„Baba, aç…“: Lüks mezarlarda gördüğü gerçeği görünce baba dizlerinin üzerine çöktü

Yıllar önce İstanbul’un o eski günlerinde yaşanan bu olay şimdi hatırlandıkça yüreğimi burkuyor ve hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Eller o kadar titriyordu ki Ahmet küçük sıcak kehribar parçasını güçlükle tutabiliyordu. Gümüş parmaklarını sıkıyordu boğazında çığlık düğümlenmişti. Etrafı öyle derin bir sessizlik kaplamıştı ki sanki Karacaahmet Mezarlığı’ndaki ağaçlar bile rüzgarda hışırdamayı kesmişti. Siyah takım elbiseli adamlar bir dakika önce kirli genci zorla sürüklemeye hazırlanırken ansızın donup kaldılar.

Açın diye fısıldadı Ahmet. Her zamanki toplantılardaki o sağlam ve kesin sesi şimdi sonbahar yaprağı gibi titriyordu.

Bay Ahmet ama prosedür evraklar kalp krizi için doktor raporu diye kekeledi cenaze evi müdürü gözlüklerini düzelterek.

Açın bu sefer her hece bir kurşun gibi patladı. Ahmet kendisi öne geçti pahalı çiçek çelenklerini kenara iterek. Görgü kurallarına ya da üst tabakanın ne düşüneceğine aldırmıyordu. Bu anda o bir iş devi değildi. Kalbine vahşi bir umut dozu verilmiş sıradan bir babaydı.

Güvenlik görevlileri ağır aletlerle cila kaplı maun kapağı kaldırmaya başladılar. Ses korkunçtu tahta inliyordu ve onunla birlikte Ahmet’in ruhu da. Kapak yana kayınca kalabalık nefesini tuttu.

Tabutta bir kız yatıyordu. Elif’in elbisesi Elif’in saç biçimi ama Ahmet koşup sol bileğini tuttuğunda cilt orası pürüzsüzdü. Yumuşak beyaz balmumu gibi bir cilt. Hiçbir iz yoktu. O kader yaz akşamından kalan yarım ay şeklindeki iz yoktu babasının ona bisiklet sürmeyi öğrettiği annesinin mutfakta kokulu ahududu reçeli kaynatırken.

Bu o değil Ahmet’in göğsünden öyle bir inleme yükseldi ki bu demir adamdan kimse beklemezdi. Bu benim kızım değil!

Yüz tamamen yabancıydı kalın makyaj tabakası altında ustaca gizlenmişti. Biri her şeyin gerçek görünmesi için çok uğraşmıştı. Ahmet gence döndü o hala yanında çömelmiş zayıf dizlerini sarmış oturuyordu.

Nerede Ahmet sokak çocuğunun önünde doğrudan çamura çöktü her zaman kaçındığı o çamura. Pahalı pantolonu anında ıslandı ama umurunda değildi. Çocuğu omuzlarından tuttu gözlerinde yaşlar birikmişti. Kızım nerede evladım

Göstereceğim sadece acele edelim kocası Bay Tahir bugün her şeyin biteceğini söyledi diye fısıldadı genç.

Tahir damat. Ailesine oğul gibi kabul ettiği hisselerin yarısını emanet ettiği ve şimdi kalabalıkta boşuna aradığı adam. Tahir artık yoktu. Çocuk yüzüğü çıkardığı anda kaybolmuştu.

Araba İstanbul sokaklarında tüm kuralları çiğneyerek uçuyordu. Ahmet direksiyonda oturuyordu yanında lüks deri koltuklarda büzülmüş Ali vardı. Sokak bodrum ve ucuz çayın kokusunu taşıyordu ama Ahmet için bu koku o anda en değerli şeydi. Bu hayatın kokusuydu.

Tren istasyonunun ötesindeki eski fabrika bölgesi. Terk edilmiş binalar kırık camlar gri tonlar ve korkunç bir soğuk. Ali Ahmet’i çürük tahtalardan geçire geçire binanın en ucuna eskiden idari odaların bulunduğu yere götürdü.

