Bir akşam Kadıköydeki Lalezar Restoranı öyle bir güzeldi ki anlatamam.
Kristal kadehler sarı sıcak ışıkta ışıldıyordu. Cam kenarında Boğaza karşı bir keman çalıyordu hafiften. Garsonlar neredeyse görünmez gibiydi, gölgeler gibi sessizce geziniyordu mekânda. İnsanlar kendi aralarında o alışık oldukları, pahalı mekânlardaki gizli sırlarla dolu, kısık seslerle konuşuyordu.
Ortadaki masada ise Defne Karaman oturuyordu.
Onu burada herkes bilirdi.
Otuz altısında, tanınmış bir kozmetik markasının reklam yüzü, İstanbul cemiyet hayatının parlayan yıldızıydı. Onun fotoğrafları her lüks dergide, her yardım gecesinde çıkardı. Dik duruşu, kusursuz makyajı, kendinden emin gülümseyişiyle.
Ama bu gece o gülümseyiş biraz donuktu.
Çünkü yirmi yıldır görmediği birini bekliyordu.
Babasını.
O, bir sabah ansızın hayatlarından yok olmuştu. Ne bir veda, ne bir mesaj, ne arayan ne soran.
Ve bu sabah, bilinmeyen bir numaradan gelen bir mesaj:
Bir kez görmem gerek seni. Lütfen, tek bir kez.
Önce silmek istedi mesajı.
Sonra, hiç cevap vermemek geçti içinden.
Ama kalbinin derininde bir yer, o yıllardır açık olan yara, onu yanıtlamaya itti.
Şimdi o cam kenarı masada, kadehini o kadar sıkı tutuyordu ki, parmakları bembeyaz kesilmişti.
Garson usulca yaklaştı, Biraz daha su ister miydiniz, hanımefendi?
Defne başıyla, buz gibi Hayır, bekliyorum, dedi.
Tam o sırada kapı açıldı.
İçeri yaşlı bir adam girdi.
Üzerinde eski, ince bir pardösü. Soğuk havaya hiç uygun değil. Ayakkabıları yıpranmış. Saçları neredeyse tamamen beyazlamış. Mekândaki tüm o lükse inat, orada çok tuhaf, neredeyse kaybolmuş gibi duruyordu.
Bazı müşteriler hemen başını çevirdi, bazıları biraz kaşlarını çattı.
Mekânın müdürü adamı karşılamaya hamle yaptıysa da yaşlı adam olduğu yerde durup etrafına telaşla bakındı.
Sonra Defneyi gördü.
Defne o an anladı.
Yirmi yıl sonra bile.
Bunca yaşlılığın, çizgilerin, yorgunluğun ardından bile.
O bir zamanların Tarık Karamanıydı.
Babası.
Yavaşça masasına yanaştı.
Defne dedi, sesi çatallı ve kısık.
Defnenin kalbi göğsünde deli gibi çarpıyor, sanki birazdan dışarı fırlayacak.
Ama yüz ifadesi taş gibiydi.
Yirmi yıl geç kaldın, dedi.
Yaşlı adam ürperdi.
Biliyorum.
Hayır, dedi Defne, ona fırsat vermeyerek başını kaldırarak, Bilmiyorsun. Eğer bilseydin buraya bu kadar rahat adımlarla gelemezdin.
Etraftaki masalarda oturanlar cool bir şekilde duymazlıktan geliyordu.
Ama herkes kulak kesilmişti.
Ne olur, beş dakikanı ver bana, dedi adam, sesi titreyerek. Sadece beş dakika.
Defne yavaşça koltuğuna yaslandı, ona bir insana bakar gibi değil de yıllar önce silinmesi gereken eski bir yanlışlığa bakar gibi bakıyordu.
Annem ölürken terk ettin onu.
Defne…
Beni, on altı yaşındaydım, ortada bıraktın.
Her şey öyle değildi
Nasılmış? dedi Defne, sesi biraz yükselerek. Anlat bakalım. Sıkıldın mı aile babası olmaktan? Sıkıldın mı sorumluluktan? Yoksa başka bir hayat daha kolayıma gelir dedin?
Adamın elleri yumruk oldu.
Hiçbir zaman sizi bırakmak istemedim.
Defne acı acı güldü.
O gülüşte hiç neşe yoktu.
O zaman niye yok oldun?
O bir şey anlatmaya çalıştı.
Ama Defne ayağa kalktı.
Uzun, zarif, hiç olmadığı kadar soğuk.
Biliyor musun? Beni bırakan birinin açıklamasına ihtiyacım yok, dedi. Çok oldu, her şey geçti.
