, işler yoluna girince, Baran bir röportajda beklenmedik bir soru aldı.

Ailene neden bu kadar bağlısın?

Baran bir süre düşündü.

Sonra sanki ilk defa gerçek bir gülümseme gösterdi.

Çünkü herkes beni çok zor diye bırakırken onlar yine de beni seçti.

Röportajcı başını salladı.

Peki, her şeylerini kaybettiklerinde?

Baran sade bir şekilde cevapladı:

Sıra bana gelmişti, ben de onları seçtim.

Bugün Baran otuz iki yaşında.

Küçük bir mühendislik şirketi var.

Hâlâ yuvada gönüllü çalışıyor.

Ama hayattaki en önemli şeyi çok daha basit.

Her pazar, bizim eve yemeğe gelir.

Eskiden çok sessiz gelen masa, şimdi şenlikli.

İsmail hep aynı fıkraları anlatır.

Ben bol bol yemek yaparım.

Baran tam ortada oturur.

Tıpkı çocukken yaptığı ilk resimdeki gibi.

Üç kişi.

Bir aile.

Ve evde herkes gittikten, sessizlik gelip çökünce

O sabahı hatırlıyorum.

Koltukta oturan küçücük bir çocuk.

Ayakkabıları ayağında.

Çantası hazır.

Yeniden gönderilmeyi bekleyen.

Keşke geri dönüp ona bir şey söyleyebilseydim diyorum bazen.

Diz çöküp, kulağına fısıldardım:

Bir daha gitmeye hazır olmak zorunda değilsin.

Artık evindesin.Ve her şeyini kaybettiğinde bile, insanın yanında sadece parmak izini tanıyan biri varsa; işte orası evi oluyor. Baran bazen hâlâ sessiz, bazen gülümserken aceleci ve utanarak bakıyor bize.

Ama sofrada biraz tıkırtı, çay bardaklarında buhar, aramızda tarifsiz bir huzur var; çünkü artık hepimiz biliyoruz: Aile, hiç kimsenin bırakmaya yanaşmadığı birini, gitmeye hep hazır birini, ilk defa olduğu yerde tutabilmektir. Ve sevilmek, en zoru seçip, orada kalmaya karar vermektir.

İşte şimdi, hiçbirimiz başka bir yeri beklemiyoruz.

Ne Baran.

Ne biz.

Çünkü burası, birbirimizi seçmeye devam ettiğimiz yer; bir daha asla kimse için zor çocuk demeden, bir kez daha, sonuna kadar.

Rate article
Lifequest
Üç farklı aile tarafından “çok zorlu” olduğu için geri verilen küçük bir erkek çocuğu evlat edindik.