Burası dedi çocuk kalın demir kapıları göstererek kalın zincirle kilitli.

Ahmet duraksamadı. Hemen yetişen güvenliklerle birlikte kilidi kırdılar. Kapı gıcırdayarak açıldı.

Yerde başının altına yalnızca eski kirli bir ceket koyarak Elif yatıyordu. Solgundu soğuktan titriyordu dudakları morarmıştı gözlerinde babasının hayatında hiç görmediği sonsuz hayvani bir korku parlıyordu. Işığı ve adamları görünce top gibi büzüldü elleriyle yüzünü kapattı.

Bana dokunmayın Tahir lütfen diye umutsuzca fısıldadı.

Elif Elif benim kızım Ahmet odanın içinden koştu. Soğuk beton zemine yanına çöktü onu büyük sıcak paltosuyla sardı kalbinde öyle sıkı tuttu ki tüm dünyasını ısıtmaya çalışır gibi.

Kız bir an dondu sonra babasının tanıdık kokusunu onu asla aldatmayan tek adamın kokusunu tanıdı ve ateşli hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. Elleri ceketine yapıştı.

Baba babacığım imzalamazsam senin öleceğini söyledi beni kilitledi baba bana ilaçlar verdi çok acıttı artık seni göremeyeceğimi sandım diye hıçkırdı kız gözyaşları Ahmet’in boynundan akarken eski soğukluğunu eritiyordu.

Şşşt benim yavrum şşşt buradayım her şey bitti baban seninle kimse duyuyor musun dünyada kimse sana bir daha dokunamayacak diye sesli sesli ağladı Ahmet gözyaşlarını silmeden. Karısı öldüğünden beri geçen on beş yılda ilk kez kendini sadece zayıf seven bir baba olmaya bıraktı.

İki ay geçti.

Ahmet’in evinin geniş aydınlık oturma odasında taze pişmiş elmalı kekin tarçın kokusu yayılıyordu Elif uzun zamandan sonra ilk kez kendisi pişirmişti. Masada üç fincan çay duruyordu.

Masada Elif oturuyordu yüzündeki renk geri gelmişti fakat gözlerinde hala çok şey görmüş olgun bir insanın derinliği vardı. Yanında Ali oturuyordu temiz yıkanmış sıcak yeni giysilerle büyük ellerinden biraz utanarak kekten çekingen ısırıklar alıyordu. Ahmet ona bir daire almış okul belgelerini düzeltmiş ve onu gerçek aile üyesi gibi kabul etmişti. Çünkü bu sokak çocuğu Ahmet için en kıymetli olanı kurtarmıştı.

Ahmet onların karşısında oturup kızına bakıyordu. Elif sol eliyle fincanı kaldırınca güneş ışığı bileğindeki küçük yarım ay şeklindeki yara izini aydınlattı.

İş para nüfuz eskiden Ahmet için hayatın amacı gibi görünen her şey şimdi yalnızca soluk gölgelerdi. En büyük gerçeği anlamıştı biz sık sık maddi şeylerin peşinden koşarız gurur duvarları öreriz ve çocuklarımıza onları ne kadar sevdiğimizi söylemeyi unuturuz. Sarılmaları yarına erteleriz o yarın ise hiç gelmeyebilir.

Baba ne düşünüyorsun diye nazikçe sordu Elif babasının bakışını fark ederek.

Ahmet elini uzattı onun avucunu tuttu ve sessizce iç çekti Sadece mutluluğun ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyorum ve seni tekrar kucaklama şansı bulduğum için ne kadar bahtiyar olduğumu.Yıllar önce İstanbul’un o eski günlerinde yaşanan bu olay şimdi hatırlandıkça yüreğimi burkuyor ve hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Eller o kadar titriyordu ki Ahmet küçük sıcak kehribar parçasını güçlükle tutabiliyordu. Gümüş parmaklarını sıkıyordu boğazında çığlık düğümlenmişti. Etrafı öyle derin bir sessizlik kaplamıştı ki sanki Karacaahmet Mezarlığı’ndaki ağaçlar bile rüzgarda hışırdamayı kesmişti. Siyah takım elbiseli adamlar bir dakika önce kirli genci zorla sürüklemeye hazırlanırken ansızın donup kaldılar.