Müdüre döndü:
Lütfen bu beyefendiyi dışarı alın. Akşam yemeğimi bölüyor.
Salonda hafif bir uğultu oldu.
Adam beti benzi attı.
Defne ne olur
Defne öyle bir küçümsemeyle baktı ki adamın gözleri yere düştü.
Git, dedi. Bir daha hayatımda adımı anma.
Müdür usulca yaklaştı, adamın koluna hafifçe dokundu.
Adam, bir an daha kızına baktı.
Sonra çantasının içinden bir zarf çıkardı.
Masaya bıraktı.
Ve sadece şunu söyledi:
En azından bunu oku… ben öldükten sonra.
Defnenin çenesi titredi.
Ama tek kelime etmedi.
Adam döndü, usulca, herkesin başını çevirdiği bakışlar arasında, kapıya doğru yürüdü.
Kapı onun arkasından kapanırken restoranda bir sessizlik oldu.
Keman sesi bile daha kısık çıkıyordu sanki.
Defne yere oturdu. Göğsü sıkışıp gevşiyor, nefesi zor alıp veriyordu.
Zarfa öyle bir baktı ki, sanki yakacak onu.
Bir dakika geçti.
Sonra bir dakika daha.
Sonra zarfı kaptı ve yırttı.
İçinden bir mektup ve bir dosya çıktı.
İlk sayfada, titrek bir el yazısıyla şunlar vardı:
Eğer bunu okuyorsan, sana anlatmaya cesaretim yetmedi, demek ki
Defne yüzünü buruşturup devam etti.
O sene annen hastalandı, bana da bambaşka bir teşhis kondu. Çalıştığım fabrikada yaşanan bir kaza sonrası ağır metal zehirlenmesi Şirket bana para verip, susmamı istedi. Ama mesele daha da büyüktü. Birkaç aile çocuğunu kaybetmişti. Senin doktorun bana dedi ki: Bu olay erken ortaya çıkarsa, dava açılır, ortalık karışır, tehditler olur, sana da zarar gelir. Bu yüzden resmi ifadeyle koruma programına aldılar beni. Seninle görüşmem, iletişim kurmam tamamen yasaktı. Yoksa hapse, hatta daha büyüğü, korumanın da riske girmesi söz konusuydu. Seni korumak için kayboldum. Ama kendimden her gün nefret ettim.
Ardında belgeler, imzalar, tarihli kaşeler
Fabrikayla ilgili belgelerin kopyaları
Ve son sayfada acı gerçekle yüzleşti:
Şu anki tanı: Akciğer kanseri, son evre.
Defnenin elleri titremeye başladı.
Son satırı tekrar tekrar okudu.
Ve yine
Ve bir daha
Dudakları aralandı, ama sesi çıkmadı.
Hayır.
Hayır.
Bu olamaz.
O anda öyle bir ayağa kalktı ki, sandalyesi gürültüyle yere düştü.
NERDE?! diye bağırdı.
Herkes başını çevirdi.
Müdür afallayarak baktı.
Kim hanımefendi?
Biraz önce çıkan bey! Nereye gitti?!
Şey… bilmiyorum, dışarı doğru…
Ama Defne çoktan kapıdan fırlamıştı.
Ne palto ne çanta; tüm o gurur filan bir kenara atıldı.
Soğuk hava yüzünü yaktı.
Topukları ıslak kaldırımlarda kaydı.
O, boğaza paralel koşmaya başladı. Nefes nefese, sağa sola bakınarak.
Baba! dedi, hayatında ilk defa belki de yirmi yıl sonra.
Sesi çatallaştı.
Bir parktaki bankın yanında, sokak lambasının altında tanıdık bir silüet görünce gözleri doldu.
Babasının eli göğsünde, nefes nefese duruyordu.
Baba! diye tekrar bağırdı, yanına koşarken.
Adam zoraki bir tebessümle bakmaya çalıştı.
Okudun
Sonra dizlerinin bağı çözüldü.
Defne, kayadan yere düşmeden onu tuttu.
Hayır, hayır… Lütfen, şimdi olmasın… Lütfen diye fısıldadı, yanında diz çökerken.
Adam acıdan bulanıklaşan gözlerle baktı ona.
Böyle öğrenmeni istemezdim, dedi kısık, boğuk bir sesle.
Defnenin gözyaşları makyajını silip akmaya başladı.
Neden bana hiçbir zaman söylemedin?
Çünkü seni korumayı… beni nefret etme hakkını vermeliydim, ama hayatta büyük tehlikeyi kimseye vermemeliydim
Defne başını salladı, gözlerini kapadı.
Yirmi yıl boyunca inandığı her şey yıkılıyordu şimdi.
Acısı, öfkesi, içten içe büyüttüğü suçlamalar
Meğer en çok, hayatını verip bir canı kurtarmış bir adamı suçluyormuş yıllarca.
Ambulans çağırın! diye bağırdı etraftakilere.
Biri zaten çoktan aramıştı.
Ama Defne hiçbir sesi duymuyordu.
Babası kafasını onun dizine koydu, Defne ise saçlarını okşadı ve defalarca, usulca aynı şeyi tekrarlıyordu:
Affet affet ne olur affet…
Adam yavaşça elini kaldırdı.
Defnenin yanağına dokundu.
Annenin aynısı olmuşsun, dedi kısık, gururlu bir sesle.
Ve Defne o an yıllar boyunca ilk defa hıçkıra hıçkıra, ama sevincinden ağladı.
Saklamadan.
Baskılamadan.
Çünkü gerçek buydu.
Üç gün sonra bütün İstanbul bambaşka bir şeyi konuşuyordu.
Defne Karamanın yeni anlaşması değil.
Yardım gecesindeki elbisesi, hatta restoran görüntülerinin sosyal medyaya sızması da değil.
Asıl olay, onun sade, siyah bir takım elbiseyle, yanında avukatları ve çok güçsüz ama hâlâ hayatta olan babasıyla basın toplantısı düzenlemesiydi.
O gün, yıllardır üstü örtülen fabrika faciasını anlattı Defne. Yanında babası susmuş, zor görünüşüyle oturdu.
Gizlenen delillerle ilgili şirket yöneticileri hakkında soruşturma başladı. Diğer aileler de sesini ilk defa duyurabildi.
Defnenin hayatında ise bir şey hepsinden daha önemliydi.
Babasını taburcu olduktan sonra her akşam ziyarete giderdi.
Bazen sadece susup otururlardı.
Bazen o, Defne’nin çocukkenki hallerini anlatırdı. Nasıl gök gürültüsünden korktuğunu, yastığın altına şeker sakladığını, bir gün büyüyüp kimsenin sevdiklerini elinden alamayacağı kadar güçlü olacağım dediğini.
Defne onu dinler ve ağlardı.
Çünkü artık anlamıştı:
Babasına yıllarca kızdığı şey; o adam onu bırakmamıştı, aksine, hayatta tutmak için kendi hayatını yakmıştı.
İki ay sonra kozmetik vakfını kapattı, yeni bir vakıf açtı.
Tarık ve Selma Karaman Vakfı şirket mağduriyetleri ve tanık koruma mağdurlarına destek için.
Açılışta bir gazeteci sordu:
Size en acı veren ders neydi Defne Hanım?
Defne kameraya bakarken ağzından öyle bir cümle çıktı ki, gözlerinde ilk defa gerçek bir ışık vardı:
Bir insanın hikâyesini bilmeden onu yargılamayın. Bazen birinin sessizliği öyle büyük bir sevgiyi saklar ki, insan ömür boyu o sevgiyi anlamak için mücadele eder.Kimi zaman anlayabilmek için, sadece dinlemeyi ve affetmeyi seçmek gerekir. Çünkü bazen en büyük teselli, acıdan kaçmak değil, onun içinden geçip yeniden buluşmaktır.”
O salonda herkes Defneye bakarken birkaç saniyeliğine zaman durdu sanki. Ardından alkışlar yükseldi; alkışların arasında Defne bir an gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. İçinde ilk kez hafif bir huzurun kök saldığını hissetti.
O akşam eve dönünce eski fotoğraf kutusunu açtı. Tozlu köşeden annesiyle babasının gülüşlerini buldu, çocukluğundan kalma bir mektubu elinde tuttu. Pencereden Boğazın gecesini izlerken, ilk defa sessizliği düşman gibi değil, bir armağan gibi hissetti.
Çünkü artık biliyordu: Hayat gölgeleriyle, hatalarıyla, bazen de geç gelen ama sonsuz bir ağırlıkla gelen o gerçekleriyle tamamdı.
Telefonuna yeni bir mesaj düştü. Babasından kısa bir satırdı bu sefer: Yarın birlikte deniz kenarında yürüyelim mi?
Defne gülümsedi. Yıllar önce bir sabah, babasının gidişiyle eksilen şeyi bulmuş gibi oldu.
Kendine ve hayata fısıldadı: Artık ne zaman istersem, aradığım sevgiyi bulabileceğimi biliyorum.
Geç kalan her hikâyede ikinci bir şans vardır. Ve bazen, asıl mucize, tam vazgeçmek üzereyken başlar.