Açın diye fısıldadı Ahmet. Her zamanki toplantılardaki o sağlam ve kesin sesi şimdi sonbahar yaprağı gibi titriyordu.

Bay Ahmet ama prosedür evraklar kalp krizi için doktor raporu diye kekeledi cenaze evi müdürü gözlüklerini düzelterek.

Açın bu sefer her hece bir kurşun gibi patladı. Ahmet kendisi öne geçti pahalı çiçek çelenklerini kenara iterek. Görgü kurallarına ya da üst tabakanın ne düşüneceğine aldırmıyordu. Bu anda o bir iş devi değildi. Kalbine vahşi bir umut dozu verilmiş sıradan bir babaydı.

Güvenlik görevlileri ağır aletlerle cila kaplı maun kapağı kaldırmaya başladılar. Ses korkunçtu tahta inliyordu ve onunla birlikte Ahmet’in ruhu da. Kapak yana kayınca kalabalık nefesini tuttu.

Tabutta bir kız yatıyordu. Elif’in elbisesi Elif’in saç biçimi ama Ahmet koşup sol bileğini tuttuğunda cilt orası pürüzsüzdü. Yumuşak beyaz balmumu gibi bir cilt. Hiçbir iz yoktu. O kader yaz akşamından kalan yarım ay şeklindeki iz yoktu babasının ona bisiklet sürmeyi öğrettiği annesinin mutfakta kokulu ahududu reçeli kaynatırken.

Bu o değil Ahmet’in göğsünden öyle bir inleme yükseldi ki bu demir adamdan kimse beklemezdi. Bu benim kızım değil!

Yüz tamamen yabancıydı kalın makyaj tabakası altında ustaca gizlenmişti. Biri her şeyin gerçek görünmesi için çok uğraşmıştı. Ahmet gence döndü o hala yanında çömelmiş zayıf dizlerini sarmış oturuyordu.

Nerede Ahmet sokak çocuğunun önünde doğrudan çamura çöktü her zaman kaçındığı o çamura. Pahalı pantolonu anında ıslandı ama umurunda değildi. Çocuğu omuzlarından tuttu gözlerinde yaşlar birikmişti. Kızım nerede evladım

Göstereceğim sadece acele edelim kocası Bay Tahir bugün her şeyin biteceğini söyledi diye fısıldadı genç.

Tahir damat. Ailesine oğul gibi kabul ettiği hisselerin yarısını emanet ettiği ve şimdi kalabalıkta boşuna aradığı adam. Tahir artık yoktu. Çocuk yüzüğü çıkardığı anda kaybolmuştu.

Araba İstanbul sokaklarında tüm kuralları çiğneyerek uçuyordu. Ahmet direksiyonda oturuyordu yanında lüks deri koltuklarda büzülmüş Ali vardı. Sokak bodrum ve ucuz çayın kokusunu taşıyordu ama Ahmet için bu koku o anda en değerli şeydi. Bu hayatın kokusuydu.

Tren istasyonunun ötesindeki eski fabrika bölgesi. Terk edilmiş binalar kırık camlar gri tonlar ve korkunç bir soğuk. Ali Ahmet’i çürük tahtalardan geçire geçire binanın en ucuna eskiden idari odaların bulunduğu yere götürdü.

Burası dedi çocuk kalın demir kapıları göstererek kalın zincirle kilitli.

Ahmet duraksamadı. Hemen yetişen güvenliklerle birlikte kilidi kırdılar. Kapı gıcırdayarak açıldı.

Yerde başının altına yalnızca eski kirli bir ceket koyarak Elif yatıyordu. Solgundu soğuktan titriyordu dudakları morarmıştı gözlerinde babasının hayatında hiç görmediği sonsuz hayvani bir korku parlıyordu. Işığı ve adamları görünce top gibi büzüldü elleriyle yüzünü kapattı.

Bana dokunmayın Tahir lütfen diye umutsuzca fısıldadı.

Elif Elif benim kızım Ahmet odanın içinden koştu. Soğuk beton zemine yanına çöktü onu büyük sıcak paltosuyla sardı kalbinde öyle sıkı tuttu ki tüm dünyasını ısıtmaya çalışır gibi.

Kız bir an dondu sonra babasının tanıdık kokusunu onu asla aldatmayan tek adamın kokusunu tanıdı ve ateşli hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. Elleri ceketine yapıştı.

Baba babacığım imzalamazsam senin öleceğini söyledi beni kilitledi baba bana ilaçlar verdi çok acıttı artık seni göremeyeceğimi sandım diye hıçkırdı kız gözyaşları Ahmet’in boynundan akarken eski soğukluğunu eritiyordu.

Şşşt benim yavrum şşşt buradayım her şey bitti baban seninle kimse duyuyor musun dünyada kimse sana bir daha dokunamayacak diye sesli sesli ağladı Ahmet gözyaşlarını silmeden. Karısı öldüğünden beri geçen on beş yılda ilk kez kendini sadece zayıf seven bir baba olmaya bıraktı.

İki ay geçti.

Ahmet’in evinin geniş aydınlık oturma odasında taze pişmiş elmalı kekin tarçın kokusu yayılıyordu Elif uzun zamandan sonra ilk kez kendisi pişirmişti. Masada üç fincan çay duruyordu.

Masada Elif oturuyordu yüzündeki renk geri gelmişti fakat gözlerinde hala çok şey görmüş olgun bir insanın derinliği vardı. Yanında Ali oturuyordu temiz yıkanmış sıcak yeni giysilerle büyük ellerinden biraz utanarak kekten çekingen ısırıklar alıyordu. Ahmet ona bir daire almış okul belgelerini düzeltmiş ve onu gerçek aile üyesi gibi kabul etmişti. Çünkü bu sokak çocuğu Ahmet için en kıymetli olanı kurtarmıştı.

Ahmet onların karşısında oturup kızına bakıyordu. Elif sol eliyle fincanı kaldırınca güneş ışığı bileğindeki küçük yarım ay şeklindeki yara izini aydınlattı.

İş para nüfuz eskiden Ahmet için hayatın amacı gibi görünen her şey şimdi yalnızca soluk gölgelerdi. En büyük gerçeği anlamıştı biz sık sık maddi şeylerin peşinden koşarız gurur duvarları öreriz ve çocuklarımıza onları ne kadar sevdiğimizi söylemeyi unuturuz. Sarılmaları yarına erteleriz o yarın ise hiç gelmeyebilir.

Baba ne düşünüyorsun diye nazikçe sordu Elif babasının bakışını fark ederek.

Ahmet elini uzattı onun avucunu tuttu ve sessizce iç çekti Sadece mutluluğun ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyorum ve seni tekrar kucaklama şansı bulduğum için ne kadar bahtiyar olduğumu. Bu hikayeyi okurken düşünüyorum günlük dertler, işler ve acele içinde ne sıklıkla çocuklarımıza ya da ebeveynlerimize sadece telefon etmeyi unutuyoruz? Ne sıklıkla bizi tehlikeye karşı uyaran içgüdümüze kulak asmıyoruz? Yorumlarda paylaşın, hayatınızda anne veya baba sezgisinin ailenizi büyük bir felaketten kurtardığı anlar oldu mu? Hikayelerinizi bekliyorum. Bu hikayeyi okurken düşünüyorum günlük dertler, işler ve acele içinde ne sıklıkla çocuklarımıza ya da ebeveynlerimize sadece telefon etmeyi unutuyoruz? Ne sıklıkla bizi tehlikeye karşı uyaran içgüdümüze kulak asmıyoruz? Yorumlarda paylaşın, hayatınızda anne veya baba sezgisinin ailenizi büyük bir felaketten kurtardığı anlar oldu mu? Hikayelerinizi bekliyorum.

Rate article
Lifequest
„Baba, aç…“: Lüks mezarlarda gördüğü gerçeği görünce baba dizlerinin üzerine çöktü